Galip Erdem

Makaleleri

MEKTUPLAR 

ÜLKÜCÜ’NÜN ÇİLESİ

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: “Akl-i şuur” ları vardır, güzel severler. “Bade” içerler ve nihayet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başlari belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ” kalabalık”a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde “zevksiz” bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte…
Bir gün fikirlerinin gerçeklestiği görülse bile, O’na hiç kimse “aferin” demez. Üstelik, “böyle olacağı zaten belli idi” buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz
hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkardır.Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür.
Ülkücünün en çok dinlediği “nasihat” tır. “Yapma ” derler, ” hayatını heba etme” derler, “gününü gün et” derler. O kadar çok sey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
Ülkücülerin en amansız düşmanlari “eyyamperest” lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da “eyyamperest” lerdir.
Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. “Kalabalık” o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca
“kalabalık”a acımıştır.

 

BEŞİKTAŞ NASIL KURTULUR? (*)

Yılbaşı gecesi. Evdeyim ve yalnızım. İş olsun niyetine, âdet yerine gelsin diye TV’nu açmışım. Birileri eğleniyor, zıplıyorlar, sıçrıyorlar, mütemadi­yen gülüyorlar ve galiba marifetleriyle beni de güldürmek istiyorlar. Bakıyorum ama, gördüğüm çok şüpheli! Kulağıma bir takım acaip sesler geliyor, hiç anlamıyorum. Bir türkü olsa dinlerdim: “Bayram gelmiş neyime/Anam anam garibem/Kan damlar yüreğime/Anam anam garibem,” Bir Horyat da fena sayılmazdı: “Düşde gör / Hayâlde gör düşde gör / Düşenin dostu olmaz / Hele bir yol düş de gör.” Başka bir Kerkük türküsü en iyisi idi. “Sevmiş bulundum efendim gayrı ne çâre. ” Hiçbirini söylemediler. Seçtiklerini de ben dinlemedim.

Evet efendim, ayıp değil ya, ben de Beşiktaş’ı sevmiş bulundum! Aklım fikrim hep Beşiktaş’ta. Dünyanın diğer işleri ile hiç ilgilenmiyorum. Siyâsetmiş, iktisatmış, ticaretmiş bana ne, hiçbirine aldırmıyorum. Yeni zamanların Mecnûn’u gibiyim; kâinatı, Leylâlaştırmışım. Beynimi kemiren soruya cevap arıyorum: Beşiktaş nasıl kurtulur? Kınamayın dostlarım; benim yaşamam Beşiktaş’ın kurtulmasına bağlıdır. Beşiktaş düşerse, artık hiç iflah olmam!

Beşiktaş, bildiğiniz gibi, henüz unutulmamış yakın geçmişte çok güçlü bir takımdı. Üstüste beş yıl ve daha birçok şampiyonluğu vardır. Üç kıt’ada at, şey affedersiniz, top koşturan, şanlı şöhretli nice takıma diz çöktüren Beşiktaş, şimdi puan cetvelinin 13. sırasında, ha düştü ha düşecek! Bir zamanlar dünyanın en büyüğü Real Madrid’e kafa tutan 70 yıllık Beşiktaş, bugün iki yıllık Rizespor’u tek golle yendiği için bayram ediyor. Olur mu böyle, üzülmez mi insan?

Beşiktaş’ı kim kurtarabilir, o muhteşem maziyi kim yeniden yaşatabilir? Şüphe mi ediyorsunuz? Elbette Beşiktaşlılar! Yalnız bazı cahiller -Hain de olabilir- zannediyorlar ki, İstanbul’un bir semtinde oturmak demek, Beşiktaşlı olmak demektir. Oysa benim sevmiş bulunduğum ve kurtarılması gereken Beşiktaş bir semt değil, bir takımdır. Hemen hatırlanması gerekir ki, Beşiktaş semtine girenler içinde, Bursaspor’un ajanları ve Trabzonspor’un uşakları da vardır. Şu halde bir: Beşiktaş’ın kurtulması için, küme düşmesi imkânsız Beşiktaş semti ile küme düşmesi muhtemel Beşiktaş takımını birbirine karıştırmamak şarttır. İki: Türkiye’nin her yerinde, hatta Türkler’in yaşadığı diğer ülkelerde “koyu” Beşiktaşlıların bulunduğunu hiç unutmamak lâzımdır.

Son zamanlarda Beşiktaşlılar’dan çok, diğer takımlara mensup olanların “Beşiktaş nasıl kurtulur?” konusunu münakaşa ettiklerini, çâre aradıklarını, yol gösterdiklerini öğrenmekteyim. Bazı saf Beşiktaşlılar da, bu aşırı dostluk(!) gösterileri karşısında heyecanlanıyorlar ki, gözyaşlarını tutamıyorlar. Ne oluyoruz, akılsızlığa faiz mi ödeniyor? Takımlarının şampiyonluğu için, şüphesiz haklı olarak, Beşiktaş’ın yenilmesini isteyenlerden fayda beklenir mi? Beşiktaş elbette ilim ve tekniğin rehberliğinde, ancak ve ancak Beşiktaşlıların gayretleriyle kurtulur.

Yanlışlık nerede, suç kimde? İsterseniz, önce futbolculardan başlayalım: Beşiktaş, birkaç yıldır, Türkiye’nin en pahalı futbolcularını oynatıyor. Beş milyonluk, on milyonluk adamları, Beşiktaş’ın kurtulması için en hızlı koşan, en iyi çalım atan, en geç yorulan, en sert ve düzgün şut çeken futbolcuların alınması yetmez. Beşiktaş’ı canından çok sevmeyen, takımı için her fedakârlığı göze almayan; gençliğinden, hattâ çocukluğundan itibaren siyah-beyaz renklerin rüyasını görmeyen, Karakartal’ın hayâlini kurmayan oyunculardan hiç hayır gelmez. Forma aşkı kuru bir edebiyat değildir. 25 yıl önce bir “Beton” Mustafa vardı, Harbiyede oynardı. Bilenlerin anlattığına göre, öyle ahım şahım bir futbolcu değildi.

Ama millî formayı bir giydi mi arslan kesilir, harikalar yaratır, maçlardan sonra takımın en başarılı oyuncusu olduğunda ittifak edilirdi.

Hele hele kafasında ve yüreğinde başka bir takıma mağlubiyet şuuru ve duygusu taşıyanlardan şiddetle kaçınmak gerekir. Beşiktaş’ın milyonlar sayarak aldığı bir oyuncu, Trabzonspor’un geçen yılki şampiyonluğunda en fazla pay sahibi idi; bu yıl, Beşiktaş’ı küme düşme hattına yuvarlayanların en başında bulunuyor. Acaba, demez misiniz?

Gelelim yöneticilere: Duyduğumuza göre, özellikle son yıllarda, Beşiktaş’ı yönetenlerin çoğu takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden, hedefinden ve ülküsünden habersiz kimselermiş. Yöneticiliği ikinci bir meslek saymışlar. Siyaset mücadelesinde taraftar toplamak için, bol kazançlı bir yatırım yapmak için, nihayet meşhur olmak için Beşiktaş’ı kullanan yöneticiler varmış. Hattâ vebali anlatanların boynuna Beşiktaş’ın ne zaman kurulduğunu bilmeyen, ilk forma renginin ne olduğunu duymayan yöneticilere bile rastlanmış; önce kırmızı-beyaz renklerin seçildiğini, Batı Trakya kaybedildikten sonra siyah beyaz’a çevrildiğini öğrenmemiş, Fuat Bolkan’ı hiç tanımamışlar. Böyle yöneticilerin elinde Beşiktaş’ın niçin şampiyon olamadığına değil de nasıl hâlâ kümede kaldığına şaşmaz mısınız?

Şimdi de, Beşiktaş’ı kurtarmanın asıl çaresine geçiyorum: Önce yönetim Beşiktaşlılık ruhunun gerçek temsilcilerine teslim edilmeli, Beşiktaş’ın büyüklüğünü ve Beşiktaşlılığın şerefini anlamakta geciken oyuncular hemen takımdan çıkarılmalıdır. Sonra da Beşiktaşlılar, yöneticisi, sporcusu ve taraftarı ile bütünleşmeli, bir granit sağlamlığı içinde olmalı, her güçlüğü birlikte göğüslemeli, her engeli beraber aşmalıdırlar. Sevgi en büyük başarıların, en parlak zaferlerin kaynağıdır. Bütün Beşiktaşlılar birbirlerini çok, ama pekçok sevmelidirler. Sevinçler gibi üzüntüler de paylaşılmalı, birlikte bayram edildiği gibi, birlikte yas tutulmalıdır. Beşiktaşlı bir oyuncuya atılan her tekmenin, takılan her çelmenin, vurulan her dirseğin acısını yalnız oyuncu arkadaşları değil, bütün yöneticiler ve taraftarlar da hissetmelidirler. Bir Beşiktaşlı incindiği zaman, her Beşiktaşlının yüreği kanamalıdır. Fenerbahçelilere, Galatasaraylılar’a ve Trabzonsporlular’a vereceğimiz en güzel cevap, birbirimize sunduğumuz sevginin kuvvetidir, derinliğidir ve ölümsüzlüğüdür.

Yöneticilerle oyuncuların münasebeti bir baba-oğul münasebetine benzemelidir. Yaramazlık yapanın kulağı çekilecektir. Ama kötü bir âmirin insafsız şiddeti ile değil, iyi bir babanın şefkatli yumuşak­lığı ile çekilecektir.

Beşiktaşlılar, inanan insanlardır. İnanan insanlar güçlüdür, güçlü insanlar sabırlıdır. Fırtına dinecek, bulutlar dağılacak, hava açacak, güneş yeniden doğacak, eski günler yeniden gelecektir. Takımımızın puan cetvelindeki sırasına üzülmeyin. Bütün büyüklerin hayatında böyle talihsizlikler vardır. Birbirinizden kuvvet alın, birbirinize kenetlenin, güzel günleri bekleyin. Dâva büyüktür ve elbette çetindir. Ama mutlaka kazanılacaktır ve Beşiktaş düşmemekle kalmayacak, mutlaka şampiyon olacaktır…

___________________

(*) Yeni Sözcü, 1981.

 

“MASAL SEVER MİSİNİZ ?”

Arif Ramazanoğlu dostumuz bana anlattı. Ona da babası anlatmış. Çok hoşuma giden bir masaldır, sizlerin de beğeneceğini umarım.

Zamanın bir vaktinde, memleketin birinde üç öküz varmış. Akça öküz, kara öküz, sarı öküz.. Diğer öküzlere hem benzerlermiş, hem benzemezlermiş! Hangi taraflarının benzediği malum. Benzemeyen yanlarına gelince, birbirleriyle pek dost imişler. Hani, Canciğer kuzu sarması dedikleri cinsten. Birbirlerinden hiç ayrılmaz, her yere birlikte giderlermiş. Beraberce otlar, yiyecek sıkıntısı çekseler bile bulduklarını kardeşçe paylaşır, asla dövüşmezlermiş.
Bir tehlike ile karşılaştıkları zaman derhal birleşir, iri ve
korkunç boynuzlarını kullanarak en azılı düşmanlarını korkutur, yanlarına yaklaştırmazlarmış. Doğrusunu isterseniz, dostluğun çok da faydasını görmüşler. En verimli çayırlara gidiyor, birlikte güzel güzel otluyor, semirdikçe semiriyorlarmış. Eğer bir gün öküzlükleri tutmasaymış, ömürlerinin sonuna kadar gül gibi geçinip gideceklermiş!…

O sıralarda, hayvanlar padişahı Arslanın canı sıkıntılı imiş. Çünkü, ormanda hiç işi yokmuş. Yenecek hayvanların sanki de nesli tükenmiş. Arslan hazretleri sabahtan akşama kadar hep esniyor, midesi de kazındıkça kazınıyormuş. Bakmışki, böyle olmayacak: “Bari, demiş, ormana çıkayım da çayırlara doğruşöyle bir uzanayım, belki de birşeyler bulurum.” Dediği gibi de yapmış. Çayıra gelince üç ahbap öküzü görmüş, ağzından sular akmış, “Ah, diye söylenmiş.şunları bir
yesem de midem bayram etse!…” Önce adeti üzere kükremiş, sonra öküzlerin üstüne yürümüş. úç ahbap, arslanın sesini duyunca, hemen yan yana durup safları iyice sıklaştırmışlar, bir de hafiften bir “boynuz” gösterisi yapmışlar! Arslanda akıl çok…Vaziyetin nezaketini anlamış, siyasetini hemen değiştirmiş. Fazla yaklaşmadan
öküzlere seslenmiş: “Günaydın,arkadaşlar nasılsınız?” Padişah hatır sorunca, tabii akan sular durmuş,eğilip saygılarını sunmuş, cevap vermişler: “Sağolun efendim, çok iyiyiz!” Arslan tekrar seslenmiş: “Değerli arkadaşlar, gelişimi galiba yanlışanladınız, sizi yemek istediğimi sandınız. Asla böyle bir niyetim yoktur. Karnım da zaten pek toktur. Günlerdir sizi gözlüyorum. Dostluğunuza, samimiyetinize hayran kaldım. Yiyecek her zaman bulunur, ama candan
bir dost bulmak çok güçtür. Beni de aranıza almanızı, dost olmamızı teklif ediyorum. Sizi hiçbir zaman yemeyeceğime, üstelik bütün düşmanlarınıza karşı koruyacağıma söz veriyorum. Hayvanlar padişahı ile dost olmak istemez misiniz?…” Öküzler, arslanın dostluk teklifine öyle sevinmişler ki, neşelerinin fazlalığından böğürmeye
başlamışlar. Bir arslanla üç öküz arasındaki uyulmamış dostluk böylece kurulmuş. Bir gün, üç gün geçer, arslanın iştahı kabardıkça kabarır, münasip fırsat kollar. Fırsat çıkmayınca, dayanamaz icadeder. Bir gün, akça öküz, çayırın yanındaki dereden su içmeye gitmiş. Arslan, kara öküzle sarı öküze ya nasip demişki: “Sevgili arkadaşlar, size büyük bir tehlikeyi haber vermek zorundayım. Akça öküz arkadaşımız yüzünden her gece kötü bir duruma düşüyoruz. Çünkü
akça öküz, rengi çok uzaklardan seçildiği için, karanlıkta yerimizi belli ediyor, düşmanlarımızın silahına hedef oluyoruz. Çok düşündüm; yazık ki, başka bir çare bulamadım. Yaşamak istiyorsak, akça öküzden kurtulmamız şarttır. Onu aramızdan atmalıyız. Siz ne fikirdesiniz? “Kara öküzle sarı öküz boynuz boynuza verip konuşmuşlar. Akça öküz giderse, çayırın kendilerine kalacağını da söyleyememişler ama, hesaba katmışlar. Nihayet; “Ferman efendimizindir, tedbiriniz münasiptir.” Cevabını vermişler. Arslan
teşekkür ettikten sonra, “Akça öküz aramızdan ayrılınca ya bir kaplanın veya insanoğlunun midesine inecek. Arkadaşımızın düşmanlarımızı beslemesinden herhalde hoşlanmazsınız. İyisi mi ben yiyeyim. Sizi çok seven bir dostunuzdan bu kadarcık bir armağanı esirgemeyeceğinizi umuyorum.” demiş. Kara öküzle sarı öküz, arslanın
sözlerini akla yatkın bulmuşlar, akça öküzün yenmesine razı
olmuşlar. Aradan beşgün geçmiş, arslan; sarı öküzle tek başına konuşmuş. Aynı hikaye, aynı düzen! Kara öküz de mideyi boylamış. Bir beşgün daha geçmiş: arslan, sarı öküzü almışkarşısına. Bir kökremiş “Ey öküz oğlu öküz, demiş,sıranın kendine geleceğini hiç düşünmedin mi?”

Masal böylece bitiyor. Arslan, muradına ermiş, biz kerevetine
çıkmışız: öküzler de arslanın midesine inmiş!

Bakıyorum: Yiyenlerin arslanlıkla en ufak bir ilgileri yok; yenenler de öküz değil. Yine de yenme işi devam ediyor. Neyin nesi acaba?…

*Galip Erdem, Mektuplar – Masal Sever misiniz, Devlet Dergisi, 1 Eylül 1969, sf.5

İSLAMİYET VE REFORM

 

             Son yıllarda bazı kimseler İSLAMİYET ve REFORM kelimelerini sık sık yan yana kullanmaya başladılar. Bu çok ehemmiyetli mevzu salahiyet sahibi olmayanlar tarafından öyle bir hale getirildi ki, her iki mefhumun beraberce kullanılmasının ne dereceye kadar doğru olduğunu bilmeye, din bahsinin istismarını önlemesi bakımından büyük bir ihtiyaç duyulmaya başlandı. Şimdiye kadar mesele umumiyetle bir demagoji ve cehalet çerçevesi içinde ele alınmış ve bu zaviyeden propagandası yapılmıştı. Böyle hareket edilmesi, benzeri birçok hadiselerde olduğu gibi, memleketin manevi hayatı hesabına yıpratıcı oluyordu. Halbuki böyle ehemmiyetli bir mevzuun ilmi bir şekilde mütalaası gerekiyor. İslamiyet ve Reform müesseslerini iyi bilenlerin fikirlerini öğrenmek icap ediyordu. Aksi halde, ileri mefhumlar adına çok çeşitli ve tamamen birbirinden farklı meselelerde söz söylemeye kendilerini salahiyetli sayan bir yarı – münevver zümresi “İslamiyet ve Reform” gibi hayatı bir mevzuu bile, asli ölçüleri dışına çıkarıp soysuzlaştırmakta tereddüt etmezdi.

            “İslamiyet ve reform” münakaşaları, hülasa etmeye çalıştığımız seviyede devam ederken, TÜRK DÜŞÜNCESİ mecmuası “Müslümanlıkta reform lazım mıdır” başlığı altında bir anket açtı. Böyle bir anketin TÜRK DÜŞÜNCESİ gibi ciddi bir mecmua tarafından tertip edilmesi, ilk nazarda ayrı bir itimat ve alaka havasının doğmasına sebep oluyordu. Gerçekten, TÜRK DÜŞÜNCESİ neşir hayatına girdiği beş yıldan beri, cemiyetimizi yakından alakadar eden ehemmiyetli meselelerden bir kısmını demagojinin ve garp medeniyeti adına özden mahrum bir takım formüllerin tekrarcılığını yapan sözde münevver zümrenin inhisarcılığından kurtarmıştır. Mecmuanın sahip ve müdürü PEYAMİ SEFA’ nın devamlı ve faydalı gayretleri neticesinde, meseleler ilmin ve ciddiyetin hakim olduğu bir satha çıkarılmakta: ihtisasın ve müspet zihniyetin ışığı altında incelenerek umumi efkarın bilgisine ulaştırılmaktadır.

            “TÜRK DÜŞÜNCESİ”in İslamiyet ve Reform mevzuunda açtığı anketin sorusu aynen şöyledir:

            “İslamiyet dininde reformdan çok bahsedilmektedir. Hatta bu konuda bazı yazılarda vardır. Kur’an’ın esaslı hükümlerinde reform bahis konusu olmamak lazımdır. Kur’an’ın esaslı olmayan, fer’i telakki edilebilecek hükümleri var mıdır? Ve bunların tatbikatında her devrin ve memleketin icaplarına uygun tefsirlere taraftar mısınız? (Mesela kıyafet ve ibadet şekilleri v.s)

            Bu sorunun tevcih edildiği ilim ve fikir adamlarımız şunlardır:

ODR. PROF. SADİ IRMAK

ORD. PROF. ALİ FUAT BAŞGİL

ORD. PROF. HİLMİ ZİYA ÜLKEN

PROF.DR. ALİ NİHAD TARLAN 

PROF.DR. MEHMET KAPLAN

DOÇ. DR. NURETTİN TOPÇU

İSMAİL HAMİ DANİŞMEND

M. RAİF OGAN

PROF. DR. MÜMTAZ TURHAN

PROF. DR. AHMET ATEŞ          

Bu şahıslar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars filolojisi Profesörlerinden Ahmet Ateş hariç anketi cevaplandırmışlardır.

Listenin tetkikinden de kolayca anlaşılacağı gibi, TÜRK DÜŞÜNCESİ fikrini alacağı kimselerin seçiminde gelişi güzel hareket etmemiştir. Kendilerine sual sorulacak olanların memleketimizin en ileri gelen sosyal ilim ve fikir adamlarından olmasına dikkat edilmiştir. Cemiyetimizdeki yeri ve mesleki icabı kendilerini yalnızca dini mevzulara hasretmiş din adamları ile dine karşı açıkça menfi tavır almış ve inkarcı hüviyetleri belli kimseler ankete iştirak ettirilmemiştir. Böylece cevapların kaliteli olmasına, sübjektif peşin hükümlerden kaçınılmaya çalışılmıştır. Meselenin bu tarz ölçüler dahilinde vazedilmesi herhalde isabetli olmuştur.

Ankete verilen cevapların umumi olarak tetkiki bazı ehemmiyetli neticelerin çıkarılmasına vesile olmaktadır. Muhterem ilim ve fikir adamlarımızın cevaplarındaki müşterek noktaları ve bu noktaların neticesi olan bazı umumi hükümleri aşağıya alıyoruz. Her neticeden sonra, ankete cevap verenlerin bu neticelerle alakalı ifadelerinden en mühim kısımları vermeyi de faydalı gördük.

 ANKETİN BİRİNCİ NETİCESİ: MÜSLÜMANLIKTA REFORM BAHİS MEVZUU OLAMAZ.

   NETİCEYİ TEYİD EDEN CEVAPLAR:

 ORD. PROF. DR. SADİ IRMAK: İslamiyet’te anlayış yenilenmesi, ki siz buna reform diyorsunuz, dinin kendisinde yapılamaz. İslamiyet semavi dinler arasında Allah telakkisinde ve ahlak prensiplerinde en yüksek anlayışı temsil eder. Bunda bir anlayış yenilenmesi düşünülemez. 

 ORD. PROF. ALİ FUAT BAŞGİL: İslamiyet gerek akideleri ve gerek ameli hükümleriyle peygamber tarafından nasıl talim edildi ve gösterildiyse, hiç şekil değiştirmeden, 14 asra yakın bir zamandan beri devam edip gelmektedir. İslamiyet’in ne itikadiyatında, ne de ameliyatında (deforme) olmuş bir cihet yoktur ki (reforme) olması bahis mevzuu olabilsin.

 ORD. PROF. HİLMİ ZİYA ÜLKEN: Kanaatimce dinde reformdan ziyade modernimden bahsetmek doğru olur. Çünkü reform – İslam tarihinde görülen şekilleriyle – şiddetli taassuba meydan vermektir.

 PROF. ALİ NİHAD TARLAN: Kur’anı Kerimde bir tek hüküm gösterilemez ki,bugünün müspet ilmine ve hür düşünceye aykırı, yahut zıt olsun. Binaenaleyh her hükmü hiçbir surette yerinden oynatılamayacak kadar sağlam, doğru ve aklı selime müstenit İslam dininde reforma lüzum ve ihtiyaç yoktur.

 PROF. DR. MEHMET KAPLAN: Kur’anın kendisinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bir Müslüman için o bütünüyle “mukaddes”tir. “Tanrı kelamı”dır. Bir ayetine dahi dokunulamaz.

 DOÇENT DR. NURETTİN TOPÇU: İslam dininde reformdan bahsedenlerde maalesef ne reformun manası, ne de İslam’ın mahiyeti hakkında vukufa rastlanmamaktadır. Bunların gerçek ve samimi durumları ya bilgisizlikten ya da İslam aleyhtarlığından ibaret olmaktadır. Daha doğrusu, bunların şuur altında yaşattıkları dini hayat nefreti şuurlarının sathında, pek sathi bilgisine sahip oldukları reform ifadesine bürünüyor… İslam’da, Hıristiyan dünyasındaki manada bir reform söz konusu olamaz.

 İSMAİL HAMİ DANİŞMEND: Bu ne lüzum ne de ihtiyaç vardır. Çünkü İslamiyet en son ve en mükemmel din olması bakımından, zaten gerekli ıslahatı bizzat kendisi yapmıştır. Kur’an’ı Kerim de salih, katıksız bir din kitabıdır. Doğrudan doğruya Tanrı kelamıdır. Eğer İncil gibi değiştirilmiş, uydurulmuş bir kitap olsaydı, o zaman reform bahis konusu olabilirdi.

 PROF. DR.TURHAN: Dinde ne asli, ne de tali hükümlerde doğrudan doğruya bir reform yapılamaz buna teşebbüs edilmesi de caiz değildir. Esasen reform dinde değil, cemiyette, cemiyetin diğer müessese ve faaliyet sahalarında yapılır.

M. RAİF OGAN: Netice… Allah’a  Allah’ın noksan ve hatadan münezzeh olduğuna, kitabına ve resulüne inandıktan sonra Kur’an’ın tebliğleri, Salih sünnetlerin talimleri üzerinde reforma gidilemez.

 ANKETİN İKİNCİ NETİCESİ: İÇTİHAT KAPILARI KAPANMAMIŞTIR.

 NETİCEYİ TEYİD EDEN CEVAPLAR:

 ORD.PROF. SADİ IRMAK:  Salahiyetli adamlardan yani dini iyi bilen  ve müspet ilimlerden de hiç olmazsa birini kavramış olan kimselerden mürekkep bir ilim meclisi siyasi gayelerden uzak, bu “mana verilişte yenileme” yani hükümlere, asıl nüzul gayelerine daha uygun bir tefsir hazırlamayı ele almalıdır.

 ORD. PROF. DR. ALİ FUAT BAŞGİL: Şurasına dikkat olunsun ki, bu dört mezhep müçtehitlerinden sonra artık içtihat edilemez, çünkü içtihat kapısı kapanmıştır denilemez. Böyle bir iddiada bulunmak İslamiyet’in ruhunu, reyülesasını bilmemektedir. Dediğim gibi içtihat daima mümkündür.. İmdi bugün İslam dünyasının muhtaç olduğu ve beklediği şey, bence “reform” gibi İslam taklitçiliği değil, imam-ı azam  Ebu Hanife gibi bir müçtehittir.

PROF. ALİ NİHAD TARLAN: İçtihat kapısı açık ve “Ahkam zamanla değişir” umdesi de cari olduğuna göre, esasa taalluk etmeyen şekli meselelerde, cemiyetteki birlik ve beraberliği bozmamak şartı ile yeni tefsirler yapılabilir.

DOÇENT DR.NURETTİN TOPÇU: Hukuki ahkam ile muamelata ait hükümlerin devrin icaplarına ve her zaman değişen ihtiyaçlara uygun hale getirilmesi, esasen İslam hukukunun dayandığı esaslardan biridir.

 İSMAİL HAMİ DANİŞMEND:  … Fakat Kur’an’ı Kerimde sadece esasları zikredilen, teferruatına sonradan müçtehitlerin tespit ettikleri hükümler, “ahkam zamanla değişir” sözü mucibince zaten asırlar boyunca değişe gelmiştir.

M.RAİF OGAN : İçtihat kapısı şer’an kapanmış değildir. Asrın ihtiyacından dolayı ulema kendi kararlarıyla bu yolu kapamışlardı yoksa, ardına kadar açıktır. Ama, içtihadın da müçtehidin de ilmi şartları vardır.

 ANKETİN ÜÇÜNCÜ NETİCESİ: KILIK KIYAFET ŞEKLİ MESELESİ.  AHLAKİ ENDİŞELER MAHFUZ KALMAK ŞARTI İLE, İSLAMİYETİN ASLİ PROBLERİNDEN DEĞİLDİR.

   NETİCEYİ TEYİD EDEN CEVAPLAR:

ORD. PROF. DR. SADİ IRMAK: Medrese anlayışı kadını çarşafa sokmuştur. Kur’anı Kerimin hiçbir yerinde böyle bir hüküm yoktur. Elbette din, vücut teşhirine götüren bir dekolteyi tecviz edemez.

 ORD. PROF. HİLMİ ZİYA ÜLKEN: …Kıyafete gelince, bunların nas’la alakası olmayıp sonraki asırlarda safha safha teşekkül edenleri tespit edilince üzerlerinde asrın ihtiyaçlarına göre tadiller yapmak mümkündür. Burada artık güzel ve uygun yeniliklere mukavemet edecek dinin kendisi değil, katılaşmış ve içtimai fonksiyonu kalmamış eski bid’atlara ait müessesler ve onların zihniyetidir.

 PROF. ALİ NİHAD TARLAN: … Teferruata müteallik hükümler ise, cemiyette birlik ve beraberliği sağlamak için, önce peygamberimiz sonra da büyük içtihatçılar tarafından tefsir ve tespit edilmiştir.

 DOÇENT.DR. NURETTİN TOPÇU: İslam da ve hatta hiçbir dinde kıyafet davasına rastlanmaz. Yalnız kadının örtülmesi esası, birçok dinlerde rastlanan, uzvi heyecanlardan uzaklaştırma idealine bağlı bir spiritüalizm işaretidir.

 İSMAİL HAMİ DANİŞMEND: Kur’anda kıyafet şekilleri tahdit ve tespit edilmemiştir. Sadece, gerek erkeklerin gerekse kadınların – erkeklerin ki az, kadınlarınki daha çok – örtünmeleri için emir vardır. Bu hükmün teferruatı büyük imamlarca tespit edilmiştir.

 Görülüyor ki, anketin cevaplarından çıkardığımız neticelerden birincisi, “İslamiyet’te reform yapılamayacağı” hususunda, cevap verenlerin tam bir ittifakı vardır. İçtihat ve kıyafete müteallik neticeler verilirken ankete iştirak edenlerden bazılarının fikirlerine rastlanmamasına sebep, bu meselelere doğrudan doğruya ve sarih olarak temas etmemeleridir. Ancak, çıkardığımız neticeye aykırı hükümlerin bulunmayışı, bilakis bu neticeleri teyit edeci mahiyetteki izahların mevcudiyeti varılan sonuçların isabetini teyit etmektedir.

Anketi hazırlayan Muhterem Peyami Sefa’nın  da dediği gibi “Maksadımız problemi bir çırpıda halletmek değil, yapılacak incelemelere hız ve cesaret veren bir düşünce zemini hazırlamaktadır.”

Milletimiz ve bütün İslam milletleri ve medeniyeti için büyük ehemmiyeti olan yanlış bir yola sapıldığı takdirde tehlikeli durumlara sebebiyet verebilecek bir meselenin halli mevzuunda, ankete cevap verenlerden M. Raif Oğan’ın aynen aşağıya aldığımız cümlelerin ifade ettiği manayı okuyucularımızın dikkatine arz ederiz:

 “Teşrih, tedavi ve fizyoloji babında nasıl ki, tabip olmayan askeri ıslahattan ordunun erkanı fenniyesinden bulunmayan lisan alimi olmayan bahsedemezse (yani, ıslahat lüzumundan), dinde reformun gerekli bulunduğundan da din ilimleri ile arası açık kalmış bulunan bahsedemez, yahut bahsetmemesi icap eder. Meselenin garip tarafı buradadır ki bizde vaziyet tamamen aksinedir. Reform isteyenler ya gazeteci, ya emekli ilk mektep öğretmeni, ya devrimci şair yahut diş hekimi ve emsali kimselerdir.”

 Esaslarında ankete cevap verenlerle aynı kanaatte olduğumuz bu mesele hakkındaki görüşlerimizi gelecek sayılarımızda etraflıca yazacağız.        

  

     Türk Yurdu S 1 Sayfa:13-14

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ONLAR DA İNSANDI VE CENGİZ DAĞCI

 M. Galip ERDEM

              Halen İngiltere’de yerleşmiş bulunan Kırım Türklerinden Cengiz Dağcı’nın Onlar da İnsandı isimli romanı, bilindiği gibi, 1958 yılı Eylül ayında yayınlamıştı. Türk Yurdunun kitap tenkitlerine ayırabildiği yer bu kadar mahdutken ve henüz tanıtılmamış birçok eser varken, bazı okuyucularımız, bir buçuk yıl önce yayınlanmış bir roman hakkında yazı yazılmasını zamansız ve faydasız bulabilirler. Lakin, bu roman üzerinde duruşumuzun sebepleri açıklandığı vakit, tereddütlerin giderileceğine eminiz. Memleketimizin sanat ve edebiyat hayatında seslerini oldukça geniş ölçüde duyurmaya muvaffak olmuş belli bir muhittin, bu muhite mensup kimselerin nüfuz ettiği gazete ve dergilerin, bu dergi ve gazetelerde daima sayfa sayfa reklamları yapılan münekkitlerin Cengiz Dağcı’ya ve “Onlar da İnsandı” romanına karşı tavırları, dikkat sahipleri için çok manalı ve ilgi çekicidir.

            Bu yazımızla son yılların, tabii Türk Edebiyatı ölçüsünde, en başarılı romanı gördüğümüz -Onlar da İnsandı-yı kısaca tanıtmağa çalışırken, aynı zamanda, malum çevrelerin bu esere karşı gösterdiği ilgisizliği ve bu ilgisizliğin sebeplerini belirtmeğe de gayret edeceğiz. Böylece, ısrarlı, inatçı, ama mutlaka iyi tanzim edilmiş devamlı bir faaliyetin neticesi olarak sanat dünyamıza hakim kılınmak istenen anarşiyi, tersine çevrilen değer ölçülerinin kaynağını, bir nebze daha aydınlığa çıkarabilmeyi ümit ediyoruz.

            Önce, derinliğine düşünülmeden incelendiği ve sadece bir takım saf dil okuyucuları oyalamak ileri sürüldüğü aşikar olan kıymet hükümlerine itibar edildiği takdirde, Cengiz Dağcı ve romanının bahis konusu muhitlerde büyük bir ilgi görmesi için birçok sebebin mevcut olduğu göze çarpar. Bir kere, “Onlar da İnsandı”, umumiyetle seçme eserler yayınladığı kabul edilen ve söz konusu çevrelerin sempatisini ziyadesiyle kazanmış bulunan Varlık Yayınlarının “Büyük Eserler” bölümünde yer almıştır. Sonra kitap, mahiyeti itibariyle, bir köy romanıdır; yazarı da bir köy çocuğu. Cengiz Dağcı doğup büyüdüğü bir köyü. Kırım’ın – Kızıl taş- köyünü anlatmaktadır. Anadolu’dan yüzlerce kilometre uzakta olmasına rağmen –Kızıl taş- çoğumuzun yetiştiği, çok yakından tanıdığımız köylerimizden hiç de farklı değil. İnsanlarının sadeliği ile, birinin ıstırabının  herkesin ıstırabı, birinin sevincinin herkesin sevinci ve nihayet birinin dedikodusunun herkesin dedikodusu olması ile, umumiyetle daima birbirine benzeyen on binlerce Türk köyünden biri.

            Memleketimizde yazılan bazı köy romanlarına malum çevrelerin verdiği ehemmiyet, o romanların asla layık olmadıkları bir ifade ile methedilmeleri göz önüne alınırsa Cengiz Dağcı’nın eserine gösterilen ilgisizlik, tabi hakiki sebepler bilinmediği müddetçe, izahı çok güç bir mahiyet alır. Kaldı ki, roman sanatının asli şartlarına riayet bakımından –Onlar da İnsandı-, gerçek sanat endişesine sahip olanlar ve kanunların müsaade etmediği bir nizama, başka yollardan bu arada sanat ve edebiyat yolundan ulaşmak maksadını taşımayanlar için, mesela -Yılanların Öcü- isimli romanla mukayese edilemeyecek kadar başarılı bir eserdir. Türk okuyucusu Yılanların Öcü’nde anlatılan –Kara taş- köyünü tanımakta güçlük çektiği, Anadolu’da böyle köyler de var mı imiş diye hayret etmekten kendini alamadığı halde, Anadolu’nun yüzlerce kilometre uzağındaki –Kızıl taş-ı kendi köyü gibi benimsiyor. Orada kendi köyünün havasını buluyor. Basit bir ölçü ile mütalaa edildiği zaman, -Onlar da İnsandı-nın mahut çevrelerin ilgisini icap ettiren diğer bir özelliği de “Gerçekçi” olmasıdır. Cengiz Dağcı romanında köyünü, köyünün insanlarını, bir bütün halinde olduğu kadar teferruatta da, en açık şekilde aksettirmesini bilmiştir. Köy, tabii şartları ve içtimai bünyesi içinde, olduğu gibi ele alınmıştır. Yazar, hatırasına daima, bağlı kaldığı köyüne, köyünün çok sevdiği insanlarına hakikat anlayışımızı incitecek, mübalağa edildiği şüphesini uyandıracak hiç bir hususiyet tanımamıştır. Kızıl taş fakir bir köydür. Hatta o kadar fakirdir ki. Romanın kahramanları fakirliklerini, köylülerin  daima yabancısı kaldığı fakat pek maharetli bazı yazarların onlara mal etmeğe çalıştığı fikirlerle ifade etmedikleri halde, Anadolu’nun  birçok köylerinden daha fakir ve bakımsız olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor. Sonra, -Onlar da İnsandı-nın kahramanları da gerçeğe uygun bir şekilde, cahil kimselerdir. Romancı, hemşehrilerinin cehaletini tam bir tarafsızlıkla ifade etmiştir. Kızıl taş köyü sakinlerinin ihtiyar bir Rus’u “Karl Marks’a” benzetip ona “Kalamala” adını vermelerinde en veciz tarifini bulan kültür seviyesi gerçeğin ta kendisidir.

            Roman, kısaca belirtilmeye çalışılan bu özellikleri yanında, tatlı ve bağlayıcı bir üsluba, sağlam bir tekniğe, iyi bir dile başarılı bir inşa gücüne de sahiptir.

            Malum edebiyat çevreleri, günümüz romanın başarı şartlarından sayar göründükleri “köycülük ve gerçekçilik” konusunda samimi olsa idiler, -Onlar da İnsandı-yı romancılığımızın en önemli eserlerinden biri olarak karşılamaları icap ederdi. Hiç değilse, Cengiz Dağcı en kuvvetli köy romancısı olmak mevkiini temin edebilmeli, Romanı hakkında sayfa sayfa tenkitler yapılmalı idi. Köy romanının ehemmiyeti üzerinde ısrarla duranlar, sırf köyü anlattığı için bazı acemilere romancılık payesini vermekle mahzur görmeyenler fikirlerinde samimi olsalardı, köy romanının nasıl yazılması, köy ve köylünün nasıl ele alınması gerektiği konusunda –Onlar da İnsandı-nın örnek tutulması icabetliğini yazarlardı. Oysa, tamamen aksi oldu. Cengiz Dağcı ve eseri umumi denebilecek bir ilgisizlikle, adeta boykotla karşılandı. Hayli tanınmış bir münekkit, yahut kendilerine has ifade ile bir “eleştirmeci”, 1958 yılının romanlarını inceleyen bir yazısında, diğer eserler hakkında teferruata giren izahlar yapmaya çalıştığı halde, -Onlar da İnsandı-ya sıra gelince “okumadım” deyip geçti. Hüsnüniyetimizi son haddine kadar zorlasak bile, sayın”eleştirmecinin bu Romanı gerçekten okumadığına inanmak güçtür. Işın doğrusu, bu sayın kişi gayet iyi bilmektedir veya daha iyi bilenler kendisine öğretmişlerdir ki, bazı hallerde susmak en şiddetli kötülemelerden daha tesirlidir. Bunun yanı sıra, siyasi bir derginin imzasını koymayan bir yazarı da kitaplara ayrılmış sahifenin bir tarafında, solcu olduğu söylenen birini şiir kitabı hakkında en usta meddahları kıskandıracak bir ifade kullanırken; sahifenin diğer yanında –Onlar da İnsandı-yı, gayzı sırıtan bir tavırla kötüleyip durdu. İmzasız “Eleştirici”ye göre: Bu eserin roman olarak hiçbir değeri yokmuş. Niye yokmuş? Orası belli değil. Nedeni, niçini olmayan, sanat konusunda ciddi düşüncelere sahip olanları sadece güldürecek garip bir tenkit.

            Hülasa -Onlar da insandı- ile bir kere daha ortaya çıkan durum hayli ibret vericidir. Bir yanda, roman sanatının şartlarına göre incelendiği vakit başarılı, konusunu köyden almış, ”gerçekçilik” sevdalısı görünmek isteyenlerin böyle bir romanın sözünü etmekten bile kaçınan davranışları. Bu davranışın sebebi, sanat dünyamıza ve edebi zevkimize musallat olmuş bir zümrenin “oyun” unu bilenler için asla meçhul değildir. Biz daha ziyade, türlü sebeplerle bu tiksindirici oyunun henüz farkına varamamış okuyucularımız hesabına yazmak istiyoruz. Dergimizin 7 inci sayısında yayınlanan bir yazı ile, “Gerçekçilik ve olumluluk” tabirlerine Marksist lügat ta “olumlu sanat”, komünist nizamın kurulmasına hizmeti gaye edinen sanattır. Ve Cengiz Dağcı’nın eserine karşı kah izahsız kötülemeler, kah ilgisizlik şeklinde beliren menfi tavrın gerçek sebebi de ancak bu zihniyetin ışığında anlaşılabilir. –Onlar da İnsandı- köyü de, gerçekliği de bizim “Olumlu ve gerçekçilerimizin”, anladıkları gibi anlamamış; onların anlattıkları gibi anlatmamıştır. Cengiz Dağcı, tabirin yerinde olup olmadığının münakaşası bir yana. “Olumsuz bir gerçekçidir”. Çünkü:

            Romanın en açık özelliklerinden biri toprak sevgisi, roman kahramanlarının toprağa bağlılıkları, bu sevgi ve bağlılığın çok kuvvetli bir şekilde işlenmesidir. Cengiz Dacı’nın köylüleri topraklarını sadece bir takım maddi menfaatler sağladığı için değil, daha çok atalarının damgasını taşıdığı için, hatıraları ile o topraklara vazgeçilmesi mümkün olmayan bir kuvvetle bağlı oldukları için sevmektedirler. Bilindiği gibi, Marksist anlayış içinde, toprak sevgisinin bu türlüsü mutlaka mani olunması gereken zararlı bir histir. Maddi mülahazaları aşan bir ölçü ile toprağa bağlanmak, mülkiyet müessesenin yıkılmasına başlı başına engel olan -geri- bir davranıştır. Sovyet Rusya’da, bilhassa ihtilalin ilk yıllarında, toprak sahibi köylüleri topraklarından soğutmak için girişilen sistemli ve sürekli faaliyet, hatta insafsız bir şekilde imha edilen toprak sahiplerinin akıbeti malumdur.

            Üstelik Cengiz Dağcı -Kızıl taş- köyü sakinlerinin toprak sevgisini çok canlı ve güzel bir ifade ile işlemiştir. Öyle ki, Bekir Efendinin tarlasındaki armut ağacı bile okuyucu için, bazı köy romanlarındaki insanlardan daha bir cana yakındır. Tabii bu hal, romancının “Olumlularımız nezdindeki “olumsuzluğunu daha yüksek bir seviyeye ulaştırmıştır.

            Sonra, -Kızıl taş- köyünde Ağa-ırgat mücadelesi de yok. Halbuki, bizim mahut yazar ve “eleştiricilere”, daha doğru bir ifade ile onların akıl hocalarına göre, köy romanının başlıca şartlarından biri Ağa ile Irgadın, ezen ile ezilenin, zengin ile fakirin mücadelesini yazmaktır. Aykırı davranış, onların kıymet ölçüleri önünde menfidir.

            Bütün bunlar kafi değilmiş gibi -Onlar da İnsandı- da galiz kelimelere, okuyucunun yüzünü kızartacak müstehcen sözlere, küfürlere de yer verilmemiş Tabii “bizimkiler”e göre, buda ayrı bir “olumsuzluk.” Küfrü ve müstehcen ifadeyi köy romanı ve gerçekçiliğin vazgeçilemez şartlarından biri olarak kabul ettirmek isteyenler, nezih ve edepli bir eseri elbette beğenmeyecekler.

            Ehemmiyetle belirtilmesi gerekir ki, buruya kadar sayılan hususlar mahut çevrelerce Cengiz Dağcı ve romanına karşı gösterilen ilgisizliğin ikinci derecede kalan sebepleridir. Asıl büyük sebep, kitapta komünizm afetinin -Kızıl taş- köyü ve bütün Kırım’a getirdiği felaketin anlatılması; O munis, o insancıl halkın, okuyanları insanlıklarından utandıracak hazin akıbetlerinin dile getirilmesidir. Bu iş acemice yapılsa, okuyana müessir olamayacak, onu anlattıklarına ikna edemeyecek bir ifade kullanılsaydı mesele kalmayacak, Romanın “olumlu ve gerçekçilerimiz” nazarındaki tehlikesi hayli azalacaktı. Hatta bu taktirde, çok muhtemeldir ki, kitabın reklamı bile yapılacak, okuyuculara tavsiye edilecektir. Fakat Cengiz Dağcı, usta yazarlara yaraşır bir olgunlukla hadiselerin gelişmesi önünde tamamen tarafsız kalmış. Komünizmin insan haysiyet ve saadeti için en büyük tehlikeyi teşkil ettiği hakikati, bu sakil doktrini alet eden Rus emperyalizminin masum insanların kanına girmekte gösterdiği vahşet romanın sahifeleri arasında adete maddeleşmiş bir halde, öylesine açık. Ama, eserin en kuvvetli tarafı, okuyucuyu böyle bir neticeye götürmek için yazarın en ufak bir gayretkeşliğinin olmaması. Kırımların maruz kaldığı zulmün acısını hissedebilmek için Türk ve milletçi olmak da şart değil. Sadece insan olmak daha münasip bir deyişle, sadece komünist olmamak kafi. İnsanlığı sonu gelmez saadet ve refah masalları ile oyalayan, aslında doymak bilmez bir emperyalizmin uşaklığını yapan bir nizama, o nizamın içinde yaşamış hatta söz konusu nizamın yetiştirmesi denebilecek bir insanın vurduğu darbe, -Allah taksiratlarını affetsin-hala O nizamın hayrına inananlar, yahut inanır görünmeyi menfaatlerinin icabı sayanlar için elbette “olumsuzluktur.” Muhterem okuyucularım hiç hayret etmesinler: Komşusunun karısını baştan çıkarmak için oğluna gözcülük yapan bir ananın hareketini alkışlayan, böyle bir anayı Türk köylüsünün unutamayacağı örnek tip olarak gören bir zihniyetin sahipleri için -Onlar da İnsandı- da anlatılan şahısları, bu şahısların söz ve hareketlerini beğenmek imkansızdır. Söz gelişi, bizim için, insanlık haysiyet ve saadetini herşeyin üstünde tutanlar için, bir destan kahramanı haline gelen “Battalın Enver”, hele kızılların eline geçmemesi için kaçmasını kaçmasını tavsiye edenlere Enver’in söylediği şu sözler bize sonsuz bir ıstırap ve heyecan verirken; olumlu ve gerçekçi sayın kişileri –İyi niyet sahibi olanları ve saf dilleri tenzih ederiz- sadece güldürür. “Kaçmam. Kaçmam, yeter artık, yeter. Ne zamandır kaçtık, Yurdu terk ettik siz de kaçmayın, gidin, gidin. Kırım’ın acısını beraberinize alın, kalplerinizde götürün. Türk dünyası geniştir, gidin. O, güneşin doğduğu yerlerde kalplerinizi Türk kardeşlerinize açın, söyleyin onlara : Biz hayatta hıyanetlik nedir, küfür nedir bilmedik, deyin. Hak ve adalete inandık, deyin. Çalmadık, yakmadık, öldürmedik, düşmanlarımızın her zulmüne katlandık, deyin. Düşmanlarımızı da insan sandık, ama başımıza neler getirdiler, ne felaketlere uğradık deyin. Anlatın anlamalı onlar, bizim akıbetimize uğramak istemezlerse, anlamalı onlar. Anlarlar. Ben kaçmayacağım, gelsinler de alsınlar beni. Gelsinler de alsınlar, hainler!”

            Cengiz Dağcı ve romanının malum kimselerin ilgisizliği ve kötülemelerine hedef olmasının hakiki sebebi işte budur. O mahut kişiler için Battalın Enver de, Romanın, vatanını seven, Allah’a adalete inanan diğer şahısları da birer “mürteci” dir. Sözde gerçekçilik” ve köy romanının bayraktarlığı yapanlardan çoğunun nazarında,  hakikatte mühim olan ne”gerçekçilik”, ne de köy romanıdır. Mühim olan köyü ve”gerçeği” Onların açısından görmeniz, kendileri kadar şuurlu bir şekilde olmasa bile, insan ruh ve haysiyetinin maddeye kurban edildiği O mahut hedefe ulaşılması için yardımcı olmanızdır.bu acı gerçeği fark edenlerin fark etmeyenlere anlatması ama en az ötekiler kadar inatçı ve ısrarlı bir şekilde anlatması, gerçek kıymetlerin gün ışığına çıkarılması, bize göre kaçınılmaz bir insanlık borcudur.

            Cengiz Dağcı 367 sayfalık romanını şu satırlarla bitiriyor : “Evet, Onlar da İnsandır. Pavlenkolar, İvanlar, Kostüyükler, Vasil Dimitroviçler, Stepanlar, belki bunu gülünç görecekler : ama nasıl görürlerse görsünler ben eserimi tekrar sakin bir dua ile bitirmek istiyorum. (Onlar da insan. Acı onlara. Kendileri gibi, başkalarının da insan olduklarına inandır onları.)

            Ötekiler, o hayvan gibi sürülüp götürülenler… Onlar da İnsandı.

            Bu sakin duaya biz de katılırız. Bu sakin duanın derin manası üzerinde düşünebilmeleri için “gerçekçi ve olumlularımıza” da Ulu Tanrı’nın yardımını temenni ederiz.

            Sayın Cengiz Dağcı’ya, eserinin değerini takdir eden, ıstırabını çok iyi anlayan bir çevrenin hislerine tercüman olarak en iyi dileklerimizi iletir, edebiyatımıza daha birçok kıymetli eserler kazandıracağına inandığımızı belirtiriz. 

 

Türk Yurdu Dergisi 1959       

 

OLUMLU SANAT VE YILANLARIN ÖCÜ

 

 

Önce unvanları büyük, şöhretleri çok süslü kelimeler kullanmakta usta bir takım “Münekkitlerin” müşterek hükmüne bakacaksınız :

– “Yılanların Öcü” son yılların en başarılı romanı, Fakir Baykurt da en iyi romancılarımızdan biridir. Sonra, haklı ve tabii bir merakla “Yılanların Öcü”nü okuyacaksınız. Eğer, milletçe getirilmek istendiğimiz oyunun farkında değilseniz, hayretinizin ölçüsünü ve düşüncenizi kurcalayacak noktaları tahmin etmek güç değildir. Sanatın haysiyetini müdrik, meselelerine aşina, memleketinin dertlerini bilen namuslu bir insan olarak:

            – “Her sanat eseri ancak sanata has şartlar içinde değerlendirilir. Bir romana, roman sanatının icaplarına uymaktaki muvaffakiyet derecesine göre iyi veya kötü denir. Bir romanın değeri üslubu ile, inşa kudreti ile, tahlil kabiliyeti ile, hayal gücü ile ve tekniğinin sağlamlığına bakılarak tayin edilir. Romancının ustalığı maddi unsurlarla manevi unsurların sentezindeki maharette, “GÜZEL”e ulaşmak uğruna yapılan çalışmanın verimli olmasında belirir. Oysa, Yılanların Öcü’nde romanın asli unsurlarından hiç biri, eserin vasatın üstünde sayılmasını gerektirecek bir seviyede işlenmiştir. O halde, adeta son yılların edebi hadisesi gibi gösterilmek istenen bu kitabın başarısı nerededir? Fakir Baykurt’un kuvveti nasıl bir kaynaktan ilham almaktadır? Muhterem “Münekkitleri”, üstelik pek şatafatlı cümleler içinde, müspet hükümler vermeye sevk eden amillerin izahı nedir?” diyeceksiniz. Düşüncelerinizin seyrinde tamamen haklısınız. Yalnız ihmal edildiği taktirde hataya düşülmesi muhtemel bir hususu hemen hatırlatmama müsaade edininiz : Yılanların Öcü’nü alabildiğine methedenlerin pek çoğu roman sanatının icaplarına riayet şartını ve roman tekniğinin zaruretlerini göz önüne almamışlardır. Gerek “Yunus Nadi Mükafatını” Fakir Baykurt’a layık gören jüri mensuplarının, gerekse diğer alkışçıların beyanlarını incelerseniz hayretinizi daha da artıracak hükümler bulacaksınız :” … Yılanların Öcü bize köy hayatını ilk tam levhasını çizmiş olmak bakımından değerli görülmüştür.” (Yakup Kadri) “Yılanların Öcü… Türk köyüne ve köylüsüne yön de gösteriyor.” (Orhan Kemal)

            – Yılanların Öcü’nde anlatılan köy hayatının hakikate uygunluğu hususuna, köye ve köylüye gösterilen “Yön’ün hangi ufukları işaret ettiğine gelecek sayımızda bir meseleye dokunmak istiyoruz. Hakikat halde dava Fakir Baykurt’un şahsı ve kitabı üzerinde koparılmaya çalışılan gürültülerin çok üstünde bir ehemmiyet taşımaktadır. Bu kitap hakkındaki methiyelerin hulasası yapılmak istenirse şöyle bir netice ortaya çıkar: “ Yazar köy gerçeğini tam olarak ifade etmiştir.” Biraz dikkatli bakılınca görülüyor ki sanatın bünyesine yabancı, ne olduğu izaha muhtaç ve bize ait olmayan yeni bir kıymet ölçüsü ile karşı karşıyayız. Bu yeni ölçünün mahiyeti ve hareket noktası üzerinde ehemmiyetle durmak lazımdır. Ne faydasız bir polemiği girişmek, ne de kimseyi itham etmek niyetinde değiliz. Fakat “olumlu sanatçı ve olumlu eleştirmeci” etiketi taşıyan bazı kimseler ve muayyen çevreler tarafından sistemli bir şekilde kabul ettirilmek istenen , bizim ölçülerimize göre zararlı bir zihniyetin memleket efkarı önünde teşhirini vazife sayıyoruz. Fikrimizce, bir memleketin müesseslerine hakim kılınmak istenen kuvvetlerin hakiki mahiyetinin bilinmesinde mutlak zaruret vardır. Materyalist telakkilerin kölesi olmayan, sanatın, haysiyetini muhafaza ederek, müstakil bir müessese halinde “yaşamasını isteyenlerin dünyasında köy gerçeğini ifade” yahut “(işçinin sefaletini dile getirme)”cinsinden kıymet ölçüleri yoktur. Romancı köy hayatını anlatabileceği gibi, hayali bir ülkeyi, o ülkede yaşadığını farz ettiği aslında hiçbir zaman mevcut edebi bir eserin değerini ne azaltır, ne de çoğaltır. Şu hale göre, inkar ve tevil edilmekle değiştirilmesi mümkün olmayan tabii netice aşikardır. “Gerçekçilik ve olumluluk” gibi esaslara bağlanmak istenen, bir kısım sanat çevrelerinde hayli muteber tutulan ölçü, içinde yaşadığımız nizama yabancı ve başka bir dünya görüşünün açıkça ifade edilmesine fayda vardır. Bu görüş tarihi maddecilik veya diğer bir deyişle “Marxisme”dir. Gürültüye hiç lüzum yoktur. “gene herkese komünist demeğe başladılar” tarzındaki eskimiş teraneye de itibar edecek değiliz. Hiç kimseye komünist filan demiyoruz. Sadece edebi sanatlara dahil herhangi bir eseri “Gerçekçi” veya “olumlu” olup olmamasına göre değerlendirmenin komünizme ait bir ölçü olduğunu söylemek istiyoruz. Sayfalarımız geniş ve derinliğine izahlara müsait değildir. Bu sebeple, maddeci sanat anlayışının ana hatlarına dokunmakla iktifa edeceğiz. Sosyalist doktrinleri ve hususiyle mark-siz mi  bilenlere yazdıklarımızın münakaşasını daima yapabiliriz. Bilmeden konuşmak ve her meseleyi demagojik bir mecraya sürüklemek ihtiyatında olanlara gelince ; işte onlarla alış verişimiz yoktur. İnsani duyguların mevcudiyetini bile maddi menfaatlere bağlamak isteyen komünizme göre ; sanat ve klasik telakki muvacehesinde sanatın asli unsuru sayılan “Güzellik” burjuvazinin iflasa mahkum fantezilerinden biridir. Marksist bir sanatçı uzvi ihtiyaçların tatmininden doğan hazları ve aynı ihtiyaçların tatmin edilememesinin verdiği acıları anlatmalıdır. Din, aile ve mülkiyet  müesseslerinin insanın iktisadi şahsiyeti üzerindeki menfi tesirlerini izah etmelidir. Sanatkarın en mühim vazifesi eserlerinde daima sınıf mücadelelerini ele almak, her devirde istismar edildiğini göstermek suretiyle işçi sınıfını kapitalistler aleyhine mütemadiyen tahrik etmektir. Kapitalist nizamın bütün müessesleriyle alay edilmeli, bu müesseslerin cemiyette haiz oldukları kıymeti kaybetmeleri için çalışılmalıdır. Mürteci unsurların dini, ahlaki, ailevi ve tarihi mevzulardaki hassasiyetlerini her fırsatta küçük düşürmek icap eder. Cemiyeti idare eden bütün kuvvetleri iktisadi amillerle izaha yeltenen bir komünist için ne ahlak ne de ayıp vardır. Aksine bu kabil endişeler birer gerilik alametidir. Kapitalist nizamı yıkmanın en iyi çaresi, iktisadi amillerin daima müspet olarak gelişen tesirine rağmen, O nizamı hala yaşatan din, ahlak, aile, sanat, vatan sevgisi ve tarih şuuru gibi müesseslerin cemiyet mezarında sahip oldukları “itbari” değeri yıkmaktır. Marksist bir yazar kapitalist nizamın bütün müesseslerin iktisadi yapıya bağlı olarak değişeceğini eserlerinde her zaman göstermek mecburiyetindedir. Tarihi madencilik nazarında komünist bir cemiyete dine, kapitalist sistemin anladığı manada aile ve ahlaka, vatan sevgisi ve tarih şuuru gibi dünya işçilerinin birleşmesine mani olan zararlı telkin vasıtalarına ihtiyaç bulunmadığına göre, olumlu sanat bütün bu müesseslerin muhafaza ve devamına çalışan mürteci – reaksiyon er zihniyete karşı daimi bir mücadele halinde olmalıdır. Eğer bir memleketin kanunları böyle bir mücadelenin açıkça yapılmasına müsait değilse, zaruri olan bu mücadeleyi kanunlara ve cemiyetin temayülüne göre ayarlamak suretiyle yapmak lazımdır. Medeniyet adına, inkılap adına, ilerlilik adına, burjuvazinin merhametini tahrik suretiyle halkın fakirliği adına hatta bizzat sanat adına şekil ve üslubu ne olursa olsun bu mücadeleye devam mutlak zarurettir. Hemen işaret edelim ki, materyalist telakkiden nefret eden bir zihniyetin müntesipleri olarak insan haysiyetine karşı derin hürmetimiz vardır. Yazdıklarımızla kimseyi lekelemek kastında değiliz. Öyle ümit etmek isteriz ki, “olumlu” sanatçılarımızın ve “olumluğu muteber ölçü sayan eleştirmecilerimizin” bir çoğu hakikatte neye hizmet ettiklerinin farkına varmaksızın, sadece “moda” “yeni bir cereyan” veya memleketimiz hesabına daha faydalı olduğunu sandıkları için bu yazma ve değerlendirme tarzını seçmiş olsunlar. Niyetlerin iyiliğini, mucip sebepleriyle beraber izah edebildikleri  taktirde en ziyade sevinecek olanlar bizleriz. Ancak kabul edilmeli ki, aklıselime riayetin verdiği neticeler çok defa sert olur. Çeşitli dünya görüşlerinin sanat karşısındaki tavırları zaviyesinden tetkik edildiği zaman ; isterseniz olumlu isterseniz gerçekçi deyiniz veya başka bir ad veriniz, midede başlayıp midede biten sanat komünizmin vasıtalığını yapar. Tarihi maddeciliğin önce tabi saydığı, fakat ne hikmettir bir bilinmez, gayri tabii olduğunu anlayınca cemiyetler zorla sürüklemek istediği komünist bir nizama doğru gidişi kolaylaştırmaya çalışan; böyle bir gidişe mani addettiği şahıs ve müessesleri yıkmaya uğraşan sanat telakkisinin adı ne yapalım ki “olumlu”sanattır. Yalnız memleketimizde değil dünyanın pek çok yerinde sanat adına oynamak istenen oyunun içyüzü maalesef budur. Aktörler arasında günahsız olanlar bulunabilir, ama rejisörler mutlaka suçludur. Her şeye rağmen, böyle bir oyuna sırf ideolojik tazyik yüzünden iştirak edenlere, yüzde yüz hatalı bulmakla beraber, sözümüz yoktur. Yalnız isterdik ki, maksatlarını açıkça söylemeye cesaret edebilsinler.”

            “- Biz dini, ahlakı, vatanı, sanatı, güzelliği, hasılı manevi kıymetlerin hiçbirini tanımıyoruz. Bizim putumuz maddeden ibarettir” diyebilsinler ki, bu toprağın tertemiz çocuklarından bazıları “olumlu sanat” diye “gerçek sanat” diye bir takım uydurma klişeler ile uyutulmasınlar.

            Buraya kadar yazdıklarımızla Marxism’in sanat anlayışı ve sanat eserinin değerlendirilmesinde kullandığı ölçüyü kısaca izaha çalıştık.

                       TÜRKİYEMİZE GELİNCE                                                

   Kanunların müsaadesizliği ve umumiyetle hükümetlerin dikkatli yüzünden partizan faaliyetlerinde, ilmi kıyafetsizlikleri sebebiyle de doktrin el çalışmalarında muvaffak olamayan komünistler kendilerine en müsait saha olarak sanatı ve bilhassa edebiyatı seçtiler. Son yılların şiirini, hikayesini ve hele romanını bu zaviyeden tetkik edecek olanlar çok şeyler göreceklerdir. Pek tabii ilk ve en mühim mesele kendi kıymet ölçülerinin  sanat çevrelerinde muteber bir hale gelebilmesi idi. İtiraf etmek lazımdır ki bu hususun temini için devamlı ve ciddi bir mesai sarf ettiler. Anlayışlarına uygun gelen her eseri, sanat değeri ne olursa olsun, hep birden öğüdüler. Maksatlarına uymayan eserler karşısındaki tavırları ibret vericidir. Sanat yönünden kalitesiz olanlara kolayca hücum ettiler. Hakikatte kendileri için hiçbir kıymeti olmayan, bilakis yıkmak istedikleri “klasik sanat” ölçülerini “mürteciler”in eserlerini hırpalarken kullanmakta asla kusur etmediler. Kendilerinden olmayanların yazdıkları kuvvetli eserler karşısında çok defa devamlı bir şekilde sustular. Böylece “mürteci” şöhretlerin yayılmasını önlemek ve unutulmalarını sağlamak istediler. Bu bahiste, her hatırlayışımda acı duyduğum bir misal vermek isterim, İlhamını, umumiyetle, tarih ve hamaset gibi şiire en az müsait bir sahadan almasına rağmen gerçek şiirin en güzel örneklerini verenlerden biri olan Arif Nihat Asya, çok ustaca tatbik edilen bu şeytani taktik yüzünden, çoktan hak ettiği “son otuz yılın en iyi şairlerinden biri olmak” hüviyetini –mahdut bir çevre müstesna – hala kabul ettirememiştir. Arif Nihat Asya’nın tevazuunu, reklamdan hoşlanmamasını hakiki sebep sanmak safdilliktir. Onlar işlerine yarayacak olanı kutuplarda bile yaşasa keşfetmesini bilirler. Misal tek değildir. Milliyetçi bir görüş ve inanışa sahip bulunmanın şerefinden başka “günahı” olmayan öyle genç kıymetlerimiz vardır ki; bugün şöhretleri ayyuka çıkmış bazı “olumlu” şairlerden daha çok tanınmamalarını, eğer meselenin iç yüzünü bilmiyorsanız, beyhude yorulmayın asla izah edemezsiniz. Bizim “olumlu sanatçı ve eleştirmecilerin”ara sıra sert kayalara çaptığı da olur. Unutturma taktiği ile yıkamadıkları rahmetli Yahya Kemal’e karşı tavırları, bu kaçınılmaz bir netice idi hayli gülünç olmuştur. Bir ara sırf merhumun değerini küçültmek için anket açtılar. Suallerden biri şöyle idi : “Yahya Kemal devrimcimidir?” “Bu da nesi,”   demeyiniz. Sanatımızın kaderi hesabına lütfen üzülünüz. Bir şairin sanatı ile devrimcilik arasında nasıl bir bağ kurabileceğinin izahını da benden değil, “olumlularımızdan” isteyiniz. Roman üzerinde konuşmak daha iç açıcı değil. Son yıllarda yazılıp herkesçe okunmasına, yurt dışında meşhur olmasına çalışılan romanların hemen hepsinde mutlaka bir sınıf mücadelesi vardır. İstismar edenlerle istismar edilenlerin anlatılması adeta vazgeçilemez bir kaidedir. Bu yönden bakıldığı zaman, Türkiye’deki “olumlu yazarlar”in haline acımanın mı, yoksa gülmenin mi isabetli olacağı tereddüde değer bir husustur. Zira bu adamlar, Marksizmin anladığı ve tasvir ettiği manada, memleketimizde hiçbir zaman mevcut olmamış “mevhum” sınıflar icat etmek zorundadırlar. Efendileri böyle emretmiştir. Bu tip romanların şahısları da bir başka muammadır. Öyle sanılır ki, hususi olarak ve muhterem olumlu sanatçılarımızın arzularına göre sipariş edilmişlerdir. Patron, köy ağası ve devlet memurları daima kötüdür, ezer. İşçi, amele ve fakir köylü gibi emekçi sınıf mensupları daima iyidir,  ezilir. Aslında ne iyilik, ne de kötülük komünist telakkinin iltifat ettiği davranışlar değildir. Bunlar, insanları birbirine düşürmek için ihmal edilmemesi gereken faydalı bir vasıtadır.

“Olumlu sanatın” kıyasıya tecavüz ettiği müesseslerimizden biri de ahlaktır. Milletin edep hislerini rencide etmek, “ayıp” telakkimizi yıkmak için ellerinden geleni esirgediler. Öteden beri sanat eserlerinde kullanılması mutat olmayan, pek çoğu biyolojik faaliyetlerimizin ifadesiyle alakalı kelimelere sığındılar.” Gerçekçi” bir yazar olmadığım için tekrarlamaktan hicap ettiğim öyle kelimeler kullanıldı., öyle cümleler yazıldı ki okurken yüzümüz kızardı. Ama onlar asla utanmadılar. Çünkü onlara göre utanmak, iktisadi amillerle izahı mümkün olmadığı için, boş bir mefhumdan ibarettir. Kanunun müstehcen neşriyatla ilgili maddesi olmasaydı Allah bilir daha neler görecektir.

Tabii, sadece “ ahlaka hücumla iktifa edilmedi. Kanunun müdahalesine maruz kalmak ve milli vicdanın intikamına hedef olmak korkusu ile tahdit edilmiş bir sahada alabildiğine at oynattılar. İnkılapçılık maskesi altında dine, insaniyetçilik maskesi altında da milli kültür ve harsımıza dil uzattılar ve ne hazin tecellidir ki, bütün bu tahribatı çok defa sanat namına yaptılar, yapmaya devam ediyorlar.

Sanat ve edebiyat alemimizdeki değerler her hercümercinin önüne geçmek istiyorsak, bir edebi eserin başarı nispetini edebi sanatların şartları içinde mütalaa etmek; sanatı, müstakil bir müessese hüviyetinden uzaklaştırıp, insanlığa saadet yerine felaket getirdiği artık sabit olmuş bir ideolojinin emrine veren kıymet ölçülerinden kurtarmak lazımdır. Peşin hükümlerin baskısı altında yapılan müşahedeler, köylünün, işçinin yahut diğer bir şahsın ifadesi farz edilen sözleri gerçekçilik yapıyorum bahanesiyle aynı şive ve aynı kompozisyon bozukluğu içinde yazmak sanat değildir.   

                                      

              Türk Ocaklarının Ankara’daki Genel Merkez binasını almak isteyenler varmış. Kimler, niçin hangi hakla? İyice bilmiyorum.

            Türk Ocaklarının Milliyetçiliğimizin doğuşu ve gelişmesindeki müstesna yeri her türlü münakaşanın dışındadır. Son 50 yıllık tarihimizi bir nebze okumuş olanlar, bu hususu gayet iyi bilirler. Bu sebeple üzerinde durmayacağım. Yalnız, Türk Ocaklarının Genel Merkez binasına gelişi güzel tasarruf etmek arzusuna kapılanların unutmamaları gereken birçok noktalar vardır. Faydalı olur ümidi ile birkaç tanesini  hatırlatmak istiyorum.

            Zaman zaman yanlış olarak “Ankara Halkevi” diye de adlandırılan o muhteşem binanın nasıl yapıldığı, kimlerin yardımı ve emeği ile meydana geldiği acaba hiç düşünülmüş müdür? Hikayesini kısaca anlatalım: bundan 35 yıl önce, mesafelerin bugünkü kadar kısalmadığı, milletlerin içli dışlı olmadığı bir devirde, Mr. Nash isimli bir Amerikalı vardı. Mr. Nash, milliyet fikirlerinin inkişafını derin bir alaka ile takip ediyor, bu yolda çalışan şahıslara ve cemiyetlere karşı büyük bir sempati besliyordu. Mr. Nash Türk ocaklarını da tanıyordu; Türk Milli şuurunun uyanışındaki unutulmaz hizmetlerinin yabancısı değildi. Kuvay-i Milliye ruhuna analık eden fikirlerin Türk Ocaklarından geldiğini biliyordu. Ocaklardaki çalışmaların ciddiyeti ve verimliliğine, Ocakların samimi mefkureciliğine hayrandı. Bu hislerinin müspet bir tezahürü olarak Türk Ocaklarına 120 bin dolar ( bugünkü rayiçle takriben 1,5 milyon Türk lirası ) bağışladı. Şimdi herkesin göz koyduğu meşhur binanın inşaatına da o para ile başlandı. Lütfen dikkat edilsin. Mr. Nash Türkiye’deki herhangi bir bina için yardım etmedi. Münhasıran Türk Ocaklarının sayısız hizmetlerini takdir ederek 120 bin dolar verdi. Ocak binasında Mr. Nash’ın da, hiç değilse manen, büyük bir hakkı vardır. Bina Ocakların emrinde kaldığı müddetçe hakkını helal etmiştir. Ama, verilince ruhu ıstırap çekecektir. Hukuki bakımdan imkansız olsa da, vicdanen hakkını arayacaktır.

            Bitmedi. Binada hakkı olan sadece Mr. Nash değil ki… Ya Kayserili işçilerin fedakarlığını kim ödeyecek? Muhterem Hamdullah Suphi beyin sık sık canlandırdığı göz yaşartıcı tablo şöyle: İnşaat tamamlanmak üzeredir. Yazık ki, binanın tezyinatı ikmal edilmeden para biter. Ustalara işi bırakmaları söylenir. Fakat Kayserinin mert çocukları, şimdi ancak masal diye anlatılabilecek bir feragat la, “Hayır” derler , “Para istemiyoruz. İşimizi de bırakmayacağız. Bizim hediyemiz de bu olsun.”

            Bütün bunlara rağmen, vaktiyle yapılmış bir haksızlık yeni bir haksızlığın temeli mi olacak, olabilir mi?

            Belki de, M. Balzac’ın sözü doğrudur. Belki de kanun “ Büyük sineklerin kolayca delip geçtiği küçüklerinin de takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır” evet, bu tarif yerinde olabilir. Ama, unutulmamalı ki, Türk Ocakları “küçük bir sinek” yerine konamaz!

  Türk yurdu 50.Y  297.Sayı Haziran-Temmuz 1961
  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UYUYANLARA AĞIT

 Biliyorum: Düşünmeyi sevmiyorsunuz. Düşünürseniz rahatınızın kaçmasından korkuyorsunuz. “Yuvanızın temeline dinamit koymak istiyorlar.” diyoruz, aldırmıyorsunuz. Sözümüze kulak verirseniz, tedbir almak gerekeceğini anlıyor, zahmete girmek istemiyorsunuz. Bir tek endişeniz var: Gününüzü gün etmek, dilediğiniz gibi yaşamak.

Mücadeleden ürküyorsunuz. Öylesine ürküyorsunuz ki, sizin için yapılan mücadelelerle ilginiz olmadığını göstermek ihtiyacını duyuyorsunuz.

Memleketimizin bin bir davası var. Nizâmımızı yıkmak isteyen düşman kuvvetler sayılamayacak kadar çok. Diken üzerindesiniz. Fakat dikenli bir yolda ayağınızı yaralamadan yürümenin mümkün olmayacağını unutuyorsunuz.

Tehlikeyi görünce, korkulu bir rüya görmüşcesine, sırtınızı dönüyor, yeni ve eskisinden daha derin bir uykuya dalıyorsunuz.

Canınıza kastedenler, her geçen gün yatağınıza daha fazla yaklaşıyor, korunma imkanlarınızı gittikçe azaltıyorlar.

Hiçbir feryat sizi uyandırmıyor, tehlikeyi anlamanızı temin etmiyor. Yaklaşan düşmanın ara sıra yumruğunu yiyor, hassas bir yerinize iğne batırılmış gibi şöyle bir sıçrıyor, şaşkın şaşkın bakıyor ve sonra da sayın başınızı yastığa gömüyorsunuz.

Kurtuluş ümitlerine vedâ etmeden uyunmanızı istiyoruz.

İyi niyetimize akıl erdiremiyor, gayretlerimize yabancı kalıyorsunuz. Hatta biz olmasak daha rahat uyuyacağınızı sandığınız, bu yüzden bize düşman kesildiğiniz bile oluyor. Yine de baş ucunuzda davul calmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Gözünüzün açılması için ne mümkünse yapacağız.

Gafletten sıyrılmaya, biraz da sizin çalışmanızı bekliyorsak, acaba haksızlık mı ediyoruz ?

Derin bir uyku içindesiniz. Rahatsınız, huzurlusunuz, memnunsunuz ! Olup bitenleri görememenin, uyandırılacağınızı düşünememenin keyfini sürüyorsunuz. Saadetinizin hep böyle devam etmesini, hiç uyandırılmamanızı isterdim. Fakat maalesef bir gün gelecek, siz de uyandırılacaksınız. Yazık ki o zaman, “Artık çok geç olacak !” Bir daha uyumak şöyle dursun yatak bile bulamayacaksınız. Ve o vakit, sizin hesabınıza üzülmek yine bize düşecek.

ŞİMDİ NERDELER?

 Şimdi nerede olduklarını, ne yaptıklarını bilmediğim delikanlılar!
“Fetih Marşı” şiirini çok severlerdi. O delikanlılar, büyük yürekli
ama alçak gönüllü idiler. Doğru, “Fatih’in İstanbul’u fethettiği
yaşta” idiler. Yine de hiçbirinin Fatih’lik iddiası yoktu. Sadece
Allah’a iyi kulluk edebilmenin, milletine daha çok hizmet vermenin
yarışına girmişlerdi. İlimde, fikirde ve sanatta birer “Fatihçik”
adayı olmanın hayalini kurmuşlarsa, kim kınayabilir? Belki de
aralarında gerçek fatihler çıkacaktır, kim bilebilir?

Bir zamanlar o delikanlıların bir çoğunu tanımıştım. Her iki dünyada
da şahitlik ederim ‘oyuna ve oynaşa’ ayıracak zamanları hiç olmadı.
Delikanlılığın yaşlanınca gülümsenerek hatırlanan yaramazlıklarından
bile uzak kaldılar. Milletlerinin saadetlerini, devletlerinin
yücelmesini, bayraklarının dünya durdukça hep öyle nazlı nazlı
dalgalanmasını hayatlarının gâyesi saydılar. Mukaddesatına
yabancılaşmış, güzelliklerini unutmuş bir neslin çocukları idiler.
Yolun doğrusunu gösterecek büyükleri öyle azdı ki, içlerinden bazıları
büyüklerine doğru yolu seçtirmenin ağır yükünü omuzlamaktan
çekinmediler. O delikanlıları bir hayli zamandır.
göremiyoruz. Acaba halleri nicedir?

O delikanlılardan her biri “burçlara bayrak olacak kumaştan” idiler.

Hep yükseklerde kalmayı ve hiç yere düşmemeyi çoktan hak etmişlerdi.
kıymetlerini bilemedik. Niçin görünmüyorlar? Gücendiler mi?Aramıza bir
daha dönmeyecekler mi? Eğer böyle ise kaybımız çok büyüktür.

Gün gelecek o delikanlıları yine arayacağız ama artık kolay
bulamayacağız.
Bizden şan istemediler, canlarını verdiler. Bizim hürriyetimiz için
hürriyetlerini feda ettiler. Bizden sadece biraz sevgi, biraz anlayış
beklediler. Onu bile esirgedik.
Hep aynı soru beynimi kemiriyor; “Fatih’in İstanbul’u fethettiği
yaştaki” o delikanlılar. Şimdi neredeler, ne yapıyorlar? Yoksa
atalarından işaret aldıkları gün yürüdüler de arkalarından kimse
gitmediği için çok mu uzaklara düştüler? O delikanlıların bazılarının
yerini biliyorum. Ulubatlı Hasan Ağabeylerinin yanındalar.

Galip ERDEM

 

 

 

 

 

 

 

 

YILANLARIN KÖY GERÇEĞİ

        

            Geçen yazımda da belirttiğim gibi, muhterem “olumlu eleştirmecilerimize” göre “Yılanların Öcü” isimli romanın en başarılı tarafı “köy gerçeğini”en iyi şekilde ifade etmiş olmasıdır. Hatta Bay Fakir Baykurt pek çalımlı bir edayla: “Biz köyde doğduk, köyde yaşadık; köy gerçeklerini bilir, köy gerçeklerini yazarız” da diyebilir. İyi ama ne demektir şu “köy gerçeği” ? her halde bu söz köye has, memleketimizin bütün köylerinde, hiç olmazsa yarıdan fazlasında müşterek olan hususlar manasına gelir. Yoksa tek başına bir köy veya o köydeki bir ailenin yaşayışı asla “köy gerçeğini” temsil edemez. Böyle bir zaviyeden tetkik edildiği zaman “Yılanların Öcü” edebiyatımıza hiçbir yenilik getirememiştir. Köylünün fakirliği, hayat şartlarının kötülüğü ve cehaleti gibi hususlar Fait Baykurt ve benzerlerinin keşfi değil herkesçe bilinen şeylerdir. Bununla beraber, doğrusunu söylemek gerekirse, Fakir Baykurt kendi seviyesi ve kabiliyeti çapında, mahiyetini aşağıdaki satırlarda daha iyi anlayacağınız bir gerçekçilik yapmıştır. Bu bakımdan hakkını teslim etmemeye gönlümüz razı olamaz. Bahsettiğimiz bu yeni tip”gerçekçilik” önce dilde beliriyor. Romana başlar başlamaz öyle bir “ulan” yağmuruna tutuluyoruz ki, eğer hazırlıklı değilsek, ıslanmamız mümkündür. “ Karataş” köyünde – roman bu köyü anlatmaktadır – yaşayanların birbirlerine karşı en terbiyeli hitabı mutlaka bir ‘ulan’ la başlar. Koca karısına, baba çocuğuna, çocuk babasına, ana oğluna, nine torununa, torun ninesine, büyük küçüğe, küçük büyüğe, köylü muhtara, muhtar köylüye hep ‘ulan’ der. Hani öyle bir “köy gerçeği” ki, “ulan” parantezine alınması pekala mümkündür. Hakikatte Türk köyü ve köylüsünün böyle “ulan”lı bir gerçeği yoktur. Bay Fakir Baykurt aksi fikirde ısrara kararlı ise, tavsiye ederim., herhangi bir  köye gitsin ve kendinden yaşlı bir adama “Bey dayı” yahut “emmi” diyeceği yerde “ulan” desin. O vakit görsün neler oluyor. Karataş köyü insanları, eğer böyle bir köy varsa, belki de romancının yazdığı gibi konuşurlar. Yalnız Bay Fakir Baykurt ve muhterem “olumlu eleştirmecilerin” unutmaması icap eder ki, bir Karataş’ın “gerçeği” 44 bin Türk köyüne teşmil edilemez. Yılanların Öcü’ndeki seviye Türk köyünün değil, olsa olsa malum Tophane sakinlerinin “ gerçeği olabilir. Buna rağmen, romanı okumaya devam ettikçe “ulan” “enayi”, “serseri” gibi kelimeler ehemmiyetini kaybediyor, hatta bu gibi kelimeleri sempatik bulmak zorunda kalıyoruz. Çünkü, Haceli arsındaki kavga ile beraber, roman yazmak, edebiyat yapmak maskesi altında öyle bir edepsizlik başlıyor ki utanıyoruz. Yalnız kendi hesabımıza değil, bizzat Fakir Baykurt hesabına, bizzat onun temsil ettiği zihniyet hesabına utanıyoruz. Gerçekçilik adına yapılan kepazeliğin milli ahlak ve mukaddesatımıza vurulmak istenen darbenin vahametini iyice idrak etmeleri için, okuyucularımıza bu romanı okumalarını tavsiye ederiz. Ama gizli bir yerde, eşlerinin, çoluk – çocuklarının, ana – babalarının göremeyecekleri bir yerde okusunlar. Yüzlerindeki utancı, yüreklerini bulandıran tiksintiyi kimse fark etmesin.”

            “Bay mükafatzade’nin kahramanlarına haksızlık yapılıyor. Romanın bir numaralı tipi- Irazca- kızıyor, oğlu Kara Bayram kızıyor. Oğlu Kara Bayram kızıyor, başlıyorlar ağızlarına geleni söylemeye. Bay Baykurt’ta her söyleneni bir diktafon sadakati ile aynen yazıyor. Affınıza güvenerek bazı misaller vereceğim. Mecmuamız hesabına özür dilerim. Haldun Taner’in “edebiyatımıza mal edilmiş” saydığı, Orhan Kemal’in “unutamayacağını” söylediği, Kara Bayram’ın anası “Irazca” konuşuyor; “Desene, karısı kokar Fatma, akşam sabah bizim evin önüne sıçacak. Onlar bizim evin önüne sıçarlarsa, bende onların tümünün ağzına sıçarım. (s. 42.) “Nerde o ağzına sıçtığımın delisi diye bağırdı.” “Ben onların kökünün ağzına sıçayım” (s. 172) Irazca oğluna yol gösteriyor.”                  

 
 

 

 

 
 
 

 

 

Reklamlar

1 Yorum »

  1. ÜLKÜCÜ OLABİLMEK ÜLKÜSÜ (Galip ERDEM)
    ———————————————————

    GENÇ BİR ÜLKÜCÜ İLE SOHBETLER (1)

    Galip ERDEM

    Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi , ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür. Kırılma ve üzülme. “anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin: Seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de adaydır. Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır; kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor. Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır.

    Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulmayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize , acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.

    Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküsüne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı , yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde , adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır. Bu konuyu gelecek sohbetimizde konuşacağız.

    (Bu yazı BOZKURT Dergisinin 1974/Şubat tarihli 17.sayısında yayınlanmıştır.)

    Yorum tarafından Aybars — Ağustos 21, 2009 @ 7:23 am


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: