Galip Erdem

Hk.Yazanlar

 Bamteli / Aydil Erol

KENDİNİ UNUTAN ADAM

Dünyada gözü olmamış, ölmeden evvel ölmüş; başka bir dünyada, başka bir gezegende yaşamış ve belki de başka bir yerlerden geldiği için dünyaya ve dünyalılara ayak uyduramamıştır. Hiç almamış, hep vermiş; kendisi için hiçbir şey istememiş ve hep başkaları için yaşamıştır.

Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir; iftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir.
Atatürk
“Kendi gönlümün derdi billâh gelmez yâdıma” sözü onun için söylenmiş sanılır. Serden, anadan, atadan, yârdan geçip kendini unutan; biraz kırık, biraz buruk, lâkin dolu, dopdolu olan…
Zor adam yetiştiren, kolay harcayan camiada kendisi için yaşamayan, hiçbir zaman kendisini düşünmeyen, hayatı baştan sona gerçek olan, fakat “romanlaşan” bir hayat, gerçekleşen bir roman olan insan…
Yalnız Allah’tan korkar. Gönlündeki millet sevgisinden başka bir zenginliği yoktur. Kimseden hiçbir şey istemez ve beklemez; yaşamakla ölmek arasında fark görmez.
Onun için: “Bekletilmeye alışık değildir; hayattaki en büyük lükslerinden biri siyasette ve bürokraside hiçbir kapıda bekletilmemiş olmasıdır.”denir.
Ömrü boyunca feragatin, fedakârlığın, hasbîliğin, dâvâ arkadaşlarına karşı tevazu; din ve millet düşmanlarına karşı vakarın timsali olarak yaşamıştır. İnandığı kutsal değerler ve Türklük için yapmayacağı fedakârlık yoktur. O, sessiz ve şöhretsiz bir kahramandır. Onun bu hâli Akif’in: “Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir” mısrasını hatırlatır. Herkesten alacaklıdır ama kimseye borcu yoktur. Hepsinden de önemlisi: Dâvâsından kazanmamış, dâvâsına kazandırmıştır… “Kendini Mamak’a adayan adam” olarak nitelendirilmiş, ‘Dışarıda’, içerdekilerden daha fazla çile çekmiştir…
İnandığı gibi yaşamış ve inandıklarından hiç mi hiç taviz vermemiştir. Altmış yedi yılda beş yüz yıl yaşamış, altmış yedi yılda beş yüz yılın yükünü çekmiştir. Milletinin tarifini “Hakka tapan” diye bilendir; varlığını Türk varlığına armağan edendir. Çocukluğunda kucaksız, oyuncaksız; delikanlılığında atsız, pusatsız kalabilmiştir ama, bayraksız olamamıştır… Bütün çareler tükenince onun gölgesine sığınmış, üşüyünce aydınlığında ısınmış, yan gözle bakanların gözlerini oymakla, selâmlamadan uçan kuşların yuvasını bozmakla suçlanmıştır.
Kuranlı yaşamış olan bu insan, Kuransız ölemezdi.
Nazik olmasına nazik, kibar olmasına kibardır; lâkin her zaman on ikiden vurduğu eleştiri oklarını atarken de hatır gönül dinlemez. “Dış Türklere rağmen Turancı olan” ona göre: “Türk milliyetçiliğinin bir tek meselesi vardır: O da Türk milliyetçileridir!..”
O koskoca Galip Erdem’i, o küçücük vücuda nasıl sığdırdığını akıllara sığdırmak mümkün değildir. Zor yazdığı söylenilen “Mektuplar”ıyla her şeyi söyler, hem de hiç kimseye zarar vermeden. Bazen “Mektuplar” yazar, bazen de “Mektuplar” alır; yazmasının da zevki başkadır, almasının da. “Mektuplar”ını gözü gibi kollar, bir ananın yavrusunun üzerine titreyişi gibi titrer. Yeni başladığı gazetedeki ilk “Mektup”unun ilk cümlesi şu olur: “Burada inandığım her şeyi yazamayacağım, ama inanmadığım hiç bir şeyi de yazmayacağım.” (Bu sözleri, dışardan güdümlü, AB’ye, ABD’ye bağlı yazar-bozar taifesine ders olur mu, bilinmez!..)
Osman Oktay’ın “Bir Ülkücünün Romanı – KENDİNİ UNUTAN ADAM” (2004)’ı, M. Emin Erişirgil’in “Bir Fikir Adamının Romanı, Ziya Gökalp, 1951), “İslâmcı Bir Şairin Romanı, Mehmet Akif, 1966); Tahir Alangu’nun “Bir Ülkücünün Romanı, Ömer Seyfettin, 1968), (Bir çoklarının gözünden kaçan bu eserin ikinci baskısı bakalım ne zaman yapılacak?..), Ergun Balcı’nın “Nevzad Atlığ” (Nevzat değil!..), (2005) adlı eserleri türünden bir kitap.
Son derece rahat ve zevkle okunan bir eser. Diğerkâmlığın (özgecilik, altruism) sözlük sayfalarında kalan ölü bir kelime değil, 67 yıllık bir ömrün her dakikasıyla, her saniyesiyle, her salisesiyle şaheser örneklerinin yaşandığının canlı belgesi…
“İkinci Peyami Safa” diye anılan Galip Erdem’in yaşayışından, kısacası: Pervasızlığından, malı şöyle dursun dünyayı bile umursamayışından, nâmerde değil, merde bile eyvallah demeyişinden, keskin kaleminden, kıvrak zekâsından, güzel Türkçesinden, çocuklara sevgisinden, hanımlara saygısından, kimseye küsmeyişinden capcanlı örnekler… (Marifet, “İkinci Peyami Safa” dedirtmektir; yoksa onun “Objektif”ini aparıp Çekiç Güce, bilmem neye yalakalık yapmak değildir!!!) “Erdem her zaman ‘Galip’tir!..” diye yazan Suphi Saatçi haksız mıdır?..
Bu çalışmasından ötürü Oktay’ı kutlularken, bu tür eserlerin örneklerinin (Nihâl Atsız, Arif Nihat Asya, Basri Gocul, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, A. N. Tarlan, Saadettin Arel, Hulusi Behçet, Zeki Velidi Togan vb.) çoğalmasını diliyoruz.
“Galip Erdem” bu!.. “Galip Abi” bu!.. Öyle, 342 sayfalık bir eserde anlatabilmek ne mümkün!.. Osman Oktay’ın okyanusu fincana sığdırma gayretini alkışlarla karşılamamak elde mi?.. Kalemine nur yağsın, demekten kendimizi alamıyoruz. “Ecdâd”a lâyık yayınlarıyla tanınan Ahmet (Hoca) Doğan’ı da koordinatörlüğünden dolayı kutluluyoruz. Bu arada yeri gelmişken bir hatıramızı anlatmamızın hoş görülmesini isteriz: İstanbul-Beyazıt’ta bir nişandaydık. Nişan başlayacağı sıra elektrikler kesilmesin mi!.. Biz, hayıflanırken, homurdanırken bir de baktık ki Çayda-Çıra ekibi… Homurdanmalarımız, hayıflanmalarımız hayranlığa dönüştü. Evet, Galip ağabeyimizin nişanı kalipsoyla, malipsoyla değil, “Çayda çıra/Islandı çayda çıra/Elâzığ’ın oyunu/Güzelim Çayda-Çıra” diye horyat yazılan o güzelim oyunla başlamıştı… Devr-i dilârâ-yı Tayyiiib’de nişanlanacak, evlenecek cesareti gösterebilenlerin dikkatlerine sunulur.
Genç yaşta yitirdiğimiz (1956-2002) inşaat mühendisi, tekstilci, hikâyeci, can kardeşim Nahit Yücel için yazdığım yazının (Bamteli, Ufuk Ötesi yay. 2005) son paragrafının ilk iki kelimesini değiştirip tekrar etmek isterim: (Galip Abi) gibi bir güzel insanın benim rahmet dilememe ihtiyacı olduğunu sanmıyorum… Zira onun Uçmağa çoktan vardığını, nurlar içinde yattığına inanıyorum…
*Yeni Avrasya Yayınları, Ankara, 0537 650 53 73 

GALİP ERDEM

N.Kösoğlu’nun kitabı 

“Galip Erdem ince yapılı, kısa boylu, zayıf bir insandı. Hayatının her devresinde, olduğundan daha yaşlı görünmüştü. Nuri Güngör bunu, fiziki yapısından çok, muhatabını ilk andan itibaren kavrayan ve etkisi altına alan güçlü şahsiyetine bağlar. İlgisiz görünen yukarıdan tavrı ve konuştukça belirginleşen zekâ ve kültürünün de bu yanlış algılamada etkili olduğu düşünülebilir. Bazan, kendisinden beş, on yaş büyük olanların ona “Galip Ağabey” demeleri karşısında, adamına göre espiri yaptığı yahut, hatta terslediği olurdu.
    Yavuz Bülent Bakiler onun hakkında yazarken şöyle söyler: “Ben Galip Ağabeyi tanımadan önce, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” vecizesine inanırdım. Galip Ağabeyi tanıdıktan sonra gördüm ki, çok sağlam kafaların bile sağlıklı vücutları olmayabilir. Çünkü, Galip Ağabeyimin radyum cevheri gibi pırıl pırıl bir kafası, çelimsiz ve çok hastalıklı, sancılı bir bedeni vardı.”

  • Yazar: Nevzat KÖSOĞLU
  • 208 Sayfa

http://www.alternatifyayin.com.tr/galip_erdem.htm

 GALİP ERDEM HAKKINDA YAZILAN KİTAPLAR:

1. Vefatından sonra hakkında kaleme alınan ilk kitap: Yücel Hacaloğlu’nun hazırladığı Bir Ülkücünün Hayatı adlı kitaptır. Kitap, Türk Ocakları Genel Merkezi’nin yayınıdır.

2. Selçuklu Vakfı tarafından çıkarılan ve onu tanıyanların anılarının derlenmesinden oluşan kitaptır.

3. Nevzat Kösoğlu tarafından yazılan ve Alternatif Yayınları arasında çıkan Galip Erdem adlı kitaptır.

4. Kitap Osman Oktay’ın yazdığı ve Yesevî Yayınları arasında çıkan Kendini Unutan Adam adlı biyografik romandır.

Reklamlar

6 Yorum »

  1. GALİP ERDEM KiMDiR?

    O BİR TURAN YOLCUSUYDU. TÜRK
    MİLLİYETÇİLERİ’NİN ARASINDA, ONLARIN “AĞABEY”İ
    OLARAK ÇOK ÖNEMLİ BİR YERİ VARDIR. GAZETECİ VE
    YAZAR OLARAK TANINDI. FİKİR VE DÜŞÜNCELERİYLE,
    YAZILARIYLA, EĞİTİMCİLİĞİYLE VE HAYATI BOYUNCA
    GÖSTERDİĞİ ÜLKÜCÜ KİŞİİĞİYLE KENDİ NESLİ VE
    SONRAKİ NESİLLERE ÖRNEK BİR ŞAHSİYET OLARAK
    YAŞADI.
    DAHİ İDİ. ZARİF VE ETKİLİ BİR KİŞİLİĞE
    SAHİPTİ. ÇOK OKURDU. O’NA İKİNCİ PEYAMİ SAFA DA
    DENMİŞTİR. TÜRK MİLLETİ’Nİ VE ONUN DÜŞMANLARINI
    ÇOK İYİ TANIRDI. HADİSELERİ BERRAK BİR ŞEKİLDE
    TAHLİL EDER VE ÇOK AÇIK İFADELERLE YORUMLAYIP
    YOL GÖSTERİRDİ. ONUN YAZDIKLARI OKUYUCULARINI
    ÇOK ETKİLEMİŞTİR AMA HAYATINDA GÖSTERDİĞİ
    “ÜLKÜCÜ KİŞİLİK” ÇOK DAHA ETKİLİ OLMUŞTUR.
    1950’Li YILLARDAN SONRA
    TURAN YOLCULARININ ÖNDE GELEN
    İSİMLERİNDEN SAYILMAYA BAŞLANMIŞTIR.
    1960’LI YILLARDA ÖNCE TÜRK OCAKLARI’NIN YAYIN
    ORGANI TÜRK YURDU DERGİSİ’NDE,DAHA SONRA DA
    TERCÜMAN GAZETESİ’NİN BAŞYAZARI OLARAK YAZDIĞI
    YAZILARLA DİKKAT ÇEKTİ.
    O, HAYATI BOYUNCA ÜLKÜCÜ KİŞİLİĞİ
    GELİŞTİRMEYE VE MİLLETİNE YOL GÖSTERMEYE
    ÇALIŞTI. ONİKİ EYLÜL SONRASINDA MAMAK’DA
    GÖSTERDİĞİ KAHRAMANLIK DİLLERE DESTANDIR.
    İSTESE MADDİ İMKANLARA BOĞULABİLİRDİ. FAKAT
    O, PULA VE ÇULA HİÇ ÖNEM VERMEDİ. MEVKİ VE MAKAM
    SAHİPLERİNİN O’NA “ABİ” DEMESİNDEN, O’NU
    KAPILARDA KARŞILAMALARINDAN ALDIĞI ZEVKTEN
    FAZLASINI İSTEMEDİ.
    DAHA ONÜÇ YAŞINDA, LİSE YILLARINDA BAŞLAYAN
    TURAN YOLCULUĞUNDA TÜRK DÜNYASININ İSTİKLALİNE
    KAVUŞMAYA BAŞLAMASININ DA ŞAHİDİ OLDU. BİRÇOK
    FEDAKARLIKLARDA BULUNDU. O’NA MADDİ VE MANEVİ
    ANLAMDA BORÇLU OLMAYAN TÜRK MİLLİYETÇİSİ VE
    ÜLKÜCÜ YOK GİBİDİR. ÇOK SEVDİ, VEFASIZLIKLAR
    GÖRDÜ. KÜSTÜ . YAZMADI.
    BIRAKTIKLARI, HAZİNESİNİN YÜZDE BİRİNİ BİLE
    BULMAYAN KIRINTILARDIR VE GAZETE YAZILARIYLA
    KİTAPLARINDAN İBARETTİR. BİLGE İSE ONUN BİZ TÜRK
    MİLLİYETÇİLERİNE BIRAKTIĞI EMANETTİR.
    GALİP ABİ YAZILARIYLA, FİKİR VE
    DÜŞÜNCELERİYLE, ÖRNEK ÜLKÜCÜ YAŞANTISIYLA HEP
    HATIRLANACAKTIR. DOSTLARI, ABİLERİ, ABLALARI VE
    TORUNLARI ONU DAİMA HASRETLE YAD EDECEKLERDİR.

    ÖNEMLİ NOT: EVİMİZİ ZİYARET EDEN SAYIN
    ZİYARETÇİLERİMİZDEN GALİP ERDEM’İ
    TANIYANLARDAN,ELLERİNDE GALİPERDEM’İN
    YAZISI, RESMİ, SES BANDI, VİDEO FİLMİ
    VB. BULUNANLAR VAR İSE KENDİLERİNDEN AŞAĞIDAKİ
    ADRESİMİZE ULAŞTIRMALARINI VEYA İRTİBAT
    KURMALARINI RİCA EDİYORUZ:
    akicikyildiz@yahoo.com
    0.532.6245769

    Yorum tarafından galiperdem — Eylül 24, 2007 @ 1:57 pm

  2. RÜTBESİZ BİR MAREŞAL : GALİP ERDEM (Dr. Mehmet GÜNEŞ)

    -12 Mart 1997’de kaybettiğimiz Galip Erdem Ağabeyimizi rahmetle anıyor ve aziz hâtırasını hürmetle yâdediyoruz.-

    Şeyh Edebâli’nin dediği gibi “İnsanlar vardır, şafak vakti doğup, akşam ezânında ölürler…” Kendilerine tahsis edilen ömrü tamamladıktan sonra, bu fânî dünyadan göç edip, bâkî âleme vâsıl olurlar… Bu insanların büyük çoğunluğu, hayata ve zamana dâir önemli izler bırak/a/madıkları için geceye misafir olan akşamla birlikte unutulup giderler…

    Bir kısım insan da vardır ki; yaptıkları, yaşadıkları, yaşattıkları ve yazdıklarıyla tarihte, toplumda ve insanlığın hâfızasında derin izler bırakır; geceye karışıp gitmez, nisyâna terk edilmez, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi hayâtiyetini devâm ettirir, hatırlanır, aranır ve ya’dedilirler…
    Onlar, büyük dâvâların, ulvî hedeflerin, soylu mefkûrelerin ve kutsal inançların müntesibi olup, bu yüce değerlerin gölgesinde şekillenen eşsiz bir mücâdelenin, tâvizsiz bir tavrın ve şâhikalaşmış bir şahsiyetin sahibi olan müstesnâ kimselerdir… Onlar, hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, çizgilerinde aslâ kırıklık olmayan, etrafı birer meşâle gibi aydınlatan, yollara ışık serpen, toplumlara hedef ve istikâmet veren, pek çok nesle örnek olabilmeyi başarabilen âbide şahsiyetlerdir…
    İşte Rahmetli Galip Erdem ağabeyimiz de bu âbide şahsiyetlerden birisiydi. O, îman ve inancı, ilim ve kültürü, kararlılık ve cesâreti, ahlâk ve fazileti, hoşgörü ve vefâsı, tavır ve duruşu, ferâgat ve hasbîliğiyle nesiller boyu anlatılması gereken ve mutlaka anlatılacak olan örnek bir davâ adamıydı… Galip Erdem, gençliğe yeni ufuklar açan bir mütefekkir, gelecek nesillere idealizm aşılayan bir gönül eriydi. Türk milliyetçilik tarihine ve bütün ülkücülerin kalbine altın harflerle yazılan rütbesiz bir mareşaldi…

    * * *

    Galip Erdem, Rize’nin Fındıklı ilçesinde10 Mart 1930’da dünyaya gelir. İlkokulu, 11 Mart İlkokulu’nda bitirir; ortaokulu, nahiye müdürü olan babasının memuriyeti dolayısıyla Bitlis ve Siirt illerinde tamamlar. 1949 yılında Erzurum Lisesi’nden pekiyi derece ile diploma alır. 1951 yılında yedek subay olarak askere gider ve 1952 Ekim’inde terhis olur. Çeşitli memûriyet görevlerinde bulunur, ama bu görevlerde uzun süre çalışmaz. Galip Erdem’in hayat tarzıyla memuriyetin mesâi kavramı hiç uyuşmadığı için bu vazifeleri kısa sürede bırakır. 1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. 1958-1960 yılları arasında Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevini yürütür. 1961 yılında Tercüman Gazetesi’nde yazarlık yapar. Bilahare Yeni İstanbul gazetesine geçer. 1963 yılında İzmir’de avukatlık stajını tamamlar. Çok çeşitli kurumlarda müşavir ve danışmanlık görevlerinde bulunur.

    Bizim Anadolu, Ortadoğu, Hergün…. gibi günlük gazetelerde ve Devlet, Töre, Bozkurt, Ocak, Yeni Sözcü, Ülkücü Kadro, Millî Eğitim ve Kültür, Bakış vs. olmak üzere ülkücü hareketin çıkardığı bütün dergilerde Galip Erdem, Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim ve Aptâlî isimleriyle fıkralar ve makaleler yazdı. 1982 yılında emekli oldu ve MHP-Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda avukatlık yaptı. O güzel insan, 12 Mart 1997 Çarşamba gecesi saat 22.10’da Ankara Gazi Hastanesi’nde bütün Ülkücüleri gözü yaşlı bırakarak “Soylu atlara binip” ebedî âleme gitti. Cenazesi 14 Mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî mezarlığına defnedildi. Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri: Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Suçlamalar (iki cilt) ve Mektuplar’dır…Kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı, yayınlanmamış atmışa yakın şiiri vardır…

    * * *

    Rahmetli Galip Erdem, “67 yıllık hayatına 500 senelik bir ömür sığdıran” sıra dışı bir insandı. Kültürü, vefası, fedakârlılığı, feraseti, inancı, milletine olan güveni, tavizsiz ülkücülük anlayışı, kıvrak zekâsı, nüktedanlığı ve hazır cevaplığıyla Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir dâvâ adamıydı. O, “Herkes ölür ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz” sözünü hayatıyla ispatlamış bizim “Cesur Yüreğimizdi”… O, hayatı normal ölçülerde yaşamadı… Normali aşan her şey vardı onun hayatında… O, ülküsü için şahsî hayatını hiçe saydığı, inandığı değerler için yaşadığı, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiği, kendini unutup milletini hiç aklından çıkarmadığı için “unutulmazlar” arasına girmiş örnek bir Türk milliyetçisiydi… O’nun gönlünde süflî sevdâlar aslâ yer bulamadı… O, basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideâllerini hiç unutmadı… O, kalbini ve beynini hiçbir zaman midesinin emrine vermedi… O, kimliğini ve kişiliğini inkâr etmeden, eğilmeden, bükülmeden, inançlarına gölge düşürmeden, üç günlük dünya için bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmadan da idealist bir hayat yaşanabileceğini cümle âleme gösteren bir güzel insandı…

    Galip Erdem 13 Ağustos 1961 tarihli Tercüman Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ülkücünün Çilesi” adlı makalesinde: “… Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daima bir mücadele içinde ömür tüketirler.. …Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma-bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlamaz…” diyerek anlattığı ülkücü çileyi bir ömür boyu çekmiş, hiç yılmamış, hiç taviz vermemiş, çizgisinde kırıklık bulunmamış, “lâf ile dünyaya nizâmat” vermemiş, “hânesinde bin türlü teseyyüp” bulundurmamış ve dünya malına tenezzül etmediği için ne banka hesabı, ne de tapu senedi olmamıştı…

    “Bülbülün kırk türküsü vardır, kırkı da gül üstüne derler” ya, onun da bütün türküleri ülkü ve ülkücülük üzerine idi. Kimi zaman onlardan “Beşiktaşlı” diye bahseder, kimi zaman “Haskul”lardan söz eder, kimi zaman “Akyuvarların Hikayesinde” onları anlatır, kimi zaman da “Biri Elma, Biri Armut, Biri muz” diye hep ülkücü camianın dertlerini, meselelerini, inançlarını, çilelerini ve çözüm yollarını dile getirirdi…

    İşte bu sebeplerden dolayı “Delikanlı Ülkücülerin” birkaç kuşağı Galip Erdem’e ayrı bir muhabbet besledi, müstesnâ bir sevgi duydu ve onu hep “ağabey” bildiler… Gerçekten de o, bütün ülkücülerin hep “Galip Abi”si oldu… O doğuştan ağabey yaratılan insanlardandı… Galip Erdem, ağabeylik sıfatını bi-hakkın yerine getirmiş, en kâmil mânâsıyla temsil etmiş bir dâvâ adamıydı… Aynı yaştakiler, hatta büyükler bile ona ağabey derdi. Çünkü Galip Erdem, kocaman yüreğinin bir yerinde her ülkücü için ayrı bir mekan ayıran müstesna ve mükemmel bir ağabeydi… O, yalnızlığın asâletini kendi içinde yaşayan ama yüzbinlerce seveni olan muzdarip bahtiyarlardandı…

    Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, 12 Agustos 1963’te Nürnberg’ten yazdığı bir mektupta Galip Erdem’e “Galib-üz zaman” diye hitap eder. Bu mektubunda: “..Saltanatsız bir çınar ağacının dibinde senin Dede-Korkut’dan olduğunu ayân-beyân gördüm. Onun kişilerindensin. Anlı-şanlı o tâifedensin. Kutlu, sırlı sözler dağıtırsın. Esrarlı bir çeşmesin. Sözü muhkem söylersin. Özden söylersin. Bir ibâdet vecdi içinde, bir sema şevki içinde kelâm eylersin. Gönülden, kelâmdan yana cömertsin. Sehâ sende mazhârını bulmuştur. Allah, Peygamber-i Ekberi, İmâmeyni Muhteremeyni yüzü suyu hürmetine seni esirgeyip hıfzeyleye. Himâyet ve siyânet buyura… ” sözleriyle duygularını satırlara dökmüş, Erdem sahibi “Galib-üz-zaman” hakkında çok isâbetli tespitlerde bulunmuştur…

    Gerçekten de o bir gönül adamıydı, bir kelam ustasıydı, bir kalem ehliydi, bir nükte hazinesiydi. Asırlar öncesinden günümüze hitabeden, “soy soylayan-boy boylayan” bir Dede-Korkut, inandığı değerlerin çilesine talip olan bir Osmanlı Çelebisi, serhat boylarında at koştururken yolu Ankara’ya düşmüş bir akıncı beyiydi… O, fikir tezgâhında devamlı çile dokuyan ve çile girdabında hiç şikâyet etmeden ülküsünü yaşayan ideâlizmin son efsânesiydi…Ülkücü hareket için mesai harcamak, fikir çilesi çekmek, düşünmek, konuşmak, yazmak onun için çok önemli bir görev, ihmâli mümkün olmayan bir vazifeydi… Bu sebeple bizim çıkardığımız bütün gazete ve dergiler mutlaka Galip Erdem’in kalemiyle müşerref olur ve yayınlarımız onun yazılarıyla irtifâ kazanırdı…

    Galip Erdem, çok genç yaşında Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan Tercüman’da köşe sahibi olmuş, başyazarlık yapmıştı. Kısa sürede ismini geniş kitlelere duyurdu…Yazarlık felsefesini 1.1.1961 tarihli Tecüman’daki yazısında. “..İnandıklarımın hepsini yazamayacağım, ama inanmadığım hiç bir şeyi de aslâ yazmayacağım..” diyerek açıklamıştı. Hayatı boyunca hep bu temel ilkesine ve hayat felsefesi olan ülküsüne her zaman bağlı kalmış, onlara salâ ihânet etmemiş ve inançlarından hiçbir zaman taviz vermemişti. Türkçe’ye çok hakim ve anlatım mahâreti çok kuvvetli bir yazardı. Hemen bütün yazılarında didaktikliğin yanında, hafif bir alay, ironi, taşlama ve korkusuz bir edâ vardı. Yazıları çok zevkle okunurdu. Kalemi en güçlü silahıydı. Türkçe onun kaleminde çifte su verilmiş çelik kılıç gibiydi. Kalemini kılıç gibi kullanmasına rağmen, bazen “yazma orucu” tutar, bazen de “söz perhizine” girerdi…

    Galip Erdem, zayıf, çelimsiz ve öne doğru hafif kamburdu. Onun sîmasında hastalıklı bir yüz yapısı vardı. O, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünü tedâvülden kaldıran insanlardan biriydi. Vücudu çok sağlam değildi, ama kafası çok sağlam, muhakemesi çok güçlü, hafızası kuvvetli, yorum kabiliyeti olağanüstü olan ve pek çok sahaya vukûfiyeti bulunan bir “ayaklı kütüphane” ydi. Galip Erdem’in cesâmetiyle mütenasip olmayan bir cesâreti vardı. Köroğlu cesâretiyle yaşamasına ve yazmasına rağmen, üfürülse uçacak 45 kiloluk bir insandı. Hâlim selim yapısına, çelimsiz bedenine rağmen çatal yürekli bir dava adamıydı. Cesaretini inancından ve çok sağlam fikir yapısından alıyordu. Onun hiç kimseye eyvallahı yoktu. Hiç kimsenin önünde eğilmedi. O bizim “Küçük Dev Adam”larımızdan, “Atom Karınca”larımızdan birisiydi… Onun yüreği dev gibiydi… Herhalde “Pala Remzi” türküsü yanlışlıkla bu isme yazılmıştı… Çünkü Galip Erdem, bıyığı da, yüreği de pala olan yiğit bir kalem ve kelâm ehliydi. Hep “adam gibi” durmayı bildi, yılmadı, yıkılmadı, korkmadı, ürkmedi, eğilmedi, her şartta ve her zaman önce adam, sonra dâvâ adamı olmayı bildi. 12 Eylül döneminde en cesur yazıları o yazdı. O, bizim en “Cesur yüreğimizdi” Kolay günlerin, rahat dönemlerin tatlı su milliyetçisi değildi… Fuzûlî’nin:

    “Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn
    Dert çok, hem-dert yok, düşman kâvî, tâli zebûn”

    Diye ifâde ettiği dar zamanlarda vâr olan bir yiğit insandı…“Erlik darlıkta belli olur” diyenlerdendi. İnancı uğruna her türlü fedâkarlığı göze alırdı. Hiçbir hesabı olmadan dardaki her ülkücünün yardımına koşardı. Bizim neslimiz için 12 Eylül bir mîlattı, bir mikyastı, bir mihenkti… Bu zor dönemde 12 Eylül mihengine vurulan ve “yüzü-gözü krem çıkan” bazı davâ adamlarının (!) ayar düşüklüğü ortaya çıkarken, Galip ağabeyin 24 ayar altın olduğu bir kere daha herkes tarafından görülmüştü… O. Türk milliyetçilerinin bu zor döneminde her işi bir yana bırakmış, eski defterleri kapatmış, “Zaman erlik zamanıdır, dünkü küskünlükleri bir yana bırakmak ve birlik olmak zamanıdır” demiş, kendisine “hain” diyenleri de savunmak için yıllar önce çıkarıp sandığa koyduğu avukat cübbesini yeniden giymiş, haksız yere zindanlara atılan, akıl almaz işkencelere maruz kalan “darbezede” ülkücülerin yardımına koşmuştu… Bir yandan avukat sıfatıyla davalara giriyor, bir yandan oluşturulan hukuk bürosunda diğer avukat arkadaşlarına yol gösteriyor, bir yandan da bahtsız ülkücülere ve ailelerine o meşhur “Mektup”ları götürüyordu… Mamak’taki ülkücülere göndermek için topladığı paralara o “Mektup” adını vermiş ve bu mektupları değişik isimlerle cezaevlerine göndermişti. Rahmetli, ülkücülük söz konusu olunca sevmek fiilini diline tespih edenlerden değil, hayatıyla çekenlerdendi… Mamak mağdurları için emekli olan, emekli ikramiyesini bu uğurda harcayan, 5-6 yıl hiç aksatmadan haftalık 2 duruşma ve 2 ziyaret için düzenli olarak Mamak’a taşınan ve emsâli olmayan bir kahramandı… Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı, çaresizliği ve ihâneti belki de en fazla o yaşadı… Fakat ne Yusufiyeli ülkücüleri, ne de ailelerini boynu bükük bırakmadı… 12 Eylül’de nice büyük görünen bazı insanların esâmesi okunmazken, Galip Ağabey; Konsey üyelerine çok riskli mektuplar yazdı… Bir mektubunda: “Mamak’ta dar ağacına çekilmek istenen kişiler değil, Türk Milliyetçiliğidir” diye haykırıyordu… Kendisi için hiç yaşamadı, hep başkaları için, hep ülkücüler için yaşadı. Hasbîliğin canlı bir timsâli idi. Bilenler çok iyi bilir ki, Galip Erdem’in o dönemde yaptığı yiğitlikleri, yardımları, kadirbilirliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır… Eskilerin “Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir” diye bir sözü vardır. Her şey bir tarafa Galip Abi’nin 12 Eylül’de verdiği mücâdelenin zekâtı bile onu hayır ile ya’detmeye yeter de artar bile… Bu sebeple 12 Eylül denilince ülkücülerin aklına hep Galip Erdem gelir ve bu erdem âbidesinin kalbimizdeki müstesna yerini ve sevgisini kelimelere sığdırmak aslâ mümkün değildir…

    Galip Erdem, dünyaya ve olaylara filozof gözüyle bakardı. Hayatı her türlü kural ve kayıttan münezzeh tutmayı temel düstûr edinmişti. Özellikle zamana, zamana dayalı sınırlamalara ve düzenlemelere kendisini hiç bağlı hissetmezdi. Geceleri sabahlara kadar okuyarak geçiren bir kitap kurduydu, gündüzlerini ise çoğunlukla uykuya hasrederdi… Bu sebeple gündüz çalışılacak ve zamana bağlı işleri hep bırakmış, avukatlık ve memurluk yapamamış, yazarlık ve müşâvirlik görevlerini üslenmişti…
    Dağınık yaşardı, pejmürde giyinirdi, üç-dört günlük sakalla gezerdi. Elbisesi hiç ütülü olmazdı. O zaten kendi ifâdesiyle “Bekârlar tekkesinin bir garip Gâlibî şeyhiydi”… Fikir, his, mefkûre dünyamızı düzenleyen, ülkü, ahlâk ve siyâsî tercihlerimizi belirleyen bir “şeyh”ti… Dünya işlerini, evini, üstünü-başını kendisini sevenler tanzim ederdi… “Bizim tarikat şeyhi ıslah tarikatı. Her tarikat müridi ıslah için kurulur; Gâlibî tarikatı da beni ıslah için kurulmuştur..” derdi… Çünkü bazen giydiği çorapların rengi farklı olur, bazen pijaması pantolonunun altından sarkar, bazen de gömleğinin düğmelerini ters iliklerdi. Galip Erdem, paraya hiç önem vermez, akçalı işleri sevmez ve maddeye hiç eyvallah etmezdi. “ Maddecilerin en ustası olmaktansa, bir ömür boyu Ülkü erlerinin peşinden gitmeyi, hatta ifâdemi mazur görünüz hep çırak kalmayı tercih ederim” diye yazan tok bir gönlün sahibiydi… Dünya malına îtibar etmedi, maddeye hiç önem vermedi… Elindeki üç-beş kuruşu fakir ve ihtiyaç sahibi ülkücülere dağıttığı için hep maddi sıkıntı çekti, hiç iki yakası bir araya gelmedi… Dünyanın bir tek çöpünde gözü olmadı… “Fenafilhalk olmadan, fenafilhak olunmaz” felsefesinin müntesibiydi.

    Galip erdem, kıvrak bir zekâ ürünü olan nükteleri, müthiş hâfızası, engin hoşgörüsü ve çelebi tavırlarıyla hepimizin gönlünde taht kurmuştu. Rahmetli çayı çok sever, sigarayı ağzından düşürmez, meşrubat olarak Pepsi içerdi. Doktorlarla arası yoktu. Ya, “Biraz sabırlı olursak doktora lüzum kalmaz” der, ya da “okunmuş hap” dediği ilaçlardan ne bulursa içerdi. … Hep böbrek taşı düşürür, çok sancı çekerdi… Zaten onun ömrü hep sancı içinde değil miydi? Emine Işınsu’nun “Sancı” romanında anlatılan fikir çilesini ve davâ sancısını en fazla çekenlerin başında o gelmez miydi?

    Çok farklı bir bakış açısı vardı ve hadiseleri kendine has üslûbuyla orijinal bir biçimde yorumlardı… Ona göre milliyetçilik “mensûbiyet şuuru” diye tarif edilen ve taviz verilmemesi gereken bir vakardı… Ülkücü çilesi daha lise yıllarında başlamış ve ilk Turan seferine Erzurum Lisesi öğrencisiyken çıkmıştı… “Kürşad’ın kırk çerisinden birisi” olmak için trenle Van’a gitmiş, oradan Ötüken’e yol bulmak için gayret göstermiş, Orta-Asya’ya nasıl gidileceğinin yollarını aramıştı… Derdini kimselere anlatamasa da, “Van civarında Ötüken ve Orta-Asya diye bir yerleşim yeri yok” denilse de, o Turan denen bu kutlu yola, “bir mehâbetin zirvesine” baş koymuş, “Pars Abi’sine ayıp olmasın” diye Almıla’ya gizli gizli sevdâlanmıştı…

    Yüreğinde Türk Dünyası’nın ayrı bir yeri vardı… Hayattaki en büyük mutluluğu Sovyetlerin parçalanması ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasını görmesiydi…Esir Türk illerinin hürriyet mücâdelesini ülküsüne tuğ yapan, “Yaslı yaralı Türklerin” derdine derman olmak, kurtuluşuna ferman bulmak için bir ömür vakfeden Galip Erdem’e -lise yıllarında niyetlenip Van üzerinden gitmek istediği- “Hacc-ı Turan”ı ifâ etmek 50 yıl sonra nasip olmuştu… Ata yurduyla hasret gidermek ve Türk Dünyası’nın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek; bütün ülkücüler gibi Galip Abi’ye de kelimelerin ifâdede yetersiz kalacağı çok büyük bir saadet yaşatmıştı… 24 Kasım 1969 tarihinde kaleme aldığı ve “Bana hayalperest diyorlar… Aptallar… Hayâl kurmasını bilmeyenlerin insan değil, ancak eşşek olabileceklerinden haberleri bile yok” diye biten “Bakü Geceleri” isimli yazısında; Kafkaslardan esen yellerin Turan ufuklarını bir lâle bahçesine çevireceğine, Uluğ Türkistan’ın semâlarında mübârek bayraklarımızı dalgalandıracağına yıllar öncesinden işâret etmişti…

    Rahmetli Galip Erdem, sohbet ve konferanslarında vermek istediği mesajları, söylemek istediği meseleleri yumuşak tonda ve tatlı bir üslupla anlatırdı. Sesi görüntüsüne tezat teşkil edecek derecede kalın ve etkileyiciydi. Tavır koymasını çok iyi bilir, hiç kimseden lafını çekmezdi. Tâvizsiz bir davâ adamı ve gerçek bir Türk münevveriydi… O, mevsimlik ideâlist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr, fason dava adamı ve rozeti yüreğinden büyük olan insanlardan değildi. O ismiyle müsemmaydı. O bir Erdem şahikasıydı. Bir ülkü, bir vefa, bir dava, bir inanç adamıydı. Son yıllarda sıkça söylediği bir sözü vardır ki , yarım yüz yıllık milliyetçilik serencâmımızı bir cümlede özetlemiş; “Türk milliyetçiliğinin temel meselesi Türk milliyetçileridir…” diyerek müthiş bir teşhis ve tespitte bulunmuştu…

    Galip Erdem 67 yıllık hayatında; makamı, parayı, şöhreti ve serveti umursamış, şahsî ideâllerin değil, hep millî mefkûrelerin peşinden koşmuş, “günün adamı” olma yerine “tarihin ve milletin hayırla ya’dettiği adam olma” cehtini göstermiş; ömür boyu alnı ak, başı dik ve sevdâsı Hakk olmuş örnek bir Türk milliyetçisiydi… 1959 yılındaki bir makâlesinde kendisini: “Millet gerçeğine inanmış, milliyetçilik ülküsüne yüreğini kaptırmıştı.. Hâlâ o eskisi gibidir, hiç değişmedi…” diye ifâde ediyordu…1961 yılındaki bir başka yazısında ise: “İnsan vardır kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır kendini aşan bir büyük gâyenin vasıtası olduğuna inanır… Ben inananlardanım…” diyordu… Ömür boyu hiç değişmeyen ve her zaman inançlı olan Galip ağabeyimizi vefatının 7. sene-i devriyesinde onu rahmet, minnet, hürmet ve eksilmeyen bir muhabbetle anıyor, hasretle arıyoruz… Hakk’a yalvardığı “Bayram Duası” yazısında: “…Allah’ım, hırsımızı yenmenin yollarını öğret bize…Sana ve milletimize lâyık insanlar olalım…Önce Hakk’a , sonra da halka hizmet etmesini bilelim… Bize “Büyük Cihad”ın yollarını göster… Nefsimizi yenmenin sırlarını bildir, iyi görünmenin yetmediğini anlat bize, iyi olmanın yollarını öğret… Allah’ım vefâyı öğret bize, fazîleti öğret, inanmanın büyüklüğünü anlayacak bir idrâk ver bize… Sevmeyi öğret bizlere… ” diyordu… Biz onu hep iyi biliyor, inancına, vefâsına, fazîletine, sevgisine, nefsini yendiğine ülkücüler olarak şahâdet ediyoruz… Son elli yılda çok Alpler, çok Erenler yetişti ama bir tek Dede Korkut’umuz oldu o da Galip Erdem Ağabeyimizdi… Galip Ağabeyimizin; âbide şahsiyeti, ideâlist zihniyeti,üstün cesâreti, vefâsındaki asâleti, mücâdele azmi, zulme direnişi, fedakârlığı, yiğitliği, “Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmaması”, her zaman Hakk’ın yanında yer alması, dünyevî menfaatler için eğilmememsi, inancından aslâ tâviz vermemesi, ülkücülüğünden en olumsuz şartlarda bile geri adım atmaması bize ve gelecek nesillere örnek olmalıdır/olacaktır…

    1984 yılında yayınlanan Mektuplar kitabında “ Allah’ınıza, milletinize, tarihinize hesap verebildikten sonra ötesine hiç aldırmayın” diyen Galip Erdem ağabeyimizin ruhu şâd, mekânı cennet olsun… Allah’ın mağfireti, Peygamber Efendimiz’in şefaati Galip ağabeyimizin üzerine olsun… O hepimizden alacaklı gitti… Onun hakkını bizler nasıl öderiz? Fatihası ve Yasin’i o çok sevdiği Ülkücüler tarafından hiç ama hiç eksik bırakılmasın… Allah (c.c.) gani gani rahmet eylesin…Mekânı Cennet Olsun… Âmin…

    Dr. Mehmet GÜNEŞ

    Yorum tarafından galiperdem — Ekim 1, 2007 @ 2:55 pm

  3. BESIKDAS NASIL KURTULUR
    Kırıkkalem/Şakir Aliustaoğlu

    Beşiktaş nasıl kurtulur? Bu yazıyı ilki büyük ülkü devi Rahmet le andığım Galip Erdem Ağabey tarafından kaleme almıştı. Bu sanırım ikinci… Âcizane…
    Beşiktaş: Cennet mekân Sultan Apdulhamit tarafından azınlıkların, Türk gençliği üzerinde kültür emperyalizmi uygulayıp İngiliz, Fransız gibi düşünen nesiller yetiştirilmesinin önüne geçmek için, yabancı hayranlığını önleme adına saray arabacılarına kurdurulur… Beşiktaş jimnastik kulübü… Tamamen milli bir refleks, milli bir kimlikle… Başlarını: Milli, karakterli saray arabacılarının çektiği ilk her şeyiyle Türk olan takımada arabacı takimi denmesinin altında yatan gerçek budur… Beşiktaş sporcularının büyük bir bolumu Balkan savasına katilmiş; şehitlik ve gazilik unvanıyla da şereflenmişlerdir o tarihte… Balkanların işgaliyle renklerini al bayraktan alan Beşiktaş kırmızı beyaz olan renklerini balkanlar yeniden Osmanlı topraklarına katılana kadar siyah, beyaz olarak değişmiştir… Artik Beşiktaş matemdedir… Balkanlar matemde olduğundan; Beşiktaş ta matemdedir. Balkanlar Vatan topraklarına katılana kadar da renler siyah ve beyaz olarak kalacaktır… Ve hala Beşiktaş matemdedir… Renler siyah beyaz… Balkanlar hala ehli salibin çizmeleri altında…
    Hey hat Beşiktaş’ın o milli hassasiyetlerinden bir nebzecik kalmamış ki; Beşiktaş’ımız bugün bu haldedir… Kuruluş amacındaki mili ruhu ve hassasiyeti kaybetmiş Beşiktaş yabancıların elinde kimliksiz, kişiliksiz, ruhsuz, hedeften, âmâcıdan uzak birilerinin kendilerini tatmin makamı olarak görülmekte… Beşiktaş’ımız ehil olmayan ellerde… Yabancı hayranlığı alabildiğine dorukta Besikdasta… Teknik direktör yabancı, antrenörler yabancı, malzemeci yabancı, futbolcu yabancı kimlik, kişilik yabancı hedefi ve ülküsü kaybolmuş… Futbolcu kontenjanlarını bu ise gençliğinden beri emek vermiş, Beşiktaş için ter akitmiş onun için yağmur çamur demeden gece gündüz çile çekmiş insanlar dururken; Cesitli Kuluplerde oynamış kredisini bitirmiş insanları toplayıp; kendi öz sahiplerini kenara itmiş Beşiktaş… Futbolun her turlu çirkefliğini öğrenmiş bu insanlardan Beşiktaş ‘miza fayda gelirimi… Enlete ki gelmez… Gelmiyor da… Dolayısıyla girdiği her müsabakadan mağlup, başı önde ayrılır…

    Beşiktaş’ımız, Beşiktaşlılık Ruhunu kaybetmiştir… Ruhunu kaybeden bedenin ceset olarak dolaştığı gerçektir… Ruhumuzu kaybettirdiler cesetler gibi dolaşırız ortalık yerde… Ve kurtuluş reçetesi ortadadır… BESİKTAŞ TİTRE VE KENDİNE DÖN… EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN…

    www_giresungazete_net.mht

    Yorum tarafından galiperdem — Ekim 1, 2007 @ 2:59 pm

  4. Beşiktaş nasıl kurtulabilir?
    Aybars Fırat

    Bu başlığı hatırlamış olmalısınız. Türk Milliyetçiliğinin büyük siması Galip Erdem, “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” başlıklı yazısını, 12 Eylül ihtilali üzerine, Ülkücülerin ve MHP’nin ileri gelenlerinin toparlanıp, Mamak Cezaevine konulması ve işkencelere maruz bırakılması üzerine kaleme almıştı.

    Muhtevası muhteşemdi. Hala dönüp zevkle okuduğum yazılardandır. Galip Ağabeyin o yazısı, uygulanan katı sansürü yırtarak, “fikirleri iktidarda, kendileri zindanda” olan Türk Milliyetçilerini, düştükleri ikilemden kurtarıyor ve yüreklerini serinletiyordu. (*1) Bugün, Göğe Merdiven’e bu başlığı seçmemin nedeni, milletimizin bağışıklığının, alyuvarlarının güçlendirilmesi için ne yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isteğimdir. Türkiye’de yüzde otuz beşlik bir halk gücüyle iktidara gelen AKP, kanaatimce çok kısa bir süre içinde, zaten uzun zamandır sahipsiz olan Türk Milletinin hakiki sahibi ve koruyucusu olamayacağının emarelerini göstermiştir. Türk Milletinin ne kadar sahipsiz kalacağının çok önemli bir göstergesini geçtiğimiz günlerde Kıbrıs konusunda yaşadık. Kıbrıs için bir sürü hain, eskiden beri “verip kurtulalım!” diyordu, aldırmıyorduk. Ama sonunda akıl almaz bir şey oldu; Türkler tarafından kurulan bir Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, en yüksek makamına oturmuş biri, herkesin önünde çıkıp, kanla alınmış bir vatan toprağını, düşmana geri vermekten bahsetti. Bana göre, bana göre değil, herkese göre bu, ihanet olarak görülmelidir. Binlerce yıllık tarihimizde eşi görülmeyen bu zat, eğer ihanet içinde değilse gafletin en son noktasındadır. (Mete Han zamanında böyle konuşmuş olsaydı, uçarken sas çıkartan oku çoktan kalbine yamişti.) Tayyip Erdoğan’ın Seçim öncesinde icazet aldığı makamlardan biri olan bu teklifin sahibi, kendi devrinde, aynı düşman ülkeye, altın bir tas içinde, karşılıksız, bir büyük taviz vermiş, bunu da Türk Halkına bir jest olarak takdim etmişti. Şimdi hangi ‘jest’lerle bu noktaya gelindiği daha iyi anlaşılıyor. Aslında, milletimizin gözünden hiçbir şey kaçmamaktadır. Ne yazık ki bu tür kepazeliklerle her alanda karşılaşıyoruz. Kötü olan, ihanetin de alışkanlık yapıyor olmasıdır. Sadece yöneticiler ve siyasiler açısından değil, hayatımızın her cephesinden bakalım; Türk Kültürü aşınmış, aşındırılmış, Türk Milleti ruhen ve bedenen (Alkol, sigara, uyuşturucu tüketimi ve hastalıklarda dünya sıralamasına bakıl!) zayıf düşmüştür. “Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.”(*2) Bugün, Türk Kültürüne yapılan saldırılara hiçbir karşılık verilemez olmuş, Türk Dili aır yaralar almıştır. Türk Milli Eğitimi, ders kitaplarından “Milli” kelimesini kaldıracak kadar pervasız bir Türk Düşmanlığına girmiş, “Yabancı Dille Eğitim” gibi, Afrika sömürgelerinde bile görülmeyen bir uygulama, neredeyse ana okullarımıza kadar inmiştir. Buna karşılık, açıklanan Hükümet programında, Türk Dünyası, Türkçe ve Türk Kültürüyle ilgili, ciddi manada bir düşünce ve çözüm yoktur. Hükümet, Türkiye’nin önemli meselelerini sadece ekonomik olarak görüyor, en büyük kültürel aşınmaya karşı en küçük bir tedbir düşünmüyor. Bu durumda seyirci kalınacak kültürel aşınma artarak devam edecek demektir. Mevcut aşınmada çok çeşitli iç ve dış sebeplerin yanında, milletimizin savunma gücünün, bağışıklık sisteminin, alyuvarlarının yetersiz kalmasının rolü büyük olmuştur. Bu bakımdan bugün, bana göre sorulması gereken soru “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” sorusu da değildir. Türk Milletinin savunma mekanizmalarının başında geldiğini düşündüğüm, bunun örneklerini de vermiş olan, ülkücülerin siyasi partilerinin son seçimlerde darmadağın olmasından da büyük bir sorunla karşı karşıyayız. “Millet sahipsiz kalmıştır.” Türkiye’deki yeni iktidarın, Türk Kültürü, Türkçe ve Türk Dünyası gibi bir meselesi olmadığı için, Türk Milletinin sahipsizliği devam edecek, millet kendi hukukunu kendisi korumak zorunda kalacaktır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Görmezden gelinen önemli bir husus şudur: Türk Milleti, sadece Türkiye toprakları üzerinde yaşayan Türklerden ibaret değildir. Türkiye’ye gözünü dikip yardım bekleyen, Altaylar’dan Baltıklar’a, Doğu Türkistan’dan Kafkaslar’a ve Tuna Boyları’na, Sibirya’dan Amerika’ya kadar uzanan bir büyük dünyadır. Turan’dır. Asya, Avrupa, Afrika Turan’ın ön yüzü, Amerika arka yüzüdür.(*3) Türk Dünyası görmezden gelinemez. Bu büyük coğrafyanın meseleleri ile hemhal olmamız, onlara önderlik etmemiz gereken bir zamanda ise maalesef sadece Türkiye’yi konuşabiliyoruz. İşte bu sebeplerle arkasında yüzde otuz beş halk gücü bulunan yeni hükümetin Türk Milletinin meselelerini kucaklayabilen bir yapıda olmadığını ve milletin sahipsizliğinin sürdüğünü, önümüzdeki beş yıl içinde de bu sahipsizliğin artarak süreceğini söylemek kehanet olmaz. Bir başka tehlike de, son seçimlerden sonra, milletin, çok iyi bir sahip seçmiş gözüktüğünden, sahipsizliğinin de farkına varamayacak olmasıdır. Türk Devlet Geleneği’ne göre, devletin düzeninde ve işleyişinde bir bozukluk olduğunda, milletin durumu kötüye gittiğinde, millet kendi kendine çözümler üretir. İlk çözümü, mevcut idarenin düzeltilmesinde arar. Aksakallarını,aşıklarını konuşturur. Uyarır. Kar etmezse, acilen kurultayın toplanması için yüksek sesle düşünmeye başlar. Sözünü ettiğimiz Kurultay, seçimlerde kaybeden milliyetçi partilerin kurultayı değildir: Turan Kurultayı’dır. Türkiye ve Türkiye dışından, Türk Milletinin geleceğini düşünen aksakalların; bilim ve devlet adamlarının, önde gelen aydınların ve önderlerin katılacağı bir kurultaydır. Bu türdeki çok önemli bir Kurultay, 1967’de yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı’dır. Bu Kurultay, kendisinden sonra yapılan siyasi ve kültürel bütün milliyetçi çalışmalara öncülük etmişti. Bana göre bu Kurultaydan da önemli olan bir çalışma, “10-11 Mayıs 1969’da yapılan Milliyetçiler ilmi semineri” dir. Bu seminer, iki yıl önce yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı’nın karar gereğince, 2. Büyük Kurultay’ a hazırlık olmak üzere, 10-11 Mayıs 1969 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenmiştir. Tertip komitesi adına 27 Nisan’da yapılan davet mektubuna, 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu imza atmıştır. Seminer’in başarıyla gerçekleştirildiğini, en azından seminer çalışmalarının ve raporlarının, aynı yıl basılmış bir kitapla kamuoyuna duyurulmuş olmasından anlıyoruz.(*4) Sonraki yıllarda Türk Milliyetçiliği Fikri’nin hızla taraftar bulması, önemli ölçüde bu gibi ilmi-fikri çalışmalar neticesinde ortaya çıkan bir gelişmedir. Bu Seminer’ in tertip komitesinde; Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Fazlı Akkaya, H. Cengiz Alpay, Nihad Sami Banarlı, A. Aydın Bolak, N. Nihat Bozkurt, Rasim Cinisli, Altan Deliorman, Doç. Dr. Muharrem Ergin, Metin Eriş, Ahmet Kabaklı, Dr. Mustafa Kafalı, İsmail Kahraman, Doç. Dr. Haluk Karamağralı, Prof. Dr. Selçuk Özçelik, Ekrem Özer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Osman Yumak, Prof. Dr. Sabahattin Zaim bulunmaktadır. Seminere, Türkiye’de alanında tek olan birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı (toplam 65 kişi) katılmıştır. Beş kişi de tebliğ yollayarak katılmıştır. Arif Nihat Asya’ dan Nihad Sami Banarlı’ ya, İsmail Dayı’ dan Altan Deliorman’ a, Şükrü Elçin’ den Muharrem Ergin’ e, Mustafa Necati Sepetçioğlu’ ndan Emine Işınsu’ ya, Yılmaz Öztuna’ dan Ahmet Kabaklı’ ya, Hikmet Tanyu’ dan Mustafa Kafalı’ ya, Fethi Gemuhluoğlu’ ndan Galip Erdem’ e ve isimini anmadığım birbirinden değerli isimler…Seminer, çeşitli komisyonlar halinde çalışmasını sürdürmüştür. Mesela, “İktisadi Doktrinler, Milli Gelir ve Sosyal Adalet, Sanayi Siyasetimiz, Sendika Siyasetimiz, Ortak Pazar ve Türkiye, Geri Kalmış Bölgelerin Kalkınma Politikası, Tarım Reformu, Türkiye’de Enerji Kaynakları ve Petrol, Nüfus Siyasetimiz Meseleleri” Komisyonunda; Başkan Prof. Dr. Sabahattin Zaim (Ferit Erdoğan), Komisyon Raportörü Galip Erdemdir. İştirak edenler: Özcan Bolcan, Vahit Çopuroğlu, Doç. Dr. Recep Doksat, Selahattin Erkap, İhsan Koloğlu, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Kemal Lokman, Fahri Tanman, Prof. Dr. Orhan Uzunsoy, Doç. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tır. Bu şahsiyetlerin ve eserlerinin incelenmesi, Türkiye’nin sıkıntılı bir döneminin aydınlatılması açısından çok önemlidir diye düşünüyor ve bu çalışmayı konunun uzmanlarına hatırlatarak geçiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, Türk Milletinin sahipsizliğini aşmak amacıyla, bugün de benzer şekilde, Türk Milliyetçileri Kurultayı veya Türk Milliyetçileri İlmi Semineri tertiplenmeli ve sonuçları, Türk Milletinin istifadesine sunulmalıdır. Bu tür bir çalışmadan bölünmüş Milliyetçi Partilerin bir tek siyasi güç olarak çıkması dahi temin edilebilir. Yeter ki aklın yolu kullanılsın. Kendisinden otuz küsur sene sonra iktidara siyasi gücünü taşıyan bu türde ciddi, ilmi çalışmalar olmaz ise, Türk Milletini sahipsizliği devam edecektir. Beşiktaş, birbirimizi sevmeyle, çalışmayla ve ancak ilimle kurtulur diye düşünüyor, Galip Erdem Ağabeyi bu vesileyle rahmetle anıyorum. ___________________________________________________
    (*1) Galip Erdem, Mektuplar, Beşiktaş Nasıl Kurtulur, Milli Eğitim ve Kültür Yayınları, 1.Bsk, Ankara, 1984, 122 sf. (sf. 18-21) (*2) Ocak’dan bir Sohbet: Galip Erdem: “Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.” Türk Yurdu Dergisi, Nisan 1990, c. 10, s. 32. sf. 43-46 (*3) Bu benzetme büyük Turan Şairi Ergeş Uçkun’a aittir. (*4) “Milliyetçi Türkiye’ye Doğru (10-11 Mayıs 1969’da yapılan Milliyetçiler İlmi Seminerinde varılan neticeler) İstanbul, Kültür Ocağı Genel Merkezi, 1969, 216 sf.”

    aybarsfirat@yahoo.com

    Yorum tarafından galiperdem — Ekim 2, 2007 @ 2:37 pm

  5. BU DA SPOR BAKIŞIYLA BEŞİKTAŞ

    Yönetmene İsyan Beyanındadır: Spor Yazıyorum!..

    İsmail ŞAHİN
    27 Haziran 2005 12:48

    Şaşar Veysel İşbu hâle
    Gâh ağlayı gâhi güle

    Aşık Veysel

    Genel yayın yönetmenimin “biraz da teknik konular yazsan” baskıları üzerine yaşanan “bor” şoku sonrasında, fikir özgürlüğünde sabit kadem olmam gerektiğine bir daha inandım. Konunun reytingle ilgisi yoktur.

    Genel yayın yönetmenim haklı, benim gibi ciddi (!) bir adamdan, “bilimsel” yazılar beklenir. Aynı zamanda hayrıma bir iş yaparak hadiseye bilimsel bir boyut katmak istemekte böylece suç işlememi engellemeyi arzu etmektedir. Neticede bu benim de işime gelir, yeni TCK’ya muhalefet etmeden nasıl yazı yazabilirim diye göbeğim çatlamaz.

    Bu düşüncelerle kıvranırken alt taraflarda yazan iki spor yazarı arkadaşın reytingine gözüm takıldı. Gördüğüm kadarı ile, benim bor meselesi ile uğraşmamı fırsat bilip ortalığı toz dumana katmaktalar. Birisi reyting rekorları kırarken diğeri Nostradamus’tan beter. Adam bir yazı yazdı Yanal gitti. Bir yazı yazdı Fatih Terim geldi. Bu çocuktan korkulur. Onların bu başarısı bana, “acaba spor yazabilir miyim?” sorusunu sordurttu. Günlerdir bu soru beynimi kemiriyor: acaba yazabilir miyim?. İşte yazıyorum.

    Spor deyince aklıma Galip Erdem geldi. Galip Erdem ve meşhur “Beşiktaş Nasıl Kurtulur” yazısı. Galip Erdem 12 Eylül döneminde, umutsuz bir halde olan ülkücülere sansüre takılmadan mesaj verebilmek için değişik yollar dener. Takma isimler, imalı yazılar. Bu dönemde Türk Edebiyatına bir de şaheser hediye eder. Bu şaheser “Beşiktaş nasıl kurtulur?” isimli bir yazıdır. Galatasaray ve Fenerlilerden “ne alaka” sözünü duyar gibiyim. Yazı her ne kadar Beşiktaş’ın içler acısı durumunu resmetmekteyse de yazının konusu Beşiktaş değildir.

    Yazıda Beşiktaş ile gönderme yapılan Ülkücü harekettir. Galip Erdem’in yazısı, Beşiktaş ile sembolize ettiği ülkücülere zor günlerde birlikte olmayı tavsiye ederken, bu günlerin geçeceğini ve zor zamanlarda içeriye sızan, kendilerine akıl veren “takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden ve ülküsünden habersiz” kişilere karşı uyanık olmalarını ihtar eder. Yazı Beşiktaş’ın büyük bir takım olduğunu ve bu günlerin geçeceğini, büyük takımın taraftarına yakışır bir vakarla sabır içinde hareket edilmesini vurgulayan bir yazıdır.

    Yazıyı okumadıysanız mutlaka okuyun. En azından o günleri hatırlamak adına. Bu tür yazılar okunduğu zaman düşünce özgürlüğünün kıymeti daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Fikir özgürlüğünün kıymetini anlamak için, darbe dönemi gazetelerini incelemek gerekiyor.

    Bugün Beşiktaş’ın durumu yirmi yıl öncesinden pek farklı değil. Yirmi yıl önce de ilk beşin altında idi şimdi de o civarda geziniyor. O zaman başında Trabzon ve Fener belası vardı, şimdi buna bir de Galatasaray belası açıldı. Son yıllarda şampiyonluk yarışı bu üçlü arasında geçiyor. Bir fark var. Gelişen ekonomi ile beraber tesisleşme arttı. Artık toprak sahada değil çim sahada antrenman yapılıyor, her futbolcunun kendi odası, psikoloğu, masörü hatta fizyoterapisti var.

    O günden bu güne en önemli fark, başkan bulmakta sıkıntı çekmemesi. Eskiler bilir, Beşiktaş kongrelerinde tek aday olurdu. Şimdi ise maşallahı var. Her kongre en az iki aday çıkıyor. Yıllar önce yönetimde Futbol şubesi sorumluluğu yapıp köşesine çekilenler, biraz da para kazanalım diye klüpten ayrılan alt yapı sorumluları, kulübün eski yöneticilerinin çocukları falan. Anlayacağınız Beşiktaş’ın yönetici sıkıntısı yok artık.

    Bu renkli manzarada 100. yılda gelen şampiyonluğun etkisi ile sağa sola dağılmış, “kuluçkaya yatmış” eski Beşiktaşlıların yuvaya dönmelerinin etkisi büyük. Eski şaşaalı günlerin geri gelmesi, para kazanmak için ticarete yönelen, tabiri caizse diğer takımlarda staj yapan, kıyıya ve köşeye dağılmış Beşiktaşlıları yuvaya döndürdü.

    Samimi Beşiktaşlılar, bu dönüşleri heyecanla karşıladılar. Çünkü bu dönüş eski günlerin geri gelmesi idi bir yerde. Beklentinin büyüklüğü, Süleyman Seba’ya sırtını dönenlerin bile kabul görmesinde sıkıntı çıkartmadı. Neticede Beşiktaş’ın geleceği söz konusu idi. Eski şampiyonlukların özlemi her şeyi unutturmuştu.

    Galip Erdem’in zikrettiğimiz yazıda yer verdiği bir hoyrat geçmişi çok güzel resmeder:

    “Düş de gör
    Hayal de gör düş de gör
    Düşenin dostu olmaz
    Hele bir yol düş de gör”.

    Hatırlarsınız, Beşiktaş bir sezon kümede averajla kalmıştı. O zaman Beşiktaş’ın semtine uğramayanlar şimdi Beşiktaş’ı yönetmeye talip olmuşlar. Hatta, kimileri şimdilerde Akaretlerde kamp kurmuş diyorlar. Ve sesleri öyle çok çıkıyor ki bunların gürültüsünden ürkersiniz. Beşiktaş’ın son iki sezondur yaşadığı başarısızlıklardan dolayı mevcut yönetime demediklerini bırakmıyorlar. Beşiktaş’ın şampiyonluklarından, tekrar eski günlerine döndürmekten bahsediyorlar. Fakat unutulan bir şey var, Beşiktaş şampiyon olduğu yıllarda bu adamlar maçları televizyondan seyrediyorlardı, bazıları ise rakip tribünde idiler. 100. yılda yaşanan şampiyonluk için hazırlıkların yapıldığı uzun yıllar boyunca bu hep böyle sürüp gitti.

    Gençler bilmez. Bu arkadaşlar, Efsane başkan Süleyman Seba ile de geçinemediler. Bakmayın şimdilerde Seba ile akrabalık bağı kurmaya çalıştıklarına, Seba ile baş edemeyenler, onun gidişini beklediler şimdi de ortaya çıktılar.

    Netice-i kelam. Beşiktaşlılık öyle büyük bir ruhtur ki kişinin geçmişine bakmaz. Geçmişte yapılan hatalar unutulur. Kulübe zarar verilmiş olsa bile bu, küçük kardeşin haylazlığı olarak görülür. Ve nitekim öyle oldu. Fakat bu günlerde gözünü “Beşiktaş koltuğu”na dikmiş bir grup, eski alışkanlıklarını bırakmadan kulübe zarar veren hareketlerde bulunuyor. Düşüncem odur ki, muhalefet Beşiktaş’ın hayrınadır. Muhalefetin olduğu yerde Beşiktaş daha güzele gidecektir. Çünkü muhalefet alternatif fikir demektir, bu da fikri zenginliği beraberinde getirir. Demokrasinin olmazsa olmazıdır bu. Lakin muhalefet eğriyi düzelteceği yerde Beşiktaş’ı kaosa sürüklemekte, Beşiktaşlıları “Beşiktaşlılık ruhuna” aykırı davranışların içine sürüklemektedir. Koltuğa talip olmakla binayı yıkmak arasındaki farkı anlayamayanlar, Beşiktaş’ın kamuoyundaki imajına zarar vermekteler. Anlaşılan o ki, dışarıda yaptıkları staj onlara fayda sağlamamış. Onlara o zaman da söylenmişti gurbet adamı bozar diye, lakin ol demler sakalımız yoktu

    Yorum tarafından galiperdem — Ekim 2, 2007 @ 2:43 pm

  6. 12 YILIN ARDINDAN GALİP ERDEM’E HASRET MEKTUBU
    ——————————————————————————–
    Osman OKTAY

    Galip Ağabey;

    Çoktandır aramızda yoksun. 12 Mart 2009 tarihi itibariyle sen gideli tam 12 yıl olacak. Gerçi her fırsatta yâd edip hatıralarını canlı tutuyoruz ama yoksun işte, yoksun!

    Kimi zaman gözlerimiz, gönüllerimiz buğulanarak, kimi zaman tebessümle, kimi zaman da ahlarla, vahlarla anıyoruz seni. Memleketin içine düştüğü durum, iç politika, dış politika, camiamızın kırık-döküklüğü, eve ya da bir çocuğa aldığımız çikolata, hatta ve hatta “Beşiktaş”ın durumu bize hep seni hatırlatıyor. Senin gibi bir ehl-i dil, ehl-i kalem, ehl-i sohbet çıkaramadığımız için de kara gürültü, kuru gürültü idare edip gidiyoruz. Emr-i Hakk’a uyup herkes gidecek, hepimiz gideceğiz lâkin giderken o “Ağabeylik” kavramını niye götürdün be canım Ağabeyim? Senden sonra bu kavramı -senin gibi- taşıyan mı çıkmadı biz mi kimseye yakıştıramadık bilmiyorum. Sana yaşıtların, hatta yaşça büyüklerin bile “Ağabey” diyordu, şimdi herkesin ağabeyi farklı. Zaman mı değişti, biz mi değiştik, nifak kol mu geziyor nedir; durumumuz bu, halimiz perişan…

    Bir zamanlar hep zoru isteyen, güzellikler içinde yaşamak varken sıkıntılara talip olan insanların nice zaman sonra bile değişmeleri mümkün mü? 1970’li yılların başında on beş on altı yaşlarında iken yani hayatlarının baharında o büyük ideallere bağlanan gençler bugün elli yaş sınırını çoktan aştılar. Hayatlarının en olgun, en verimli çağını yaşıyorlar. Kısacası otuz beş kırk yıl öncesinin “Çoluk çocukları” bugün kocaman adamlar oldular. Hepsi okumuş, yetişmiş insanlar. Çoğu bir ateş çemberinin içinden geçip de geldi:

    “Biz kim bu cihan gülşenini hâra değiştik,
    Varını yoğa, yârını ağyâra değiştik!”

    Divan Edebiyatımızın bu nadide beyti aslında tam da bizim o -eski günlerdeki- halimiz için söylenmiş gibiydi. Ancak ne olduysa oldu mazimizi, kendimizi inkâr ediyoruz Ağabey. Sen kendini unutmuş; başkaları için yaşıyordun. Onun içindir ki 67 yıllık ömründe beş yüz yıllık çile çekmiştin, yorulmuştun. 12 Mart 1997’de tarihimizin ikinci 12 Mart Muhtırası’nı vererek terk-i dünya ettiğin gün Dr. Haluk cansız bedenine bakıp ağlarken, “Ah Galip Ağabey ah, demişti! Bu küçücük bedenine o koskoca Galip Erdem’i nasıl sığdırdın?”

    Evet evet… Sen gerçekten bir muhtıra vererek gittin Ağabey. Yorgun olduğun kadar da kırgındın, biliyorum. Darmadağınık oluşumuza, ayakların baş oluşuna, “birbirimizi yeterince sevmeyi hâlâ öğrenememiş olmamıza” kızıyordun. Hakk’a yürümeden bir süre önce Ankara’da düzenlenen “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta da bu yüzden tek cümle söyleyip kürsüden inmiştin: O cümlen çok müthişti Galip Ağabey: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir!”

    Dinleyenler afallamış, günümüzün moda söyleyişi ile “şok” olmuşlardı. Sonra düşününce sana hak verdiler vermesine de hâlâ bu meseleyi halledemediler. 2008’in Kurban Bayramı’nda Türk Ocağı Genel Merkezi’ndeki bayramlaşma töreninde idik. Bir dostum, orada bulunanlara şöyle bir baktı, tanımadıklarını sordu ve sonra, “Yahu Osman, dedi. Bu camiada çok değerli adamlar var da, neden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olamıyorlar? Bunca yetişmiş insan gücüne yazık değil mi?”

    Bu sorunun cevabı aslında senin o tek cümlelik konferansında verilmişti. Ben lâfı biraz da dolandırarak belki aynı şeyleri söyledim. Eve dönünce, Türk tarihinin her döneminde ülkücüler olmasına rağmen, 1960’lı yılların başında, ülkü ve ülkücülüğün bir kavram olarak siyasi ve kültürel edebiyatımıza henüz girmediği bir dönemde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan “Ülkücü’nün Çilesi” başlıklı yazınızı bulup okudum. Şu satırlarınızın altını bir daha çizdim:

    “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre, ‘uslanmamak’tır; kendilerine göre de ‘yılmamak.’”

    “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”

    “…….Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tir. ‘Yapma’ derler, ‘Hayatını heba etme’ derler. ‘Gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)

    Kamuoyunda “Ülkücü” diye bilinenlerden çoğu o “nasihatleri” dinlemeye devam ettiler ama ne yazık ki bildiklerinden -ya da bildiklerini zannettiklerimizden- şaştılar Galip Ağabey. Ancak onlar senin ölçülerine göre zaten “ülkücü” değillerdi; öyle değil mi? 1977 yılında Ankara’da Ülkü Ocakları Başkanları’na verdiğin seminerde söylediğin sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “…İnsanoğlunun hayat çizgisi her an değişebilir. Onun için bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücü idi’denir.” Siz bu ölçülere göre gerçek bir ülkücü idiniz. Çünkü hayat çizginizde hiçbir değişiklik olmadan, ideallerinizden taviz vermeden ömrünüzü tamamlamıştınız. Sizinle ilgili bir çalışma yaparken, ortaokul – lise çağlarında yazdığınız şiirlerinize rastlamıştım. “Bozkıra Özlem” adını taşıyan şiirinizde şöyle diyordunuz:

    “Çok evvel ecdadımın at oynattığı kırlar
    Şimdi bana yabancı, şimdi düşman elinde.
    Bozkurt sürülerinin dolaştığı çayırlar
    Bir yeşil güzellikle tütüyor hayalimde…”

    Sonra, arkadaşınız Servet’le birlikte Erzurum’dan yola çıkıp ecdadımızın at oynattığı o diyarlara gitmeye karar verdiniz. 8 Eylül 1948 tarihini düştüğünüz günlüğünüzün bir sayfasına yazıp imzaladığınız yemin metni beni çok etkiledi:

    AND

    Birbirimizden ayrılmayacağımıza,
    Birbirimizin sözünden çıkmayacağımıza
    Birbirimizi tek insan kabul edip koruyacağımıza
    And içeriz.

    Servet KURT Galip ERDEM
    İMZA İMZA

    Turan yolculuğunuz Van’dan öteye geçememiş ve Erzurum’a geri gönderilmiştiniz ama olsun; siz yolunuzdan şaşmadınız. Öğrenciliğinizde, yazı hayatınızda, işinizde sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, kısacası ülkücülüğü bir an olsun terk etmediniz. İdeallerinizden taviz vermediniz. Seminerlerinizde, konferanslarınızda hep bunları anlattınız. Biz ise menfaat girdaplarında debelenip duruyoruz.

    Siz, 1961 yılından 1966 sonuna kadar, 6 yıl içinde Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazılar yazmıştınız. Prensipleri, idealleri olan bir yazarın esen siyasi rüzgârlara ve menfaatlere göre yön değiştiren matbuat ortamında tutunması mümkün değildi. Onun için sık sık kovuluyor ya da ayrılıyordunuz ve çalıştığınız her gazetedeki ilk yazınıza şu cümlelerle başlıyordunuz: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” İnanmadıklarınızı yazmadınız, yazdıramadılar. Çünkü eyyamcılığı ve eyyamcıları sevmiyordunuz:

    “Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)

    Bu yazı çıktığı zaman siz henüz 29 yaşındaydınız. Günümüzde artık “medya” diye anılan basın – yayın dünyası böylesine yozlaşmadan da işin farkındaydınız. Onun içindir ki, Tercüman’daki ilk “Sohbet” yazınıza şöyle başlamıştınız:

    “…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddeci’lerin en ustası olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erleri’nin peşinden gitmeyi, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”
    “Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.” (G. Erdem, Sohbet. Tercüman, 1 Ağustos 1961)

    Kalemi sürçüp sözü şaşanları sen de görmüş ve hatta bir ara “yazı orucu” bile tutmuştun. Bunda, “Okuyan kim, dinleyen kim?” hesabı camiamıza kızgınlığının da rolü vardı, biliyorum. Kurşun kalemle çizgili kâğıtlara yazdıklarını okuyabilmek için ihtisas gerekse de; muhtevasına erişilemeyen o güzel, anlamlı yazılarını daktilo etme şerefine erenlerden biri de âcizane bendim. Sizden yazı almanın zorluğunu da bilenlerdenim. Devlet Gazetesi’ne, Bozkurt Dergisi’ne yazı almak için kaç defa evinize gitmiştim bilmiyorum. Ancak gönül istiyor ki keşke siz şu günleri görseydiniz de, 12 Eylül felaketinden sonra döktürdüğünüz o sanatlı, cinaslı yazılarınızın benzerlerini alabilmek için kapınızda nöbet tutsaydım! O dönemde “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”, “Türk Gençliğine”, “Akyuvarların Hikâyesi”, “Has Kul”, “Var mı idi Yok mu idi?”, “Sihirli Kumaş”, “Sessiz Dünya” ve “Bir Çin Masalı” gibi şaheserleri kaleme alan bir deha son dönemlerde içeride ve dışarıda yaşadıklarımızı (AB, Kıbrıs, Kerkük, Irak, İsrail – Filistin, PKK, Terör, Ergenekon…) ve daha da yaşayacaklarımızı o güzel üslubuyla kim bilir nasıl yazıya dökerdi! Yazılarınıza, yol göstericiliğinize gerçekten ihtiyacımız var ama siz yoksunuz Galip Ağabey, siz yoksunuz!

    Olmadığınız için de teselliyi yine eski yazılarınızda buluyoruz. Bazıları tazeliğini hiç yitirmemiş ve sanki bugünler için yazılmış inanın… İbrahim Ağabey titiz bir çalışma yaparak eski yazılarınızı derleyip toparladı, sınıflandırdı. İlk olarak “Türk Kimdir, Türklük Nedir?”(*) başlığı altında bir kitap yayınladı. Bildiğim kadarıyla ikinci kitap da baskıya hazır. Yalnız, sizsiz geçen 12 yılda yaşananların da bilge kişiliğiniz ve o eşsiz üslubunuzla yazılıp yorumlanması gerekiyordu. Mesela şu “Ergenekon” konusu…

    Asırlar önce Türklüğün yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden şahlanışa geçişinin destanı olan bu kutsalımız ne yazık ki şimdilerde ilgisi ve alâkası olmayan bir karmaşık işe ad oldu. Hele bazı köşe yazarlarının ve TV sunucularının üstüne basa basa “Ergenekon Terör Örgütü” demeleri kanımıza dokunuyor Galip Ağabey. Sen yazılarınla hem nalına hem mıhına vurarak; Ergenekon’un yüceliğini bu adi, gizli kapaklı işlere bulaştıranlara lâyık oldukları cevabı çok güzel verirdin, biliyorum. Biz bunu bile yapamıyoruz. Gidenin yeri dolmuyor ve hasret bitmiyor Galip Ağabey, bitmiyor…

    Son yıllarda yardım kuruluşlarının sayısı arttı. Neredeyse her cemaat, her görüş değişik adlar altında yardım amaçlı dernekler kuruyor. Bazıları, faaliyetlerini kendi doğrultularındaki TV kanallarında sergiliyorlar. Doğrusu gıptayla seyrettiğimiz çok güzel işler de yaptılar, yapıyorlar. Ancak bu güzel işlere şaibe bulaştıranlar oldu Ağabey. Hal böyle olunca biz yine seni hatırladık. 12 Eylül felaketinden sonra suçsuz – günahsız yere zindanlara tıkılan ülkücüler için yaptığın fedakârlık herkesin dilinde. Bir lokma bir hırka misali yollara düştüğünü, o gençlere ve ailelerine yardım edebilmek için neler çektiğini unutmak mümkün mü?

    Hani bir defasında, Sitelerden aldığın yardım zarfını -ki sen buna mektup diyordun- cebine koyup yola koyulmuştun. Kerim Ünal da sizinle birlikte idi. İkiniz de ceplerinize baktınız; otobüse, dolmuşa ya da taksiye verecek paranız yoktu. Yol arkadaşınızın, “Ağabey, zarftaki paradan alıp taksiye binelim. Kızılay’a gidince maaşımı çeker, yerine fazlasıyla koyarım” teklifini, “Kafamı bozma da, yürü!” diyerek şiddetle reddetmiştiniz. Çünkü o para yardım parası idi, emanetti ve yerine konmak üzere de olsa başka bir iş için kullanılamazdı. Siz bu kuralı daha işin başında koymuştunuz ve hiç taviz vermeden uyguluyordunuz. “Akıl Dükkânı” dediğiniz Avukat Bürosu’nda çalışanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü aynı gerekçe ile üzerinizde bulunan yardım paralarından -yine yerine konmak şartıyla- onlara kahvaltılık bile almamıştınız. Yardım amaçlı çalışma yapanlardan hesaplarına şaibe karışanları duyunca biz yine sizi hatırladık ve sırılsıklam halinize acıyıp arabasına alan bir vicdan sahibi vatandaşa rastlayana kadar yayan yapıldak yürümenizi yâd edip bir daha, bir daha saygı ve rahmetle andık.

    Kısacası, sizi çok özledik Ağabey. Ara sıra iyi işler yapıyor olsak da bir yere kadar. Siz, “Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordunuz. Bu hasret mektubu ile sizi üzmek istemiyorum. Lâkin biz yeterince sevmesini hâlâ öğrenemedik.

    Ruhun şad, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

    (*)Türk Kimdir, Türklük Nedir? Galip Erdem. Derleyen: İbrahim Metin. Elektronik Posta: imdevlet@mynet.com

    Yorum tarafından Aybars — Ağustos 21, 2009 @ 7:27 am


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: