Galip Erdem

Anlatanlar




GALİP ERDEM BELGESELİ DOLAYISIYLA KENDİSİYLE  SÖYLEŞİ YAPILANLARIN ANLATIMLARINDAN 


CELAL ER


Efendim Galip Abi hakkında çok hatıralarımız var. Tabi bunların hepsini söylemek de mümkün değil, ama ben daha ziyade 1975-78 yılları arasında Almanya’da tahsilde iken Galip Abi zaman zaman Almanya’ya da gelirdi, geldiğinde, orada bizim iki tane dostumun, Mehmet Aktaş ve Orhan Arslan’da bulunuyordu. Ben Manhaym’da oturuyordum. Haydelberg’de çalışıyordum. Galip Abi bizim evimizde bir hafta kadar kaldı. Burda çok enteresan Galip abi gene bilindiği gibi genellikle kendisiyle saat üçe, dörde kadar kendisiyle sohbet ederdik. Ondan sonra ben sabahleyin kalkar Haydelberg’deki çalışma yerime giderdim. Galip Abi evde bizim hanımla ve benim o zaman Afşın 4-5 yaşındaydı, onlarla beraber kalırdı ama, bilindiği gibi Galip Abi genellikle öğleden sonra kalkardı. Galip abi, kahvaltısını ettikten sonra, ben biraz erken dönerdim, Galip abi olduğu için saat üçte falan. Galip Abiyle işte, Haydelberg, Manhaym, Vekerau, Hailbroun  bizim Haydelberg mekan olmak üzere o civardaki Stutgard, Karlsruhe, Frankfurt gibi şehirlerde genellikle …. ziyaret ederdik ve oralardaki Türk işçileriyle görüşürdük. Galip abi, tabii bu söylediğim aşağı yukarı 25 yıla yakın, önceki bir zaman, Türkiye’nin o zamanki durumu biraz daha geriydi bugünkünden. Tabii bugün de maalesef fiziki bakımdan bir Almanya’nın seviyesinde Türkiye değil ama, hiç olmazsa birazcık daha gelişti. O zaman, Galip abi birazda insanın tabiatında bu var; hep güzel yerlere götürürdük, en güzel diyelim şehirdeki gezilecek görülecek yerlere götürürdük. Galip abi bir gün bana kızdı; “yahu bu Almanya’da hiç dedi çöp olan, pis, kirli, filan olan yerler yok mu aslanım, bir de bizi oraya götürün de öyle bir yer göreyim” dedi. Ben de bizim evin yakınında Manhaym Gros Kraftvert diye kömürden enerji elde eden büyük bir santral vardı, oraya götürdüm Galip Abiyi. Çünkü etrafta tabi kömür yığınları ve bunun yanında bacadan çıkan küllerin düştüğü bir bölge vardı. Dedim, Galip Abi’yi oraya götüreyim filan. Galip abi oraya vardığında rahatladı, “ha şöyle, dedi, bak bunların da böyle pis yerleri var, kirli yerleri var” dedi.


Yine Galip abi orda Haydelberg’de, Haydelberg sarayı vardı, çok büyükçe bir saray. O sarayı gezdirdim ben kendisine. Efendim işte Haydelberg’de bu Muhammed İkbal’in oturduğu kalktığı bir ev var, o eve, bugün müze olarak değerlendirilen, o eve götürdüm. Oralara götürdüm, oraları gezdik. Bizim hem hanımla, hem Afşın’la, herkesle, Galip abi tabi herkesle kolay ahbap olduğu için Afşın’la da ahbap olmuşlardı. Afşın’ı devamlı yanımızdan ayırmadı ve Afşın’a devamlı, efendim işte Almanların Türklerden daha iyi olmadıklarını, efendim işte, Türklerin daha iyi olduklarını, iyi insanlar olduklarını telkin etmeye gayret ederdi. Tahmin ediyorum ki şimdi o zamanlar aklıma geliyordu; çocuk çok küçük olduğu için, Almanlara karşı bir hayranlığı -bayağı da uzun- iki-üç seneye yakın orada kalacağı için, Galip abi, olur endişesinden herhalde devamlı Türklerle Almanları mukayese eder ve Almanların daha Türklerden iyi olmadıklarını hep telkin ederdi. Yine bir gün böyle, ben erkence döndüm. Galip abi malum işte, sakallı, saçına filan da bakılması gerekiyordu. Dedim Galip abi, ben seni bir traş edeyim, ondan sonra işte beraber dışarı çıkalım. Galip Abiyi oturtturduk bir sakal traşı yaptık. Afşın’la biz, ikimiz beraber. Ondan sonra dışarı çıktık. Dışarı çıkarken bana dedi ki, “Ben neye berbere gidip orda tıraş olmadım?” Demek ki Galip abi Almanya’da berbere gitmemişti. Ben dedim ki “Galip abi, bildiğin gibi değil burda berberler, çok pahalı. Bir sakal traşı burda bugün 5-6 mark derecesinde bir para, Almanların parası da çok kuvvetli” efendim, “doğru” dedi, “siz burda feniği hesaplamayı öğrenmişsiniz. Türkiye’de olsa hiç para harcarken bol keseden harcarsınız, halbuki Alman parası çok kuvvetli olduğu için burda feniğin bile hesabını yapıyorsunuz” dedi, ve Galip abi orda iken biz, Mehmet Aktaş, Orhan Arslan hanımlar filan Bonn’da bir araya geldik, bizim hanımlar yine aynı şekilde çarşıda pazarda dolaştıklarında karşılaştıkları konularla ilgili Galip Abi’ye anlatıyorlardı. Galip abi bize “fenikçi” adını takmıştı Almanya’da.Galip Abiyle ilgili Almanya’da daha başka bir takım konular da söyleyebilirim. Galip abi, belki hepimiz biliyoruz, arabaların önüne otururdu, arkada oturmayı sevmezdi, muhakkak şoför mahallinde oturur ve şoför mahallinde otururken şoföre hiç karışmazdı. Galip Abiyi ben Manhaym’dan aldım, Galip Abi’nin hepimizin tanıdığı dostu Hasan Oraltay Münihte o zaman yaşıyordu, Hasan Oraltay’a götürdüm. Yolda, Münih’le Manhaym arası oldukça uzak bir mesafe, 450-500 km’ye yakın. B


enim o zaman Wolksvagen bir arabam var, 1200(?) (Burayı kontrol,sy 114) oldukça da arabanın motoru küçük hem hacmi dar tabi, Galip abi sıkıldı, arabanın önünde uzunca bir yolda giderken  (…….) Münih’te Hasan Oraltay’a ………. ederken bana dedi ki, “Arslanım bu arabayı sat, kendine doğru dürüst bir araba al.” Dedim “abi, biz burada öğrenci bursuyla nihayet geçinebiliyoruz. Ancak bunu alabildik, buna gücümüz yetti.”


Galip Abi’yle ilgili Almanya’da bu gibi hatıralarımız oldu, tabi daha başka da belki var ama bunları söylemeyi uygun buldum. Türkiye’de Galip Abi’yle ilgili tabi yine çok şey söylenebilir. Ama benim Türkiye’de söyleyeceklerim çok fazla değil. Yani Galip Abi bize hep bu sosyal meselelerle filan ilgilendiğimizde, biz tarım profesörü veyahutta ziraatçi olduğumuz için takılırdı. “Arslanım siz tarlaya gidin tarlaya” derdi. “Siz üniversiteden çıktınız, bu işler, bunlar Türkiye’de doğru gitmiyor. Tarlaya giderseniz, tarlada eğer faydalı olursanız biz daha kazançlı oluruz, millete daha iyi hizmet etmiş olursunuz” derdi.



Galip Abiyle ilgili benim söyleyeceklerim bundan ibaret.


TERKEN HACALOĞLU


Ben 26 yaşındayım. Galip amca da benim 26 yıllık dostum. Çünkü doğduğumdan, her zaman bizim ailemizin yanında bulunan bir insandı. Doğduğumda kulağıma ilk ezanı O okumuş, ve bana ismimi O söylemiş ve bu yaşımıza kadar Galip amcayı her zaman evimizin ferdi olarak gördük. Babamın en yakın arkadaşlarından birisiydi. Benim için de babamdan sonra en yakın gördüğüm amcalarımdan bir tanesiydi. Galip amca avukattı, avukat olduğu için de asli mesleğini biz çocukları anne-babalarına karşı müdafaa etmekte kullanıyordu. Benim bu konudaki en büyük hatıram da şöyle: Küçükken, ortaokuldayken basketbol oynuyordum ve ailem de basketbol oynamamı pek iyi karşılamıyordu. Çünkü derslerimi etkileyeceğini düşünüyorlardı. Bu yüzden de beni bu spordan çekmeye uğraşıyorlardı. Galip amca bunun şiddetle karşısındaydı ve her zaman benim basketbol oynayabileceğimi ve bunun derslerimi etkilemeyeceğini söyleyip anne ve babama karşı beni müdafaa ediyordu. Hatta annem-babam pek ilgilenmedikleri için maçlarıma da gelmezlerdi. Galip amca bir seferinde annemin kolundan tuttuğu gibi benim maçıma getirmişti. Ve o maçta ben Galip amca beni seyrettiği için yapabildiğim en iyi oyunu çıkarmıştım zaten ve büyük bir farkla yenmiştik takımım(?) karşı takımı. Galip amca ondan sonra her vesileyle beni basketboldan soğuttukları için annemle babamı suçlamıştı zaten. Bir de Ülker çikolata meselesi var. Onu da anlatmak istiyorum. Bu tabii, biz küçükken Ülker çikolatanın nasıl bir tarihi geçmişi olduğunu bilmezdik. Bizim için Ülker çikolata. Galip amcanın sadece milli bir marka olduğu için aldığı çikolata olduğunu zannederdik. Bu mektup hadisesinden falan haberimiz yoktu tabii. Ve küçükken, işte, ilkokuldayken, ortaokuldayken Galip amca bizim için çikolata demekti. Çünkü her geldiğinde çikolata getirirdi. O da büyük bir sevinçti bizim için. Hatta O’ nunla çeşitli oyunlar oynardık; çikolata yakalamaca, kalecilik yapardık, O bize şut çekerdi vesaire. Fakat büyüdükten sonra fark ettim ki, benim için Ülker çikolata demek Galip amca demek. Nerede bir Ülker çikolata görsem, özellikle de Antepfıstıklı olanı, çünkü en kalitelisi ve en iyisi oydu, Galip amca da her zaman kaliteli olanı seçerdi, hep Galip amcayı hatırlıyorum, her zaman gözümün önüne geliyor. Bizim evde bulunuşu, beraber yemek yiyişimiz. Bizimle sohbet edişi. Çünkü çocuklarla sohbet etmeyi çok severdi ve çoğu zaman da onu, çocuklarla sohbet etmeyi, kendi arkadaşlarıyla sohbet etmeye yeğlerdi. Hatta bir seferinde teklifsiz, eve, bize daha önceden haber vermeden çıka gelmişti. Annemle babam da bir baş sağlığına gitmek zorunda oldukları için Galip amcayla bizi yalnız bırakmışlardı. İşte, binlerce özür dileyerek, Galip Abi biz gidiyoruz vesaire, dediler; Galip Abi şöyle bir durdu, “ben zaten sizin için gelmedim ki, çocuklar için geldim. Onlarla birlikte maç seyredeceğim. Siz nereye giderseniz gidin” demişti.



Biz bencil insanlar Galip amcanın sadece bizi sevmesini istedik. Herkesten daha çok kendimize ilgi göstermesini istedik. Diğerlerine gösterdiği ilgiyi de sanırım biraz kıskandık. Galip amca, herhalde bunun farkındaydı ki her eve gittiği zaman sadece o evin insanlarını, o evin çocuklarını seviyormuş gibi davranıyordu. Ama herhalde öbür evlere gittiği zaman da aynı şeyleri yapardı ki biz hiçbir zaman bunu fark edemedik. Galip amcanın sadece bizi sevdiğini düşünürdük. Hatta aramızda yarışmalar yapardık. Mesela Sadi amcanın oğullarıyla birbirimize nisbet yapardık. İşte, bir defa geldiği zaman, Galip amca onlardan pek erken kalkarmış, bunu rahatlıkla söyleyebilirim 11.30’da falan kalkarmış, sanırım taksi meselesi için. Bizim arabamız olduğu için, işte annem de bırakırdı; o yüzden sanırım daha çok kalırdı. Ben o yüzden Tuğrul’la yarışırdım: “Sizde kaç saat oturdu. Biz saat ikiye kadar oturduk. Biz beraber maç seyrettik, fazladan iki bardak çay içtik” diye birbirimize nispet yapardık.




Birkaç sene önce Türk Ocağı’nın verdiği büyük bir iftar yemeği olmuştu, Başkent Öğretmenevinde. Çok kalabalık olmuştu. Haddinden fazla davetli gelmişti. Biz erkenden gitmiştik ama tabii. Genç olduğumuz için bize kapının yanında bir masa bulmuşlardı. Biz oraya oturduk. Baktık ki bütün protokol yerleri dolmuş. Galip amca geldiği zaman, ki iftara birkaç dakika kala gelmişti, sanırım trafikten gecikmişti, geldi kapıdan içeri girdi; uzaktan şöyle bir baktı, bütün masaların dolu olduğunu gördü. Kimse de Galip amcayı o an fark etmediği için “hoş geldiniz” deyip bir yer göstermediler. Buna çok alındı Galip amca, gelip bizim masamıza oturdu. O’ nun bizim masamıza oturduğunu gören amcalar geldiler, Galip amcayı protokolde bir yere davet ettiler ama Galip amca oraya gitmedi; “ben çocukların yanında oturacağım. Onlar, sizden daha değerli” dedi. Bütün iftar boyunca bizim masamızda oturdu. Bizimle birlikte yedi, içti, sohbet etti, eğlendik. Bize bir şeyler anlattı, hikâyeler anlattı, filan. Sonra yemek bittikten sonra, büyükler sohbet için çağırdılar, Galip amcayı protokol masasına, daha öndeki masalara. Galip amca gitmedi. “Ben yemeğimi burada yedim, sohbetimi de burada yapacağım” dedi. Bütün büyükler tek tek Galip amcanın etrafında toplandılar. Biz de kalkmadık yerimizden. Biz de Galip amcanın yanında oturmak istedik, sohbetinden faydalanmak istedik. Böylece uzun bir sohbet oldu yemekten sonra.



ACAR OKAN


Galip Abi, en az üç neslin yetişmesinde, eğitiminde çok önemli rol oynamış bir öğretmendir her şeyden önce. Makaleleriyle, kitaplarıyla ve konferanslarıyla sadece kendisinden sonraki üç neslin değil, hatta bazen kendinden büyüklerin bile eğitiminde rol almış değerli bir düşünürdür. Kendisiyle tam 40 yıllık bir beraberliğimiz oldu. Ben muhafız alayında subay iken, aynı alayda yedek subay olan dostum Yavuz Bülent Bakiler’ le beraber, iner, Yeni İstanbul gazetesinde kendisini ziyaret ederdik. Ondan sonraki 40 yıl içerisinde amirim oldu, memurum oldu, aynı partide birlikte yönetici olduk, aynı dernekte birlikte yönetici olduk, aynı dergi yazı kadrosunda birlikte yazı yazdık. Çok ciddi bir dost, ağabey-kardeş ilişkisi içinde olduk. Hiç kirlenmeden, hiç büyüklük taslamadan, kendinden küçüklerle bile kardeş gibi, arkadaş gibi, dost gibi davranmasını bilen olgun bir insandı.



Makaleleri, kitapları, konferansları şüphesiz en büyük etki silahlarıydı. Fakat, yakın çemberinde olan, O’na dost olan, O’na kardeş olan insanların, ben O’nun sohbetlerinden, yolda, seyahatte, yemekte, bir parti çalışmasında nüktelerinden, davranışlarından etkilendiğimizi, bunun daha büyük bir okul olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.


Bu sohbetler sırasında nükteler biriktirirdi, insanların zaaflarıyla ilgili şakalar yapardı, fıkralar anlatırdı. En güzel günlerimizi birlikte yaşadık. Bürokraside amir-memur ilişkisi içerisinde en güzel günlerimizi birlikte geçirdik. İki Turancı olarak Türkmenistan’a, Azerbaycan’a birlikte gidip, birlikte mutlu olduğumuz yıllar en büyük hatıralarımızı teşkil eder. Günlük hayatı içinde, sohbetler sırasında bize öğrettiği hususlar, bana göre konferanslarından ve makalelerinden daha büyük etki yapmıştır. Kendi çevremden ve neslinden, Galip Abiyle ilgili böyle bir anekdot hatırlamayan, bir fıkra hatırlamayan hemen hemen yok gibidir. Bunlar zamanla birikti ve Galip Abi teorileri diye, genellikle bu şekilde andığımız teoriler teşekkül etti. İnsanların, pek çoğu da siyasi olmak kaydıyla, toplumun önüne geçtiğini zanneden, hükmeden pek çok insanın, zaaflarıyla ince ince, ama kimseyi kırmadan alay ederdi, bunlar da bize bir ders olurdu. Teorilerinden bir tanesi Kompartımanlar Teorisiydi; derdi ki: “Bazı insanların kafasında galiba kompartımanlar var ve bu kompartımanların arasında da galiba geçiş yok. Çünkü aklının bir tarafı çok akıllı, çok güzel laflar söylüyor, öbür tarafında da saçma sapan şeyler var, ……..( 123) uyuşmayan, ona tenakuz teşkil eden sözler var. Allah’ım, Yarabbim ne olur bu kompartımanlar arasında bir geçiş ve de bir terkip yapsın bu insan” derdi.


Bir başka teorisi Keman Çalma Teorisi’ ydi. Derdi ki: “ben keman çalmayı bilmem, benim keman çalmam ne kadar komik ise, bazılarının bilmediği konularda konuşması da benim keman çalmama benziyor.” Uzmanı olmadıkları konuda saçma sapan konuşmalarla alay eder, kınardı.


Üçüncü teorisi, hatırımda kalanlardan; Kazık Teorisi’ dir. İnsan şahsen kazık yemedikçe, başkasının yediği kazıktan ibret almıyor ve düşünüyor, diyor ki; “bu kazığı, Ahmet-Mehmet yedi. Herhalde aptal oldukları için yedi. Ben akıllıyım, ben bu kazığı yemem. Bana yapmazlar bunu, zanneder. Şahsen kazığı yedikten sonra uyanır, başkasının kazığından ibret çıkartmaz” derdi.


Bir başka teorisi “Dönenler döner teorisi” ydi. “Dönme alışkanlığı kazanan bir insan, sizin kapınıza, sizin davanıza iltihak da etse, yanınıza da gelmiş olsa çok güvenmeyin, dönen, bu alışkanlıkla tekrar dönebilir” derdi.


Gene insani ilişkilerle ilgili bir teorisi daha vardı; “Bırak Meçhul Kalsın Teorisi”. “Bazı şeylerin meçhul kalışı romantiktir, güzeldir, ümit vericidir, insanı mutlu eder; ille, kanırtarak bunun hakikatinin araştırır, üstüne varırsanız, hoşunuza gitmeyen gerçeklerle karşılaşırsınız. O kadar zorlamayın, bırak meçhul kalsın” derdi.


Yemek yiyişinden oturuşuna, bir seyahatte birisiyle ilgili bir fıkra anlatışına, hatıralarını anlatışına varıncaya kadar bence Galip Abi’ den en çok etkilendiğimiz yer, bir ömür birlikte yaşamaktan kaynaklanmaktadır. Bu da tabii herkese nasip olmamıştı. Bendeniz de bu çemberin içinde bulunarak nasiplenenlerden olmanın iftiharını taşıyorum. Değerli Abi’ mi bir daha yad etmek suretiyle vazifemi yapmaya çalıştığımı zannediyorum.



YÜCEL HACALOĞLU


Ben Galip Erdem’ i 1955 yılında tanıdım. Üniversiteye girerken tanıdım. Karşımda 45-50 kiloluk zayıf, nahif, küçük bir insan olarak gördüm Galip Erdem’ i ve görünce de biran şaşırdım. Kısa zamanda kendisiyle dost olduk. Abi-kardeş münasebeti içerisine girdik ve ölümüne kadar, aşağı yukarı 25-30 sene çok yakın ailevi münasebetlere de girdik. Son 25 seneyi aşağı yukarı birlikte olduk.Bizim evimize en sık gelen insanlardan bir tanesiydi. Bundan dolayı Galip Erdem’ le bizim çok hatıralarımız var. Özet olarak, önce şunu söyleyebilirim: Galip Erdem hafızası müthiş bir insandı. Ben çok insan tanıdım. Hafızası Galip abi kadar kuvvetli bir başka insan hatırlamıyorum, tanımıyorum. Zeki bir insandı, fedakarlık duygusu vardı, feragat duygusu vardı. Bu şartlar içerisinde, bir de şunu söylemek istiyorum. Disipline uymayan bir anlayış sahibiydi. Yani bir gazetede ben yazı


işleri müdürlüğü yaptığım dönemlerde, gerek Son Havadis’ te, gerek Yeni İstanbul gazetesinde, gerekse Düşünen Adam dergisinde, Galip Abi, yazı yazmakta son derece müşkülpesentti. Zamanında yazısını yazmazdı. Bu konuda pek fazla çalışkandır diyemem. Galip Abiyle, hafızasıyla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum: Bunlardan bir tanesi, spora olan düşkünlüğü idi; mesela 1932 yılında Uruguay futbolda dünya şampiyonu olmuştu. Bu şampiyonadaki futbolcuların adlarını tek tek sayardı. Ben hatta bu şeylere inanmamıştım. Sonra ansiklopedilerden baktım. Dediklerinin hepsi doğruymuş. Yani aradan geçmiş 40-50 sene. Galip abi bunları son derece, yani hafızasının zenginliğine misal olmak üzere söylüyorum bunları.



Galip Abinin yazılarının dışında şiirleri de var. 50-60 kadar şiiri var. Bu şiirler 25 yaşına kadar yazılmış olan şiirlerdir. Bunların içinde çok güzel olanları var.



MEHMET EKİCİ


Evet, Galip Ağabeyimiz, çocuklarımızın Galip dedesi. Galip Ağabeyimizi, doğrusu Mamak’a girmeden önce yeteri kadar değerlendirdik, yeteri kadar onun hakkını verebildik, yeteri kadar O’ ndan istifade edebildik dersem yalan söylemiş olurum. Bunu da bir vicdani sorumluluk olarak söylemek istiyorum. Galip Abiyi 12 Eylül’ ün olanca ağırlığıyla Ülkücü hareketin üstüne düştüğü dönemde yeniden şahlanışı, yeniden dirilişi, kendi dirilişiyle birlikte, bir çok insanı da dirilten, bir çok insanı devreye sokan ve bir çok insana güç ve enerji veren çöldeki bir vaha gibi girerek, daha iyi tanıdık dersem yalan söylemiş olmam. Mamak askeri cezaevinde tutuklu iken, Cuma günleri görüşlerini sabırsızlıkla beklediğimiz, mahkemede mimiklerinden anlamlar çıkarmaya çalıştığımız, evdeki çocuklarımızdan, eşlerimizden ve dışarıdan haber alabildiğimiz ve onun bize verdiği güçle bir haftayı daha rahat geçirebileceğimizi bildiğimiz bir büyüğümüz olarak adlandırmak istiyorum. Galip Erdem bizim için sadece bir avukattan ibaret değildi. Sadece bir takım ceza kanunlarının ifadesini yapan bir insan değildi Galip Erdem bizim için. Galip Erdem bizim için dışarıdaki çocuklarımızın teminatıydı, hatta Mamak’ta yediğimiz o mütevazı yiyeceklerin parasında en çok emeği olan insandı. Galip Erdem, bizim teselli kaynağımızdı. Zaman zaman kızdığımız, öfkelendiğimiz, zaman zaman dışarıdaki birçok insanın tepkisizliğine isyanımızı kendisine yönelttiğimiz bir insan olduğu kadar, Galip Erdem, aynı zamanda bizim için Mamak’ta sığınılacak bir vahaydı. O görüşün anlamını birçok arkadaşımız iyi bilir. Arkamızda askerler, hazır ol vaziyetinde, karşınızdaki insanı da kendi psikolojisine sokan bir ortamda, Galip Erdem, o her zamanki feylesof tavrıyla, her zamanki babacan tavrıyla, o kurallar yokmuşcasına sizi rahatlatan, siz hazır oldayken, size evinizde sohbet ediyormuş, evinizde birlikte yemek yiyormuş hissini veren yaklaşımlarıyla, bizim için gerçek bir enerjiydi. Mahkemede kızdığı zaman “Ülkücülerin yolu Allah ve Rasulullah yoludur” derken gösterdiği kararlılık ve cesareti bir ayrı tarafa koyarak, yanımıza geldiğinde de bize sabır telkin eden, bize güç veren, enerji veren o derviş tarafını, iki ayrı özelliğini yaşayabilmenin mutluluğunu halen taşıyorum.



Biz ağır kitaplar işlerdik cezaevinde. Bizim arkadaşlarımız, tabii cezaevi psikolojisiyle hep fıkhi, hadis kitapları, hatta çok ağır sosyolojik eserler isterlerdi. Fakat O, bizim o cezaevi şartlarında bizim bu arkadaşlarımızın bu kadar yorulmasını istemezdi. Bize hep James Bond türü kitaplar tavsiye ederdi. “Abi, bunları niye getiriyorsun, bunları niye okuyacağız, bunlar bize yetmez, biz kendimizi eğitmek istiyoruz” dediğimizde de “oğlum, şimdilik bunlarla vakit geçirin, yatın, şu günlerinizi geçirmeye bakın, ihtisasınızı ileride, çıkınca yaparsınız” diyecek kadar da bir geniş yürekliliğe sahipti. Ben Galip Erdem’ in en çok iyiliğini görmüş insanlardan biriyim. Çünkü, birçok arkadaşımız, bekarken girdiler cezaevine. Ben, iki çocuklu bir aile babası olarak girdim. Ben biliyorum ki Galip Erdem, bugün benim çocuklarımın nezdinde kendi büyükbabasından, kendi dedesinden daha fazla önem atfeden bir yeri vardır benim evimde Galip Erdem’ in…


Galip Erdem demek, Galip dede demektir. Erdem soyadını da çocuklarımız çoğu zaman bilmezler. “Galip dede” diye tanırlar O’nu. İşte o dedelik vasfı Mamak’ta herkese temayüz etti. Dışarıdaki ailelerimize baktı, herkesten fazla baktı, sorumluluğu olanlardan çok daha fazla ilgi gösterdi, hatta, o kadar ki, hayatındaki dostlarını bile, Mamak’a yardım edenler, etmeyenler diye sınıfladı. Yardımını az bulduğu veya yardımları noktasında yeterli bulmadığı insanlarla dostluğunu da kesecek ölçüde bir bağlılık gösterdi Mamak’ a.. Tahmin ediyorum ki Galip Erdem olmasaydı, Mamak çok daha büyük bir cehennem, çok daha ateşli bir cehennem haline gelirdi. Dediğim gibi avukatlık vasfı çok önemli değil, çok avukat vardı. 150-200’e yakın avukatımız vardı. Avukatlık vasfını çok önemsemiyorum; O‘ nun babalık vasfı, O’ nun akrabalık, O’ nun ağabeylik, çoğu kez kardeşlik vasfı bizim için son derece önemliydi. Kendisine de büyük faydası oldu O’ nun. Bilirsiniz, hep beraber biliriz, kendisini münzevi bir hayat diyebileceğimiz bir noktaya çekmişken, birdenbire, O, üzerine kül döktüğü korunun, tekrar ortaya çıktığını gördük ve o korun alevlerinde hepimiz ısındık. Galip abiyi anlatmak; çok iyi dostları var, onlar çok iyi anlatabilir ama bu Mamak ve sonrasında bizim çok ciddi bir birlikteliğimiz oldu. Hemen hemen her hafta görüştük. O zaman yeni dışarı çıktıktan, hürriyetlerimize kavuştuktan ve belli rahatlıkları sağladıktan sonra, Galip Erdem’ in Mamak’ta yaptığı hizmetin büyüklüğünü çok iyi anlama şansımız oldu. Ben çoğu kez kendi kendime soruyorum; “Allah göstermesin, tekrar aynı durumlar olsa, bir Mehmet Ekici olarak ben Galip Erdem’ in yaptıklarının, ortaya koyduğu performansın, ortaya koyduğu aşkın yarısını gösterebilir miyim acaba?” diye kendi kendimi sınadığımda, asla O insanın büyüklüğünün yarısına bile yaklaşamayacağımız noktasına geliyorum.


Çoğu kez, tabii avukat sıfatıyla yaptığı görüşmeler, birkaç görüşmeyle sınırlıydı hep, belli arkadaşlarla görüşmeyi tercih ederdi mesajını iletmek için. Ama zaman zaman, bizim semtlerden tutuklanmış, çok sıkıntılar içerisine girmiş arkadaşlarımızı da görüşüne çağırırdı. Ben o görüşe giden bir çocuğu hatırlıyorum; çok sıkıntılı, çok hiddetli, çok hayal kırıklığı içinde giden çocuk, on dakika sonra pamuk gibi, bilenmiş ve her türlü problemden arınmış olarak koğuşa geri döndü. İşte Galip Abi, böyle yumuşatıcı etkileri olan, böyle insanları rahatlatan ve rahatlattığı insanları sadece teselli etmekle kalmayıp, onun gücünü de arttıran bir özelliği vardı Galip Abi’nin.Galip Abi hayatta, sonraki hayatından ve önceki hayatından biliyorum; kendisi için hiçbir eylem, hiçbir işe kalkışmamış bir insandı, ama özellikle gecekondu mahallesinde oturan ailelere, hayat boyu yani kendisine milyarları bağışlasanız gitmeyeceği, çıkmayacağı tepelere, sırf 10 liralık bir yardımı, bir p


aket unu, bir kilo şekeri yetiştirmek için, her türlü de güçlüğe rağmen gitme ferasetini göstermiş ender insanlardan biridir.


Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun. Biz O’nu hiçbir zaman unutmayacağız. Hiçbir zaman unutmamalıyız, çocuklarımıza ve çocuklarımızın çocuklarına Galip Erdem’in anlayışını ve Galip Erdem’in felsefesini Galip Erdem ferasetini verebilirsek ne mutlu bize diyorum (Bunları söyleyebilirim ancak, inşaallah yeterlidir.)


Galip Erdem Mamak için neydi, neyi ifade eder? Sadece bir avukat mı, Galip Erdem çoraptı, içe giyilen bir fanilaydı, kafada taşınan bir başlıktı, çoğu zaman çekilen bir tespihti, yenilen bir yemekti. Niçin böyle? O şartları yaşamayan bilmez. Cenabı Allah bir bardak çayla insanı terbiye etmiştir. Günde iki paket, dışarıda iki paket sigara tüketen bir insanın çoğu kez bulamadığı, bazen bulduğunda da, bir hafta bir paket sigarayla idare ettiği dönemlerde o bir paket sigaranın dumanıydı. Galip Erdem bunu kendi hazinesinden falan da çıkaramıyordu. Çünkü öyle bir maddi hazinesi yoktu Galip Erdem’in. Galip Erdem bunu toplayarak meydana getiriyordu. Bunu, insanların küllendirdiği, unutmaya çalıştığı dinamiklerini harekete geçirerek sağlıyordu. Onun için, bizim için çok önemliydi. Aynı zamanda bu maddi unsurların yanında, yani çorap olması, başa giyilen takke olması elde çekilen tespih olmasının dışında Galip Erdem bir huzur kaynağıydı. Ben her görüşten çıktıktan sonra, koğuşuma girdiğimde “Galip Abi ne dedi?” diye herkes başımıza toplanırdı. Biz otuz arkadaştık koğuşta. “Galip Abi ne dedi?, dışarıda ne varmış? Ne olmuş? Bizim mahkememiz hakkında ne düşünüyor? Benim dosyam hakkında ne düşünüyor? İşte bunlar çok önemli şeylerdir. Belki ayrıntı gibi gelebilir, birçok insanı ilgilendirmeyebilir, birçok insan bunu abartılı da bulabilir ama Galip Erdem Mamak’ta bunları ifade ediyordu. Hatta zaman zaman o baskı ortamında, o askerin insanlara adıyla ya da sıfatıyla hitap etmeden “lan” diye hitap ettiği bir ortamda, Galip Erdem’ in o feylesof tavrı, o aldırmaz, vurdumduymaz ama çoğu kez de ihtar edici ve tepki koyucu tavrı, içeride yatan insanlar için, Mamak’ta kalan insanlar için daima ölçü teşkil etmiştir. Biz ülkücüler olarak, idareyle kavga ederek bir cezaevi hayatı sürdürmeyi hiçbir zaman düşünmedik. Ama yeri geldiğinde, idarenin her türlü tahakkümü ve karşı bir refleks geliştirmeyi, tepki koymayı da Galip Erdem’ den öğrendik. O’ nun mahkemedeki çıkışlarından öğrendik, desem yeridir. Mahkemelerde çok fazla söz alan bir avukat değildi Galip Abi. Genellikle takip ederdi ama, genellikle Şerafettin Bey üzerinde yoğunlaşırdı. Ama arada sırada o mahkeme heyetinin bazı hakimlerinin tavırlarına karşı, O kendisinden hiç beklenilmeyen, tipinden hiç beklenilmeyen çıkışlar, feraseti ve kavgaları, daima cezaevine geri dönen insanlar için bir güç olmuştur. Bu Galip Erdem’ in Mamak’a, içinde yatan insanlara dönük yüzüdür. Ama asıl şefkat kolunu, dışarıda kalanlar yaşamıştır. Kimlerdir onlar? Çocuklardır, ailelerdir, velilerdir. Bir de içeride yatan insanlarla gönül bağından başka akrabalık bağı bulunmayan insanlarla kurduğu ilişkilerdir Galip Erdem’i böyle tanımlamak lazım diye düşünüyorum.


Demin söyledim; bir vaha gibi çölün ortasında kalmış, susuz kalmış, aç kalmış ve çaresiz kalmış insanlar için bir vaha teşkil ediyordu Galip Abi ve o vahaya biz hep sığındık ve O’ nun manevi hatıralarına da hep sığınmaya devam edeceğiz.


GÜNAY MİT


Galip Abiyle ben 12 Eylül sonrası, yani 1980 sonrası çok güzel bir bahar günü, bir bayram günü tanıştım. Hangi bayram olduğunu bilemiyorum. Kurban Bayramı veya Ramazan Bayramı tahminim. Mutlaka onlardan biriydi. Şenol hanımla beni ziyarete gelmişlerdi. Mustafa içerideydi o zaman, eşim tutukluydu, onu ziyarete gittiğinde benimle de tanışacağını söylemiş ve hakikaten geldi. Kızım Umay, babası içerideyken doğmuştu, birkaç aylıktı zaten. O günden sonra Galip abi ailemizin en özel bir insanı oldu. Bunu çok büyük bir samimiyetle söylüyorum. Gerçekten Galip Abi bizim aile için çok özeldi. Her bir ferdi için ailemizin çok özel bir insandı. Çocuklarım O’nu çok sevdiler. Çünkü çocuklarıma kıymet veriyordu. Saygı ve rahmetle andığımız Barış Manço’nun haftada bir programlayarak yaptığı “Adam Olacak Çocuk” programını, Galip Abi hayatının her döneminde, çocuklarla karşılaştığı her safhada, çok tabii duygularla yaşıyordu, yani programlı da değildi. O, harikulade bir insandı, büyükler için öyleydi, orta yaş için öyleydi, küçükler için öyleydi. Benim çocuklarımın karne gününü ve doğum günlerine asla unutmadı. Her karne aldıklarında geldi, karnelerine baktı, arasına harçlıklarını koydu. Her doğum günlerinde, en güzel hediyelerle çocuklarımı hatırladı ve Galip Abi’den sonra biz doğum günlerini bitirdik. Şimdi doğum günü filan kutlanmıyor bizim evde. Galip Abi için söylenecek o kadar çok şey var ki… Hep söylenir bu, büyük insanlar için işte, “kelimeler kifayetsiz kalıyor” diye. Gerçekten, samimi olarak ben de öyle düşünüyorum. Galip Abiyi tanıyanlar için işte “Galip Abi” demek yetiyor. Ama tanımayanlar için O’nu anlatmak, herhalde birkaç ciltlik ansiklopedi olabilir. O’nu bir derviş olarak tanımlayabiliriz. Ben her zaman söylüyorum Galip Abi için; “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” tanımına en çok uyan insan Galip Abi’ dir benim için. O her zaman bunu başarmıştır. Son derece mütevazı olmasına rağmen, sevdikleri tarafından şımartılmayı da çok severdi Galip abi. Hep özel olmak hoşuna giderdi, bunu hissettirirdi. Biz de seve seve, zaten özeldi bizim için, yapmacık değildi O’na karşı tavırlarımız, bu duyguyu yaşatıyorduk sanıyorum. Mesela dut mevsiminde, O’na geldiğimde bir tabak dut koymak önüne, O’nun için çok çok önemliydi. O’nun dutu sevdiğini hatırlayıp da O’na ikram etmek, O’nun için en büyük iltifattı. Son derece mütevazı idi ama O işte şey, özel olmayı seviyordu Galip Abi…



UMAY MİT


Galip amca benim hayatımda gerçekten çok önemli yeri olan bir insan. O’nu anlatmak zor. Gerçekten zor. Kendimi bildim bileli hep vardı, ve hala var, hala yanımda. Çok küçükten beri bir çok şey yaşadık. Bütün insanlar birçok şey yaşar hayatında. Ben de birçok şey yaşadım. Her olayda yanımdaydı. Bütün sevecenliğiyle, bütün iyi kalpliliğiyle her olayda yanımdaydı.



Bir keresinde; daha ilkokula bile gitmiyordum, kolum çıkmıştı, kolum kırılmıştı. Hastahaneye gittik. Annem, Galip amca, ben. Kolumu alçıya aldırdı ve daha sonra, babam askerdeydi o sıra; Isparta’ya götürmüştü beni babamın yanına, babamı ziyarete götürmüştü. Her doğum günümde, mutlaka elinde kolunda paketler, hediyelerimi getirirdi. Her doğum günümü mutlaka hatırlardı ve her doğum günümde bana bir yaş daha büyüdüğümü hissettirirdi; kendi davranışlarıyla, benimle olan konuşmalarıyla. Çok önemli Galip amca. Yani kelimelere sığdırmak, ifade etmek gerçekten çok zor, cümlelere sığdırmak. Biz belki küçüktük, ama yine de arkadaşımızdı, yine de arkadaşıydık O’nun. Hep O’na inandım ben.(Öyle yani, daha fazla bilemiyorum)



R: Arkadaşım gibiydi dediniz. Beraber yaşadığınız şeylerden bahsedebilir misiniz?


Umay: Hani olur ya böyle, bazı insanlara gerçekten saygı duyarsınız, eliniz-kolunuz bağlı durursunuz karşısında; ama o insan sağlatır size o saygıyı… Galip amca da ona saygı duymamızı sağlatıyordu ama böyle sert bir üslupla değil, bizimle olan ilişkileri çok farklıydı, nasıl anlatayım. Yani öyle, çok zor ifade etmek, gerçekten çok zor.


R: Bir bayram sahnesi hatırlıyor musun mesela, baban hapishanede iken tabii…


Umay: Çok küçüktüm, o zaman çok küçüktüm, dört yaşlarında filandım.



Galip amca sabah bir kere gelmişti bize, Kurban Bayramıydı. Gece mi bizde kalmıştı Kurbanı mı kesip gelmişlerdi, kavurma yapıp yemiştik.



R: Demiştin ya, her yaş gününde, bir yaş daha büyüdüğümü hissettirirdi dediniz.


Umay: Hissettirirdi gerçekten. Konuşmaları daha farklı olurdu, tavrı daha değişik olurdu, daha büyük bir insanla kon… Yani kendimi büyük hissederdim O’nunla konuşurken, çünkü öyle hissettirirdi. Değerli hissederdim kendimi O’nunla konuşurken. Hani, genellikle büyükler “sen çocuksun”, bilmem ne, öyle muamele yaparlar ya. Öyle değildi o. Otururdu karşısına, gayet güzel bir şekilde sohbet ederdi. Anlatırdı, anlattırırdı. Öyleydi Galip amca…


RUHİ ÖZBİLGİÇ


Galip Abi insanlarla olan münasebetlerinde onları kırmamaya, onların dünyasını yıkmamaya hususi itina gösterirdi. Bununla ilgili olarak da bana bir gece rahmetli Necdet Koçak’ın evinde şöyle bir hatırasını anlatmıştı: Eski milliyetçilerden Erdoğan Cemil Okçu’nun ilk hanımı Gencay Hanım, ressammış. Galip abi de İstanbul’dayken, 50’li senlerin başında bir resim sergisi açmış. Galip abi resim sergisine gitmiş, akşam da eve gitmiş tebrik etmeye. Bakmış ki böyle Gencay Hanım havalarda geziyor, bulutlurda geziyor. “Ne o bu halin? Nedir?” demiş. “Sorma Galip sorma!” “Yahu ne oldu, anlat” O da demiş ki; “merkezi Brüksel’de olan Dünya Resim Sanatı Felsefesi, Münekkitleri Birliği’nden 3 kişilik bir heyet geldi bugün, sergimi gezdiler. Resimlerimi çok beğendiler, içlerinden on tanesini seçtiler. Sergiden sonra o on resmi götürüp Brüksel’de sergileyecekler” demiş. Galip abi hemen pat diye, “kızım seni kandırmışlar!” “Nasıl olur?” “Yahu, Dünya sanatı felsefesi, münekkitleri birliği ne demek. Bir kere bunun ismi yanlış. Böyle isim olmaz. Böyle bir dernek olsa bile, sen bunca senenin ressamısın, bunu duyardın; duydun mu böyle bir şey?” “Hayır, duymadım” “Bak işte, bunlar hırsız, gelmişler, senin tablolarını elinden alacaklar, sana böyle bir yalan atmışlar!” demiş. Gencay hanım “ya, doğru Galip. Bak sen, nasıl beni kandıracaklardı” demiş, demiş ama giderek böyle mahzunlaşmaya, durgunlaşmaya başlamış. Biraz sonra da başlamış bağırmaya: “Beğendin mi yaptığını Galip, beğendin mi?” “Yahu, ne oldu?” “Daha ne olsun, bu işin sırrı ortaya çıkıncaya kadar ben en az iki ay böyle havalarda uçacaktım, bulutlarda gezecektim, sen benim dünyamı yıktın” demiş. Galip Abi de “İşte ben de böyle, o tarihten beri insanların dünyasını, yıkmamak için gayret ediyorum” demiş idi.


Şimdi bir akşam, 9 veya 10 mart akşamı, İbrahim Aker telefon etti. “Abi” dedi. “Galip Abi hastaydı, ben O’nu eve bıraktım, bir vasiyetine bakar mısın?” dedi. Gittim, baktım, Galip abi yatakta. “Hayrola Abi” “Abi, böbrek sancım tuttu iki gündür. Yarın sen beni Haluk’a götür” dedi. Haluk dediği, Doç.Dr. Haluk Tokuçoğlu. Gazi Üniversitesi Üroloji bölümünde. “Peki abi. Sen mi randevu alırsın, ben mi alayım?” dedim. “Ben alırım!” dedi. “Peki o zaman ben de gelip seni alırım”, dedim.



Pazartesi günü, 11 mart öğleyin telefon açtım. “Abi randevu aldın mı, ne zaman geleyim” dedim. “Yok, aramadım Haluğu” dedi. “O zaman ben arayayım” dedim. “Tamam sen ara” dedi. Haluk Tokuçoğlu’ nu aradım. “Tamam, hemen gelirim” dedi. Gittim, Galip Abiyi aldım, Gazi Hastahanesine gittik. “Hayrola Abi” dedi Haluk. Galip abi de “Abi, böbreğim, böbrek sancım tuttu” dedi. Haluk şöyle bir baktı, “Hayır abi” dedi, “böbrek falan değil, senin prostatın var, seni ameliyat etmemiz lazım ama, çok zor durumdasın, şimdi senin torbayı boşaltalım, sana sonda bağlayalım, sen biraz rahatla, bir hafta sonra da seni ameliyat edelim” dedi. Galip Abinin de biraz canı sıkıldı ama, ne desin tabii. Sonra işte “gelin bir çay içelim” dedi Haluk. Çayı içtik, koluna girdim. Haluk’un odasından tam çıkarken Galip abi böyle birden yere yığılır gibi oldu. Haluk’ta koluna girdi, meğerse Galip Abi hiç yemek yememiş 24 saatten fazla müddettir ve kan şekeri düşmüş, işte biraz dinlendikten sonra Galip abiyi eve getirdim, işte yemek, bir şeyler yedi. Pazartesi sabahı erkenden Bilge aradı, telefonla. Dedi ki “Ruhi Abi, babamda ben mide kanamasından şüpheleniyorum” dedi. “Tamam Bilge, ben hemen telefon edeyim, tekrar gidelim” dedim. Haluk’a telefon ettim. Dedim ki “Haluk, böyle böyle, bak mide kanaması diyorlar…” “Sen hemen getir, ben gastroentrolojide Prof. Selahattin bey var, tanıdığımızdır, ondan randevu alıyım, o bir baksın Galip Abi’ye” dedi. Aldım Galip Abiyi, gidiyorum, Galip Abi yolda “Hayır, beni trafiğe, Trafik Hastanesine götür” diyor. “Abi orda üroloji de yok, gastroentereloji de yok. Trafikte ne yapacağız?” “Yok, sen beni trafiğe götür.” “Yok Abi” dedim. Götürdüm Gazi’ye. Bu arada da ben orda bir fırsat vardı, boşluk vardı, gene trafik hastanesine gittim. Cahit Pekyardımcı’yı gördüm. Dedim ki “Galip abi böyle böyle diyor.” O da dedi ki “O servisler bizde yok. Biz devamlı Galip abinin yanına gidelim ama orda olması lazım” dediler. Prof. Selahattin bey Galip abiye endoskopi yaptı. Böyle Galip Abiyi bağırta çağırta, fevkalade otoriter bir şekilde yapıyor, o gün de ikinci gün böyle Galip Abinin bütün huysuzluğu üstünde. Ürolog Haluk Tokuçoğlu’na gidiyorum, mide dertlerini anlatıyor. Gastroenterelog Selahattin beye gidiyorum üroloji dertlerini anlatıyor. Adam “abi işte o şöyle böyle…” “Endoskopi olmam” dedi. “Yok” dedi adam, yatırdı, “yapıcam” dedi. Zorla, bağırta çağırta endoskopi yaptı adam. Dedi ki “yaralar var yemek borusunda, derhal sizi hastahaneye yatırmam lazım” dedi. “Yatmam” dedi Galip abi. “Hayır” dedi, “yatacaksınız.” Galip Abi bir basamak aşağıya indi. “Eee, peki ne kadar yatmam lazım” dedi. “Benim keyfim ne kadar isterse” dedi doktor.”Ya, olur mu?” “Hayır” dedi “tamam yatacaksınız.” Galip Abiyi götürdük yatırdık ama böyle odada, birden çok yataklı bir odaydı, ben Galip Abiyi orda bırakıp hemen Haluk’a gittim. “Haluk, Galip Abiyi yatırıyor Selahattin bey ama, ado tek kişilik değil, bir özel oda ayarlayalım” dedim. Halukla başhekime gittik, başhekim yoktu. “Ben” dedi, “başhekimle dersim var, derse gideyim, sonra başhekimle konuşurum” dedi. Galip Abi hala ‘trafiğe götürün’ falan. Neyse, Galip Abiyi oraya yatırdım. Galip Abi dedi ki “abi ben bu odada yatamam”, dedi. “Abi” dedim, “ben de seni bu odaya bırakmaya ben de razı değilim zaten, bak ben Haluk’un yanından geliyorum, sana özel oda arıyor Haluk” dedim. “Bugün olmazsa yarın özel odaya götürürüz, veyahut” dedim, “ben şimdi giderim, tanıdıkları ararım, Sevgi Hastahanesi’ne filan nakletmek mümkün mü, değil mi, onların hepsini görüşürüm” dedim. Bilge’ye haber verdim, ve ben de tanıdıklara haber vermek için hastahaneden ayrıldım. Bilge geldi. Sonra akşam saat yedi de falan Bilge telefon etti, dedi ki “Ruhi abi, babamın sağlık karnesi lazım” dedi. Sağlık karnesini aldım götürdüm, işte Bilge’ye verdim. Bu arada Bilge’ yle konuşmaya başladım. O doktor Selahattin beyin fevkalade otoriter, taviz vermez hali hoşuma gitmişti, Bilge’ ye onu anlatmağa başladım, adam Galip Abiyi nasıl düzledi, hastaneye yatırdı, diye. Bilge’ ye ben bunları böyle coşkunlukla anlatırken, Galip Abi ‘defolun ya, ne konuşuyorsun orda, kovuyorum’ dedi. Bizi kovdu. Neyse, ben çıktım eve geldim. Eve geldim, on beş dakika sonra Bilge telefon etti. “Ruhi Abi, babam çok kötü, burda bakacak kimse yok” dedi. “Ben şimdi hemen Haluk’a telefon ediyorum” dedim. Haluk’u aradım. Haluk da hastaneyi aramış, meğerse Galip Abiye bu sırada kalp krizi gelmişmiş, halbuki ben sabah çıkarken Galip Abinin ne olur ne olmaz diye kalp ilacını almıştım, hastaneye yatırdığım zaman da yanındaki etajerin üstüne koymuştum. Kimse onu orda görmemiş. Sonra durumun kritik olduğunu söylemişler, Haluk da hastaneye dönmüş, sonra bize tekrar telefon geldi, “vaziyet ağır” diye. Ben de Yücel Abiyi, Türkan ablayı, Nami abiyi alıp derhal hastaneye gittim ama biz gittiğimizde Galip abi vefat etmişti. Onu morga kaldırmak üzere odada hazırlıyorlardı, maalesef o zamana yetişmiş olduk.




Trafik Hastanesi bir manada Galip Abinin özel hastanesi gibiydi. Çünkü orda doktor arkadaşlarımız çok mebzul sayıdaydı ve Galip Abinin her türlü kaprisini de orda çekiyorlardı. O yüzden Galip Abi oraya gitmeyi daima tercih ediyordu, bir kere sigara serbest oluyordu, odanın camına kağıt yapıştırıyorlardı arkadan, dışarıdan görülmesin diye. Galip Abi sigara içiyordu kardiyoloji servisinde. Sonra işte oranın yemekhanesini çalıştıran arkadaş Galip Abiye hususi balık vs. hazırlayıp ona özel bir beslenme programı takip ediyordu, sonra doktorlar tanıdık olduğu için ziyaret saati diye bir mefhum yok, Galip Abiyi tanıyan canı istediği zaman hastaneye gidip, Galip Abiyi görebiliyordu, işte mutlaka ona özel oda ayarlıyorlardı, o yüzden de Galip Abi böyle en ufak da bir derdi olsa, doktor, hastaneye gitmesi lazım gelse ‘Trafiğe gidelim, Trrafiğe gidelim’ diyordu.




S: Galip Abinin bir çok hastalıkları vardı, dönem dönem bazı krizleri vardı, beslenmeden kaynaklanan, kendisine de dikkat etmiyordu doğrusu, bunun için bir şeyler söylenmesinde fayda var mı?



Şimdi Galip Abi 1955 senesinde İstanbul’dayken midesi ağrıyor, işte tanımadığı doktorlara gidiyor, hepsi de en sonunda, tetkikler, tahliller, filmler derken; “Galip, sen ülsersin, had safhaya da gelmiş, ameliyat olacaksın, başka çaresi yok” diyorlar ve SSK Hastanesine yatırıyorlar Galip Abiyi. Ameliyat sabahı gelip hazırlıyorlar, yeşil önlüğünü giydiriyorlar, sedyeye yatırıp, hastabakıcılar ameliyathaneye götürüyorlar, tam ameliyathanenin kapısından gireceği sırada, Cevdet Gebeloğlu isimli, dahiliye mütehassısı olan, onun oraya yattığını bilmeyen bir başka doktor arkadaşı görüyor, “Galip nereye” diyor… “Yahu, görmüyor musun nereye, ameliyathaneye…” “Yahu, ne ameliyatı?” “Ülser ameliyatı” diyor. Adam derhal kızıyor, “derhal götürün Galip’i odasına” “Yahu ne oluyor…?” “Hayır, derhal çabuk geri götürün, ben de başhekimle konuşup gelirim. Siz de geri götürüp giydirin” diyor. Hastabakıcılar, doktor korkup geri götürüyorlar. Biraz sonra Cevdet Göbeloğlu geliyor, “Yahu, ne yapıyorsun” diyor, Galip Abiye. “Yahu, ne yapıyorsun var mı” diyor. “Ülser diye bir hastalık yoktur. Ülser diye bir hastalık varsa da” diyor, “onun tedavisi ameliyat değildir. Ülser ameliyatı denen şey, operatör doktor denilen kasapların el alışkanlığımız bozulmasın diye sıkça başvurdukları bir ameliyat çeşididir” diyor. “Eğer ülser diye bir hastalık varsa bunun tedavisi ‘farketmez’ metodudur” diyor. Memleket yıkılıyormuş, işte ‘farketmez’ diyeceksin, işte akşam eve ekmek götürecek param yok, farketmez’ diyeceksin” demiş. “Sen çiğköfteyi çok seversin, hadi şimdi seninle çiğköfte yemeğe gidiyoruz”, diyor. Galip Abiyi alıp, zorla çıkarıyor hastaneden gidip çiğköfte yiyorlar ve 1955 yılından sonra Galip Abide bi daha ülser diye bir hastalık zuhur etmedi.


Galip Abi, yazarlığı, normal işi bitince Galip Abinin yazarlığı da bitmişti, ondan sonra hiçbir ısrara gelmedi, yazmadı. Ancak bunun tek istisnası şu oldu: Kemal Zeybek Kültür Bakanı iken, Galip abiden bir Umumi Türk Tarihi yazmasını rica etmiş, yani sadece Türkiye Tarihi değil de bütün Türk Topluluklarının mufassal, herkesin okuyabileceği, anlayabileceği bir tarihini yazmasını rica etmiş ve Galip Abiyi bu konuda ikna etmişti. Galip Abi de işte literatür tarama, kitap toplama, yayın toplamağa başlamıştı. Fakat tam bu literatürü toplamaktan yazma safhasına geçeceği sırada rahatsızlığı zuhur etti. Bunun üzerine yazamadı, fakat o şevk ve heves de henüz tam geçmemişti. “Bari ben teybe okuyayım” dedi. Benim bir küçük kayıt cihazım vardı, onu götürdük Galip Abiye. İşte “şurasına basıp konuşacaksın abi, istersen beraber yapalım” falan dedik. Ama zamanla Galip Abinin o şevki de geçti ve Galip abi teybi de hiç kullanmadı ve tekrar bir daha yazmadı da, bunun tek istisnası, o zaman haberimiz yoktu, ben Galip Abinin vefatından sonra bazı resmi muameleleri ikmal etmek için evrakını karıştırırken buldum ki, Galip Abi Kemal Zeybek Kültür Bakanı iken onunla birlikte Azerbaycan ve Türkmenistan’a gittiğinde, daha doğrusu önce Sovyetler Birliği, o zaman Sovyetler Birliğiydi, önce Rusya, sonra Azerbaycan sonra Türkmenistan’a gitmişlerdi. Galip Abi bunun küçük bir günlüğünü tutmuş. İşte onu evrakı arasında bulmuştum, vefatından sonra o neşredildi iki dergide, o neşredildi, onun dışında bir şey yazmadı. Bu arada(şimdi buraya kesin Bilge’nin anlatmayacağı ihtimaline binaen ben bir şey anlatayım, anlatırsa kesersiniz), şimdi Şeref abi bir Ankara’ya geldiğinde Galip Abiyle beraber, Karadeniz lokantasında öğle yemeğine gittim ve orda Şeref Abi, Galip Abiye bazı hatıralarını yazması hususunda tazyike başladı. Galip Abi tazyiklere uzun müddet göğüs gerdikten sonra, en sonunda dedi ki, “Eğer,” dedi, “65 yaşına kadar yaşarsam, 65 yaşına kadar yaşamış olmayı Cenab-ı Hakkın bana bir Lütfu ve yazı yazmam hususunda bir işareti sayacağım ve yazmaya başlayacağım” dedi. Ve tabi sonra unutuldu gitti. Galip Abi 65. Yaşını ikmal ettiği için memnuniyetten, yaş haddinden dolayı tekaüt olunca bir akşam yemeğinde buluşmuştuk. Orada Şeref Abi bunu Galip Abiye hatırlattı. Bunun üzerine hemen hazırlıklara başlandı, işte Gözübüyük’ ler bir masa alıp Galip Abinin evine götürdüler. İşte ben gidip çizgili bloknotlar aldım Galip Abi düz beyaz sayfalara yazamazdı. İşte çizgili bloknotlar, kurşun kalemler vesaire, aldım, hepsini hazır ettik, masanın üzerine koyduk, sandalyesini de masa lambasını da, hepsini tamam ettik, fakat Galip Abi gene yazmıyor, “Abi, işte her şey tamam, ne oldu”, işte “havalar çok soğuk, üşüyorum” dedi kışın. Yaz geldi, “çok sıcak, sıcaktan bunalıyorum” demeğe başladı. İşte Şeref Abi de, azimli o ya, yılmadı, “eve bir tane klima taktıralım” dedi. Galip Abi de “yok” falan. Bugün, yarın derken o da yarım kaldı, olmadı ve Galip Abi de hatıralarıyla ilgili de hiç bir şey yazmamış oldu. Biz Galip Abi’yi hatırları konusunda “madem yazamıyor, bari anlatsın” diye Türk Yurdu Dergisi yazı heyeti toplantılarında da ısrarcı olduk, başta Yücel Abi olmak üzere, ve her yazı heyeti ayda bir toplanıyordu ve her yazı toplantısında, asıl görüşülecek konular bitirildikten sonra, teyp götürelim, Galip Abi muhtelif değişik vesilelere göre değişik hatıralarını anlatsın onları kaydedelim diye ısrarlı olmuştuk. Galip Abi bunu kabul etti. Fakat ondan sonra da yazı heyeti toplantılarına gelmemeğe başladı. Dolayısıyla o da akamete uğradı, oradan da başarılı olamadık.


R: Nasıl tanışmıştınız?


Bin üniversiteye 71’de başladım, Ankara’da, 1973 senesinde de Üniversite Kültür Derneğine gitmeye başladım. Galip Abiyi 1974 senesinde tanımış oldum, tabi yazılarından dolayı eskiden beri biliyordum da, ilk tanışmamız 1974 senesinde Üniversite Kültür Derneğinde oldu.


R: Zevkleri konusunda, müzik zevki, edebiyat zevki, ne diyorsunuz?


Ha bu konu çok derin. Burda anlatmakla bitmez. Bir kere Galip Abi spordan çok iyi anlardı. Sporun her çeşidi hakkında kanaat sahibiydi. Tabi her şeyden evvel söylememiz lazım gelir ki feci bir Fenerbahçe’liydi. Çok sıkı bir Fenerbahçe taraftarıydı. Yalnız son senelerde hep maçları, umumiyetle beraber seyrederdik, bir inatçılığa bürünmüştü, benim yanımda, ben de Fenerbahçe’liyim, benim yanımda olunca sanki Galip abi Galip abi değil de Şeref abi veya Nuri abi gibi. Onlar Galatasaray’lıydı, bana Galatasaray’lı olarak, onlarmış gibi konuşur ve bunun üzerine uzun uzun münakaşalarda bulunurduk. Ama, samimi ve iyi bir Fenerbahçe taraftarıydı. Hatta liseden sınıf arkadaşı olan bir ziraat mühendisi büyüğümüzden, bana anlattığına göre, lisedeyken o zamanlar böyle şeyler yaygın değil, kimse bilmiyor, Galip Abi sarı-lacivert bere, sarı-lacivert kaşkolla dolaşırmış. Sadece futboldan değil, basketboldan, güreşten ve atletizmden, diğer sporlardan da anlardı ve bunlarla ilgili tarihi bilgisi müthişti. Yani 40 sene önceki bir dünya kupası maçının skorunu bildiği gibi, oynayan takımların kadrolarını da sayabilirdi. İşte, beş sene evvel Fenerbahçe-Efes Pilsen maçı nasıl neticelenmiş onu da bilirdi. İşte Yaşar Doğu güreşte en büyük rakibini, hangi olimpiyatta kaçıncı dakikada tuş etmiş onu da bilirdi. Spor hakkında engin bir bilgisi vardı. Müzikten çok iyi anlardı. Gene, mesela Azeri türküleri ile Kerkük türkülerine hususi bir düşkünlüğü vardı. Bu plak, kaset işleri pek yaygın değilken Galip Abiye Azerbaycan’dan kasetler gelirdi. Bülbül, Raşit Beybudof ve sair Azeri büyüklerinin müziklerini Galip Abi zevkle dinlerdi.



Edebiyatı anlatmağa lüzum yok. Müthiş bir okuyucuydu. Yazmayı düşündüğü romanı hakkında herhalde Nuri Abi açıklama yapmıştır. Veya onun Galip Abinin vefatından sonra yazdığı yazıda da o var. Ama çok iyi bir roman okuyucusu idi. 1990’a gelinceye kadar hem yerli hem yabancı bütün romanları hemen hemen okumuştu. (Başka ne var sanat?) Ha sinemaya da çok sık giderdi eskiden.. Sinemada da gene ansiklopedik bilgisi çok iyiydi. Yani, yerli veya yabancı hangi meşhur artistin “filmografisinin en belli başlı filmleri hangisi?” dediğiniz zaman hepsini sayardı. Mesela; “dünya milletlerinin etnolojisi” diyelim, bunların da uzmanıydı. Yani, Belçika’da hangi değişik etnik gruplar var, her birinin hususiyetleri nelerdir veya öbür tarafa geçelim, Çen’de hangi değişik etnik unsurlar yaşıyor, bunları bütün teferruatıyla bilirdi.(Tamam, yeter)




Şimdi, son senelerde böyle, okumadan, yazmadan kendini sıyırdıkça, ziyaretine gittiği dostları, arkadaşların çocukları ve onların çocukları üzerine dikkatleri yoğunlaşmaya başlamıştı. Mesela hiçbir torunun diyelim artık, torunlarının hiçbirinin yaş günlerini, mühim günlerini hiç unutmaz, hatırlar, ona göre hareket ederdi.


Mesela ben böyle doğum günü filan günü gibi şeylere hiç dikkat etmem. Bizim kıza da güya ben böyle şeyleri bulaştırmamağa çalışırdım. Ama Galip Abi mesela “Abi bize ne zaman geleceksin?” diye sorduğumda, bizim kızın doğum gününü söyler ve “o günü geleceğim” derdi ve mutlaka hediyesini de alır öyle gelirdi ve bu dikkati bütün tanıdıklarına, arkadaşlarına ve onların çocuklarına gösterirdi ve gittiği yerlerde karı-koca arasında daima hanımları ve çocuk-ana baba arasında da çocukları tutardı. Bir gece bizde Fenerbahçe maçı seyrediyoruz. Daha mühim ne olabilir, bizim kız da o zaman üç yaşında mı, dört yaşında mı geldi, “ben Bizimkiler’ i seyretmek istiyorum” dedi. Ben kovdum tabi. Galip Abi de var. O sırada da evde tek televizyon var. Galip Abi de bana dönüp “abi ben de Bizimkiler’ i seyretmek istiyorum” demesin mi? Mecburen Bizimkiler’ i açtık. Ondan sonra ben karar verdim, gidip bir televizyon daha aldım eve…



ŞENOL BAL


On altı yıl bilfiil dostu olduğuma inandığım Galip Abimden anlatmak istiyorum.Galip Abi’ yi anlatmadan önce de dostluk anlayışından bahsetmek istiyorum. Kendi deyimiyle dostluğu “çok değerli bir duygu… Her türlü menfaat düşüncesinden uzak, hiçbir hesabı olmadan sevgi ve saygıya dayanan çok güzel bir duygu…” olarak ifade ederdi. “Sizden benim anlayışımda bir dostluk anlayışı beklemiyorum” diye de sözlerini bitirirdi. Hep kendi anlayışındaki gibi dostluk bağları kurmaya çalıştı. Zaman zaman da hüsrana uğradığı


nın ben çok yakın şahidiyim. Çok üzüldü ama hep affetti. Dostluk anlayışında, sevgisinin göstergesi hep ‘özlemek’ ti Galip Abinin. Sevdiği dostlarını, yani kafasında kendisine göre listeye aldığı dostlarını hep özlerdi. Aranmadığı zaman da kendisi arar ve çok özlediğini ifade etmekten de kaçınmazdı. Tek mirası, yüreğindeki sevgiydi Galip Abinin ve bu servetin, yüreğindeki servetin en büyük parçasını da biz Mamaklılara ayırdı.



Onun güzünde bizler, ülkücü hareketin çilesini temsil ediyorduk. Bana ve eşime imzaladığı kitabında, kendi ifadesiyle “büyüklerim” diye hitap etmiş. Bütün bir neslin mücadele iradesini temsil ettiniz. Mübarek bir davanın acılarını yaşadınız, çilesini çektiniz. Ben ise sadece yazmaya çalıştım. Teşekkürlerimi ve sevgilerimi lütfen kabul edin” diye yazmıştı. Bu ifadedeki tevazuya dikkat etmek gerekir. Aslında Galip Abi çileyi gerçekten bizlerden daha çok çekmişti. Çünkü sadece bir kişinin iki kişinin sıkıntısını çekmemişti, bütün bir Mamak’ın sıkıntısını omuzlarında taşıdı. Her türlü sıkıntımızla ilgilendi. Bu, bir-iki kişinin değil, bütün Mamak’ lılar onun sorumluluğu altındaydı sanki ve neticede bu çileyi beraberce çektik. O daha fazlasını çekti. Tevazu göstermişti. Biz Galip Abimize teşekkür etmek istedik. Ama edebildik mi bilemiyorum. Yani saygıda kusur ettik mi bilemiyorum. Hep köprü olmaya çalıştı. Yani ülkücü camiada, milliyetçi harekette hep köprü olmaya çalıştı. Kırgınlıkların olmasından çok muzdaripti. Kesinlikle kırgınlıkların giderilmesini istiyordu. Ama bunu başarabildi mi bilemiyorum. Yani belki belli kesimler içinde başarmaya çalıştı. Ama maalesef onun anlayışındaki ülkücü yapıya sahip olmamanın, ülkücü anlayışa sahip olmamanın sıkıntısını halen camiamız da halen çekiyor. İnşaallah dileğimiz, Galip Abinin de mezarında rahat olabilmesi için milliyetçi camianın bir arada, birlik ve beraberlik içinde hareketini devam ettirmesi olacaktır.1981 yılında ben Galip Abiyi tanıdım. Mamak dolayısıyla, ölümüne kadar, ki ölüm gününde de yanındaydım, yani 16 sene boyunca her hafta bizimle birlikte oldu. Her hafta mutlaka onun bir özel günü vardı. Bu, zaman zaman bu özel gün değişiklik olmuştur, yani pazartesiyken Pazar olmuştur. Cumartesiyken Cuma olmuştur, benim şartlarıma, çalışma durumuma bağlı olmak üzere, orada o kolaylığı sağlardı, bu gün


leri değiştirebilirdik, ama, mutlaka her hafta gelirdi. O hafta gelmediği, bir olur da bir manisi çıktığı zaman, mutlaka ertesi hafta iki gün gelirdi. Yani o onun hakkıydı. Ailemizin bir bireyi olarak kabul etmişti kendisini, kesinlikle. Ondan habersiz hiç birşey olmamalıydı. Ondan habersiz hiçbir karara da biz varamazdık zaten. Ben, şunu hemen aklıma geldi, söylemek istiyorum: Bademcik ameliyatı geçirmiştim, kaç yıllarıydı, 88 zannediyorum, Galip Abinin de çok üzüldüğünü biliyorum. Yani hastalık durumlarımıza üzülüyor, işte, evdeki problemlere, her şeye üzülüyor. Bana, gelmek istediğini söyledi hastaneye, ameliyat günü. “Ama bana mutlaka gününü de bildireceksin, saatini de bildireceksin” dedi. Fakat ben, bildirmeme kararı aldım. Çünkü O’nun orada bademcik ameliyatı sırasında koridorda beklemesine ve üzülmesine de tahammül edeceğimi zannetmiyordum. Neticede haber vermedik. Eşimle gittik. Ameliyat oldum ve eve döndükten sonra ameliyat olduğumu bildirir telefon ettik, eşim aradı. Galip Abi buna çok kötü bozuldu. Beni telefonla aradı, geleceğini söyledi, geldi. Ertesi günüydü, ameliyatın. Ben yine de kalktım, birşeyler hazırlamaya çalıştım. Ortalıkları yıktı, bağırıyor, çağırıyor, “yemeğini de yemiyorum, sizin yemeğinizi de yemiyeceğim” diyor. “Bir daha size gelmiyeceğim” diye ısrarla bağırıyor. “Peki, niye?” “Nasıl dostsunuz yani, ben dost bildiğim kişilerin ameliyatında da olucam, sevinçli günlerinde de yanında olucam, siz beni dost bilmiyorsunuz”. Ve uzun süre bu kırgınlığını devam ettirdi ve bu bize ders oldu. Böyle durumlarda ne yaptık, çağırdık. Ama biz onun üzülmemesi için çağırmamıştık.


Yine, babam benim rahmetli oldu. Çok acilen İzmir’e gitmiştik. Ertesi gün yine bir telefon aldım; o acımın arasında, Galip Abi yine kızıyor bana telefonda. “Sen ne hakla bana bildirmiyorsun, babanın ölümünü, ben cenazede bulunmak isterdim” Yani dostluk anlayışından örnekler vermek istiyorum.


O her şeyiyle, tamamen bir olmak yani bütünleşmek istiyordu. Belki biz onun anladığı kadarıyla o dostluk anlayışını değerlendirememiş de olabiliriz. Çünkü öldükten sonra onun yokluğunu çok hissettik. Sıkıntılarımızı, özel dertlerimizi, aile problemlerimizi rahatlıkla konuştuğumuz insandı. Yani sırtımızı dayadığımız insandı. İnanın öldükten sonra ben çok boşluğa düştüm. Çünkü çocuğuma kızardım, bu kızgınlığımı Galip Abiyle paylaşırdım. Eşime kızardım, veya bir problem olduğu zaman Galip Abiyle bunu konuşabilirdim. Siyasi meselelerde, herhangi bir sıkıntıya düştüğümde, üzüldüğüm noktalarda Galip Abiyle tartışabilirdim. Ama o öldükten sonra tabi bu işlerde çok boşlukta hissettim kendimi.


Bunun gibi o kadar çok hatıra var ki anlatacağımız. Benim aklıma tabi çok şu anda bir şey gelmiyor.



R: O Mamak’ta…


Mamak’ta ilk karşılaştığımız… Ben Galip Abiyi kitaplarından tanıyordum, birkaç kere de konferanslarından tanıyordum. Sami bey tanıyordu fakat ben pek tanımıyordum. Mamak’ta karşılaştık. Mamak’ta tanıştık. Çok ilgileniyor tabi, bütün ailelerle ilgileniyordu avukat olarak. Neticede Mamak cezaevinde yatan kişilerin ailelerinin durumlarının ve içeridekilerin maddi durumunun iyi olmadığını ve bu meselelerle çok kişinin ilgilenmediğini tesbit etti Galip Abi. Yani konuşmalarımız sırasında tesbit etti ve neticede kendisine iş edindi bunu ve durumu müsait olan, maddi durumu müsait olan kişileri ziyaret ederek, Mamak’taki kişilerin ve ailelerin durumunu, onlara anlatarak yardımda bulunmalarını söyledi ve bunda da zannediyorum başarılı oldu. Uzun yıllar, ki zannediyorum dört veya beş sene Mamak’ lı aileler ve içeriye para mevzuunu, nakdi meseleyi halletmiş oldu Galip abi ve bunu çok severek, isteyerek yaptı ve o kadar mutluydu ki bu işi yaparken, ki hayatında, bakın ben size şunu da söylemek istiyorum. Galip Abi hiç parayı bilmez, yani cebindeki parayı bilmez, parayla hiç işi olmamış bir insan olmasına rağmen, Mamak meselesinde çok şeydi, hassas ve titizdi. “Mektup” diyordu topladığı paralara. O mektup dediği paralar ayrı cebindeydi. O hiç bir şeye karışmazdı, ve bu mektupları yerine ulaştırdığı zaman da çok mutlu olurdu. Biz ikilere, üçlere kadar da sohbet ederdik. Yani ailelerle ilgili, ailelerin yardım edildikten sonraki durum ve duygularını tahlil ederdik. Yine Mamak’taki mahkemelerde çocukların ifadeleri üzerinde çok uzun, çok hoşuna giden cesaretli, güzel ifadeleri kaç kere anlattığını ben hatırlamıyorum. Yani o kadar çok tekrar eder, o kadar çok bundan mutluluk duyardı ki. Ve uzun yıllar biz bu şekilde anlattık, konuştuk ama Mamak bittikten sonra, Mamak davası bittikten sonra da biraz boşluğa da düştüğünü biliyorum. Galip Abinin boşluğa düştüğünü de biliyorum. Yani, çünkü kesinlikle şunu derdi bana “Abla ben, beni devlet bile yerimde sabah uykumdan kaldıramamıştır. Ama Mamak saat 8’de de, 7’de de, 6’da da kaldırmıştır”. Ve bunu o severek yaptı. Mamak’ lı ailelerin hepsini tek tek tanıdı. Hepsiyle tek tek ilgilendi. Ben her zaman onu söylüyorum, arkadaşlara da söylüyorum, yani Galip abi bizlere karşı kesinlikle çok inceydi. Bizim hatalarımızı kesinlikle görmedi. Yani hatalarımız yok muydu? Vardı. Saygısızlarımız da olmuştu. Ama kesinlikle bize şey, toz kondurmazdı. Her yaptığımız şey bizim, harika şeylerdi, her söylediğimiz söz güzeldi. Çünkü bizim hatamız olamazdı. Çünkü biz ülkücülüğün çilesini temsil ediyorduk Galip Abinin gözünde. Ama bunun dışında yabancı, yani milliyetçi olmayan kişilere karşı da çok kabaydı Galip Abi. Yani öyle çok kibar ve onlarla irtibatlı falan da değildi. Çünkü onun dünyasında çok büyük bir aileydi ülkücü aile. Ve ailesine sahipti Galip Abi; sadece ailesiyle vardı ve uzun yıllar da devam etti. Ben yine de mutlu öldüğüne inanıyorum. Yani aramalar, sormalar olmasa da Galip Abi hep sevildi, Galip Abi şımartıldı. Yani çok açık söylüyorum; Galip Abi şımartılmayı da çok seviyordu. Hediye almayı çok severdi. Hediye almayı çok severdi. 15-16 yıl, her yılbaşı bize geldi, ve kesinlikle Galip Abi, mesela, siz bu yılbaşında memlekete gidecek misiniz veya bir başka programınız var mı diye sormazdı bana. “Abla, ben size geliyorum” derdi. O bir şeydi (lütuftu). Niye? Hediyeler alacaktı bize. Biz de ona hediyeler alırdık ve çok hoşuna giderdi, daha kapıdan girer girmez, çocuklara hediyeleri alır, almış geliyor olur, hemen verirdi hediyeleri. Yani kapıdan girer girmez hediyeleri verir. İşte



Hepimiz hediyelerimizi açtığımız zaman mutluluk duyardı. Beğendiğimize daha da mutlu olurdu.


Zaman zaman beğenmediğimiz şeyler de olsa çok beğendiğimizi söylerdik, ondan çok mutluluk duyardı. Ve Galip abi markacı bir insandı. Yani markaya da önem verirdi. Markaya önem vermesinin sebebini söylüyorum. Pahalıdır markalı olan şeyler, ha bu fedakarlık yapıp bir şeyler... çünkü maddi durumu iyi değildi Galip Abinin. O, bize verdiği değerdi. Yani pahalı bir şeyler aldığı zaman, bizi sevindirdiği zaman yani bize ne kadar çok değer verdiğini ifade etmek istiyordu. Biz de ona markalı şeyler elmaya çalışırdık. Alabildiği… Ama onun kadar hiçbir zaman ben markalı alamadım. O, daha çok fedakarlık yaptığını her zaman ispat etti. Bunun yanı sıra yaş günlerimizi hiç unutmadı. Benim çocuklarımın yaş gününü hiç unutmadı. Benim de yaş günümü unutmadı. Biz de onunkini unutmadık ve çok severdi, yaş gününün hatırlanmasından büyük mutluluk duyardı. Bilge’nin yaş gününün hatırlanmasından çok mutlu… Çünkü, işte ailemizin bir bireyiydi. İnanın ki benim babamdan belki yakın oldu. Benim Abimden bana yakın oldu. Ve “abi” denmekten de çok hoşlanırdı. Yani, kesinlikle birisiyle yeni tanıştı diyelim; milliyetçi birisiyle yeni tanıştı. Eğer ‘abi’ demişse, o kişiyi çok severdi. Ama Galip bey denmişse bundan çok büyük rahatsızlık duyduğunu hemen hissederdim. Çünkü, Galip Abiyi ben o kadar, artık yakından tanıyordum ki… Oturuş şeklinden, bacak bacak üstüne atış şeklinden, sigarayı tutuş şeklinden, neden hoşlandığını anlayabiliyordum. Gelen misafirle konuşma tarzından, hoşlanıp hoşlanmadığını anlıyordum. Ve genellikle de şeydi Galip Abi; yani, kıskanç tabiatlıydı. Kendi geldiği zaman, sevdiği bir ortamda eğer sohbet ortamında, sevmediği birisi geldiği zaman belli ederdi bunu. İstemediğini de belli ederdi. Yani, böyle huyları da vardı ama genellikle ülkücü camiayı, dediğim gibi, herkesi çok sevdi. Çok sevdi.(Başka ne anlatabilirim bilemiyorum)



Bilge, 12 Eylül sonrası, yani 1980 de daha çok ufaktı. 12 yaşlarında ve ya belki 11-12 yaşlarında zannediyorum. Her sene babasının yanına yaz tatiline gelirdi İstanbul’dan. Bu Mamak meselesi başladıktan sonra geldiği zamanlar, sadece Mamak’ta mahkemelere geldi. Bizlerle birlikte oldu. Yani Bilge tatile gitmedi. Gerekçe şuydu: Yani çok açıkça, benim yanımda söylemişti, bu gerekçe; “kızım seni tatile götüremiyorum, biliyorum, tatile de ihtiyacın var, ama ablaların tatile gidemiyor. Ablalarının bu sıkıntısı varken, bizim tatile gitmemiz mümkün değil…” Bu şekilde. Ve Bilge ‘de olgunlukla karşılamıştı bunu ve hiç unutmuyorum, şaşırmıştım; o “tabi, baba” demişti. Ondan sonra tatile de gittik biz Galip Abiyle. 12 Eylül mahkemeleri sonrasında tatile de gittik, tatilimizi de yaptık. Yani hep beraber olduk, birlikte olduk ama o olgunluğu da Bilge göstermişti.


Evet, Galip Abinin Ramazanları hep doluydu. Yani Ramazan daha başlamadan herkes randevusunu alırdı. Randevusunu aldıktan sonra da bir ay boyunca listesi hazırlanmış olurdu Galip Abinin. Bu, Mamak yıllarında belki de bizlerin, üzüntülerimizden biraz daha uzaklaşmasını istemesinden dolayı bu davetlere ayrıca bizi de aratıyordu. Günay hanımla beni de arattırıyordu. Yani mecbur bırakıp bizi de o iftarlara davet ettiriyordu. Bu gittiğimiz iftar evlerinde her türlü kaprisi yapıyordu Galip Abi. Yemekleri beğenmiyordu, ki harika sofralar kurulmuş oluyordu. İşte bir şeyler buluyordu o yemeklere mutlaka, yani kapris yapacak bir konu buluyordu yemeklerde. Fakat bizim evlerimizde hiç hayatında tavuk yemediği halde tavuk yediğini biliyorum, karnabahar yemediği halde karnabahar yediğini biliyorum. Pırasa yemediği halde pırasa yediğini biliyorum. Hiç elma yemediği halde, podgorni derdi elmaya, elmaya alıştığını biliyorum. Yani bizim kırılmamızdan, bizim üzülmemizden, hiç istemediği için vermeye evet demişti. Hiç unutmam, bir gün, Abdullah Alay, Himmet Kayhan, onlar çıkmışlardı cezaevinden, Galip Abiyle bize bana yemeğe geldiler. Sami bey o zaman cezaevindeydi. Ben de bir gün önceden başladım hazırlığa. Çok da öyle yemek pratiğim olmadığı için, yemek kitaplarından daha ziyade hazırlık yapıyorum, ve baktım yemek kitaplarında ziyafet yemeği olarak da rosto köfteyi gördüm ve çok uğraştım, gerçekten de çok güzel görüntüsü oldu. Tadı da güzel olduğuna eminim. Güzelce masayı hazırladım. Ortaya rosto köfteyi koydum. Ve Galip Abiler geldiler. Galip abi girer girmez masaya göz attı. “Abla o ne?” “Ne var abi?” dedim. “Abla, o rosto köfte mi?” “Rosto köfte, abi” dedim. “Şey” dedi. “Ne o abi, sevmiyor musun yoksa?” dedim. “Yoo” dedi, ama tabi ben anlamıştım ki, hiç sevmiyor. Sonra hikayesini anlattı. Gerçekten, askerde çok rosto köfte veriyorlarmış. Nefret etmiş, hiç yememe kararı almış ve hiç o zamana kadar bir daha ağzına sokmama kararı almış Rosto köfteyi, ama, ben dedim ki: “Abi ben bununla çok uğraştım. Mutlaka yemek zorundasınız” Ve oturdu iki dilim rosto köfte yedi. Yani bu türlü şeyler oluyordu. Mesela pırasa, veya şu olurdu. Sami benim yemeklerimi beğenmediği zaman, mutlaka beni koruma ihtiyacı duyardı. Ve Sami beyin beğenmediğini ifade ettiği zaman, “aman, ablacım, ellerine sağlık, harika olmuş, çok güzel olmuş” derdi. Aslında ben biliyordum çok da güzel olmayan yemeklerim de vardır ama onları bile çok severek, sırf beni korumak bahasına yediğini de biliyorum. (Bu kadar, daha bekleyenler var…)





SAMİ BAL



Galip Erdem ile, Galip Abimiz ile benim tanışıklığım 1969-1970 yıllarına dayanır. O yıllarda KÜBİTEM diye bildiğimiz, bilinen Meşrutiyet Caddesi üzerinde bir yerimiz var idi. Orada belli, üniversiteden seçilme belli öğrencilere seminerler verilirdi. O seminerlerin seminercilerinden birisi idi Galip Erdem. O yıllardan itibaren Galip Erdem ile devamlı ilişkim olmuştur. Kesintiye uğramasına rağmen bu ilişki sürekli denilebilecek düzeyde bir ilişki idi. Ben 1975 yılı içerisinde Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptığım dönemde de Galip Erdem ile, fikriyatımızın camiamıza mal edilmesi hususunda müşterek çalışmalar planladık, programladık, hatta uyguladık. Genel Başkanlığı bıraktıktan sonrada kendisi ile bu manadaki çalışmalarımızı devam ettirdik. Daha sonra benim Ankara’dan ayrılmam, Samsun’da 2 yıllık bir süre geçirmem münasebetiyle ilişkimizde bir kopukluk meydana geldi ve 12 Eylül ile birlikte Galip Erdem ile ilişkimizin daha da yoğunlaşmasının sebeplerinden birincisi Galip Erdem’ in hayatı boyunca bu hareketin daima külfetlerine talip olmak gibi bir özelliğine dayanır. Galip Erdem gerçekten hayatı incelenirse Milliyetçi Hareketin hiçbir nimetine talip olmamış, hatta onlardan adeta kaçmıştır. Hep zahmetleriyle, külfetleriyle, problemleriyle meşgul olmuştur. İşte bu, tabii ki 12 Eylül İhtilali bizim hareketimizin uğradığı en ciddi sıkıntılı dönemlerden birisidir. Burada Galip Erdem’ i en ön saflarda görmemizin nedeni Galip Erdem’ in biraz evvel ifade etmeye çalıştığım, kendisine biçtiği misyondan ileri gelir. Hareketin sıkıntılı, problemli anlarında külfetlerine talip olmak. Hayatı boyunca da yine 12 Eylül’ den önceki dönemi de inceleyecek olur isek, bizim cemaatimizin, camiamızın içinde meydana gelen ufak tefek gruplaşmalar, hizipleşmeler, tartışmalarda Galip Erdem daima gruplar arası “yapıştırıcı” bir özellik oynamaya özen göstermiştir ve bunu da gerçekten başarmıştır. Bu konuda da başarılıdır. Hiçbir grup Galip Erdem’ i dışlamamıştır, dışlama gibi bir düşünceye girmemiştir. Bütün gruplar Galip Erdem’ i kabullenirler, ona saygı ve sevgide kusur etmezler. Hepsi Galip Erdem deyince onu kabullenirler, ona saygı gösterirler.


12 Eylül ile birlikte Galip Erdem’ in Mamak macerası başlar. Ben Galip Erdem’ i 12 Eylül neticesi sırasında ilk duruşmalara dinleyici olarak geldiğini gördüm. Oradaki manzaradan kendisine moda tabirle “durumdan vazife çıkarmak” şeklinde zannediyorum mevcut durumu öyle gördü ve durumdan kendisine vazife çıkardı.


12 Eylül harekatıyla doğan yeni şartlarda, biraz evvelde ifade ettiğim gibi Galip Erdem durumdan kendisine vazife çıkardı adeta ve Mamak cezaevi sembol oldu, 12 Eylül deyince akla Mamak gelir oldu ve Mamak’ta yatan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası sanıklarının hemen tamamının meselesini mesele edindi. Hangi meselesini mesele edindi? Tüm meselelerini. Çocuk çoluğu olanların, çoluk çocuğuna bakmayı kendine vazife edindi, içeride yatarken içeride yatanların yiyeceği, içeceği, giyeceği, ayakkabısından iç çamaşırına kadar her şey Galip Erdem’ in meselesi haline geldi. Mesele edindi Galip Erdem bütün bunları. Duruşmalarda avukatlıklarını, savunmalarını mesele edindi. Hasıl, velhasıl Galip Erdem Mamak cezaevinde yatanların tamamının her türlü meselesine sahip çıkmaya çalıştı. Ve bunda da gerçekten çok büyük bir başarı ile bu meseleleri sahiplenmeyi yürüttü. Ve yetişebileceği her yere yetişmeye çalıştı. Çocuklarla ilgilendi. Çocuklara babalık yaptı. Babaları içeride olan çocuklara babalık yaptı. Babasızlığı onlara hissettirmemeye çalıştı. İçeride olanların eşleriyle, her manada her türlü ilgiyi gösterdi, her türlü yardımı gösterdi. Adeta Mamak cezaevinin manevi hamisi halindeydi. Galip Erdem içeride yatan bizler için Mamak’ta, Mamak cezaevinde yatan bizler için, bütün insanlar için adeta bir moral kaynağı idi. Onun varlığı meselelerimizin sahipsiz kalmadığın inancını telkin ediyordu. O varsa mutlaka o bir problem doğduğunda, çıktığında mutlaka Galip Erdem ilgilenir, sahiplenir, çözer diye bir rahatlığa götürdü. Bu psikoloji en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün içeride yatan tutuklu arkadaşlarımızda vardı. İstanbullusuyla vardı, Ankaralısıyla vardı, Adanalısıyla vardı. Çünkü Galip Erdem ayırt etmeksizin bütününe sahip çıktı. Hatta Mamak ile de yetinmedi Galip Erdem. Türkiye’nin bütün cezaevlerinde, aşağı yukarı bütün bölgelerindeki cezaevlerinde yatan tutuklu veya hükümlü durumundaki Ülkücülerin bütün meseleleri ile ilgilenmeyi de kendine adeta bir görev kabul etti ve onlarında çocukları ile, çolukları ile, yiyecekleri ile, içecekleri ile hasılı bütün meseleleri ile ilgilenen bir konuma geldi. Bu konumun Mamak mahkemeleri bitip Mamak cezaevi dağılana kadar, dağıldıktan sonra oradan giden insanların çeşitli cezaevlerine dağılan arkadaşlarımızın meseleleri ile bulundukları cezaevlerinde ilgilendi. Dışarı çıkanlarında dışarıda yine karşılaştıkları güçlüklerle ilgilenmeyi adeta bir vazife, kendisine bir vazife olarak kabul etti. O bakımdan Galip Erdem bilhassa 12 Eylül sonrası yaptıkları, bu hareket mensuplarının arasında ona çok ayrı bir yer ayırmasına neden olmuştur. Bütün camia olarak, içeri girmiş olsun girmemiş olsun bu camianın bütün insanları tarafından 12 Eylül sonrası yaptıkları ile gerçekten her insana nasip olmayacak bir yer almıştır Galip Erdem insanların gönlünde.



Dediğim gibi Galip Erdem hiçbir şekilde bu hareketin nimetlerine talip olmadı. Bu hareket nimetler de sundu mensuplarına, muhakkak daha ziyade külfetler sunmuş olmakla birlikte, zaman içerisinde nimetler sunduğu dönemlerde olmuştur. Ancak Galip Erdem’ in, nimetlerin söz konusu olduğu yerde Galip Erdem’ i göremedik, göremeyiz, kimse de göremez. Fakat külfetlerin bahis konusu olduğu yerde, en başka Galip Erdem gelmiştir. Külfetleri sırtlamayı adeta kendi misyonu bilmiştir. Yine sözlerimin bir bölümünde ifade etmeye çalıştığım gibi, bilhassa 12 Eylül sonrası siyasi faaliyetlerin serbest bırakılması ile iç bünyemizde meydana gelen bölünmeler, parçalanmalar, gruplaşmalar, siyasi ayrılıklar en çok Galip Erdem’ i tedirgin ve rahatsız etmiştir. O gruplar arasında iyi ilişkilerin tanzimi veya gelişmesi bakımından son derece yoğun gayretler göstermiştir. Onların arasında tamamen kopmayı hatta birbiri ile vuruşur hale gelmelerini önlemek için adeta yapıştırıcı bir rol oynamıştır.
Şu
anda onun yokluğunu hissediyoruz. O olsaydı gerçekten o yapıştırıcılık rolünü veya görevini devam ettirecekti. İnşaallah onun yerine onun o görevlerini yapacak yeni insanlar çıkar. Bunlar yok değil ama, Galip Erdem gibi o rolü layıkı vechiyle yapan, şu ana kadar birisi çıkmadı. Galip Erdem’ in misyonu buydu. Bence, dediğim gibi “milliyetçilerin en büyük düşmanının yine milliyetçiler” olduğunu ifade eden Galip Erdem’ dir. Ve milliyetçilerin bu problemini ortadan kaldırmak için çok uğraştı. İnşaallah emekler boşa gitmez ve milliyetçiler, yine bir gün onun da hayallerini süslediği gibi bir görünüm kazanırlar. Güç birliği yapmış olarak aynı hedeflere koşarlar.



Galip Erdem nev’ i şahsına münhasır bir insandı, bir tipti. Bir sevgi insanı idi. Hayatının temel mihengi sevgi idi. İnsan sevgisi fikri bütünlüğünü tamamlamış bir insandı. Tam bir sentez insanı idi. Yani tam bir sentez insandı demek daha doğru. Gerek ahlaki gerek milli gerek İslami yönden örnek alınabilecek bir tipti Galip Erdem. Bu zamana kadar bir çok insanla bu konuları görüştünüz. Bu anlatılanların hemen tamamı Galip Erdem’i anlatır ama Galip Erdem bu anlatılanlardan ibaret bir insan değildir. Onun çok üstünde bir insandır. Galip Erdem’ in yokluğunu zaman içerisinde daha iyi kavrayacağız. Bence şu an farkında değiliz, Galip Erdem’ i kaybetmekle neler





Kaybettiğimizin. İnşaallah onun yerini doldururuz zannediyorum. Bu hareket İnşaallah onun boşluğunu doldurur diye düşünüyorum.


Mamak’ta bizim avukatımız sıfatıyla ziyaretimize gelirdi. Gelişlerinin birinde bize Mamak’ta, daha doğrusu Mamak cezaevi idaresi bize, bu bildiğimiz milli marşlarımızı öğrettiriyor, okutturuyor, söylettiriyor. İstiklal Marşını her fırsatta söylettiriyor. Biz bunları tabii ki dışarıda da söylediğimiz için, bir milli marşlarımızı, İstiklal Marşımızı, bayrağımızı, bunları sahiplenmek uğruna birçok fedakarlıklara katlandığımız halde orada adeta zorla söylettiriliyordu bütün bunlar. Bir gün ziyaretimize gelmişti avukat sıfatıyla. Koridorlardan marş sesleri yükseliyor. İstiklal Marşımız diğer milli marşlarımız, mehter marşlarımız, onuncu yıl marşı vs. onları duyuyor tabii ki rahmetli. Bana dedi ki “Oğlum bu ne?” dedi. “Bu içeriden gelen marş sesleri ne? Siz niye buradasınız? Siz bunlar için, bunları susturmamak için mücadele ettiniz. Ama siz niye buradasınız?” Görüşlerde, aramızda tel bir kafes, benim yanımda bir asker, onun yanında bir asker böyle bir çıkış yapınca tabii askerlerde ne yapacaklarını şaşırdılar. Benim yanımdaki ve onun yanındaki askerlerde şaşırdılar. Bizim ne konuştuğumuzu kontrol ediyordu onlar. Şimdi böyle bir pozisyonda acaba bir şey yaparlar mı bu askerler, Galip Abiye bir şey yaparlar mı diye endişeli bir şekilde dedim ki “Abi böyle


işte” dedim. “İşte böyle.” Başka bir şeyde diyemedim. Yani bunu kabullenemiyordu. Hiç birimiz kabullenemedik ama buna en çok isyan edenlerden biriside yine rahmetliydi, Galip Abi idi. Bizim Abimiz. Allah rahmet eylesin, Allah yerinde rahat ettirsin İnşaallah.



R: Mahkemedeki müdahaleleri ..


Onlar tabii ki bir avukat şeklinde değil. Adeta bir hami, baba, bir koruyucu sıfatıyla yapılan şeyler onlar. Bir çoğu da mahkeme heyeti tarafından kabul görmedi. Bunlardan haksızlık olarak görüyor ve hiç tahammülü hiç olmayan yapıda bir insan olduğu için, o haksızlıklara feveran ediyordu, isyan ediyordu. O çıkışları da o manada idi. Yoksa çoğu çıkışları hukuki mahiyetten ziyade bu manada idi. Yani haksızlıklara isyan şeklinde olurdu ve hiçbir duruşmayı geç gelmemek kaydıyla, hiçbir duruşmayı kaçırmamıştır. Galip Erdem duruşmalar boyunca en devamlı avukattır. Ama tabii ki o avukat sıfatından ziyade bir hami sıfatı. Biz ondan zaten hukuki manada bir şey beklemiyorduk, ilginç bir psikoloji bu. Bir çok insanın vekili idi Galip Erdem. Bir çok insanın vekaletnamesini almıştı ama vekaletnamesini aldığı insanlardan hiç birisi ondan hukuki manada bir savunma filan beklemiyordu. O’ nu bir hami, adeta bir baba gibi bakıyordu Ona, öyle bir bakış tarzı vardı, Galip Erdem’ in öyle bir imajı vardı. Bizi psikolojik olarak rahatlatan bir yapıdaydı. O’ na bakışımız, bizim de öyleydi. Avukat sıfatıyla görüşmelerimize geldiğinde de hukuki bir şey konuşmadık biz O’ nunla. İşte sohbet, ordan burdan sohbet ederdik. Hukuki manada işte, şu belgem şurda, şu şahidi burdan getir, işte şunu da çağırsınlar filan, öyle meselelerimizi, avukatlık meselelerimizi hiç konuşmadık biz Galip Abiyle. Bu konuları konuşan arkadaşımız da yoktu. Yani vekalet vermiş olan vekalet aldığı hiçbir insan onunla bu mahkeme meselelerini konuşmazdı. O’nun misyonu değişikti. Biraz evvel ifade ettiğim gibi… O bir hamiydi. O koruyucumuzdu. Her meselemizle, dışarıdaki çocuğumuzun meselesiyle, eşimizin meselesiyle, kendi içerdeki ihtiyaçlarımızla ilgilenen bir pozisyonu vardı, bir misyonu vardı.





İLAY BAL



Galip amcam her hafta evimize misafirliğe gelirdi. Elinde de çikolatasını hiç ihmal etmezdi. Bizleri gırgır geçip, güldürürdü. Özel günlerimizi unutmayıp hep yanımızda olurdu. Benim her zaman iyi bir yazar olacağımı söylerdi. Bana İlay ismini koymuş olan da zaten O’ ydu.. Bizim ailemizden bir parça gibiydi.


R: O’nu kaybedince ne düşündün?


Herkes gibi gibi ben de çok üzüldüm.


R: Ne söyleyerek gırgır geçerdi?


Benim, Aşkın Nur Yengi’nin “Ay nanmıyorum” diye bir şarkısı vardı. Onu bana hep söyletmek isterdi. Hep söyledim ben de…


R: Neler hissettin?


Aslında inanamadık ilk başta. Çünkü çok alışmıştık biz O’na. Her hafta bizim evimizdeydi. Hiç… birden O’nu kaybedince alışmadığımız bir şeyle karşılaştık.


R: Çok özlüyor musun?


Çok özlüyorum…


R: Ülker…


Ülker getirirdi. Ben istediğim zaman da Milka çikolata getirirdi. Ülkeri severdi Galip amca.


R: Sebebi neydi?


Sebebini bilmiyorum, Ülker getirirdi.


R: Senin ismini O vermiş, ilk nasıl hatırlıyorsun?


Hatırlamıyorum, çürkü… Ben düşününce Galip amcamı her zaman evimizde misafirliğe geldiği zaman hatırlıyorum. Doğum günlerimde filan, yanımızda olduğunu hatırlıyorum. Çok küçük yaştan beri hep evimizde, evimize geliyor…


R: Galip amcayı niçin çok sevdiğini hiç düşündün mü sonradan?


Ben, yani alışmıştım. Seviyordum, benim amcam gibiydi, zaten amca dememin sebebi de o. Çok yakındı. Yani bizim ailemizden biri gibiydi.


A: Çok sevdiğini…


O’nu çok seviyorum ve O’nu çok özlüyorum. Hiç alışmadığımız bir şeyle karşılaştık, çok alışmıştık O’na. O’nu çok özlüyorum..



SÜLEYMAN KÜRKÇÜ



Rahmetli Recep Doksat, Peyami beye, Peyami Safa ile ahbaplıklarını anlatırken onun yakınında bulunduğu zamanlardan bahsederken derdi ki; “Peyami beyin paltosunu tutmak, ona yakın olmak, bizim için eşi bulunmaz, zevki tarif edilmez bir olaydı” derdi. Ben 1966’larda Galip Abiyi tanıdım. Daha önceleri yazılarını okurduk. Ama şahsen tanımam 1966 Ankara’ya gelişimle başladı. Benim için fikri muhtevası, çevresindeki etkinliği vs. itibarıyla biraz erişilmez cinsinden, büyüklerimizdendi, abilerimizdendi. Hasbelkader yakınında olma fırsatına erdik. İşte zaman zaman evine gider, bu Recep Doksat beyin anlattığı ölçü içerisinde yakın olmaya, paltosunu tutup 25 kuruş, 50 kuruş bahşiş almayı filan kendimize bir zevk edinirdik. Böylesine bir yakınlığımız olmuştu. Ancak bir gün geldi, bu yakınlığın bir dönemecini yaşadım ben.


Rahmetli üvey annesi, evinde hasta yatıyordu, Gaziosmanpaşa’daki Hafta sokaktaki Galip Abinin evinde. Biz de gidiyoruz, geliyoruz Galip Abiyi ziyarete. İşte Mehmet Budak’la beraber ciğer götürüyoruz kediye, Galip Abinin bir ihtiyacı var mı yok mu, onları tespite çalışıyorum, filan. Böyle bir günde, annesi, Erzurum’ lu bir hatuncağızdı, sordu; “oğul bunlar kimdir?” Dedi ki “Anne, onlar benim arkadaşlarım.” Bu ifade işte bende o dönemeci yarattı. Ben kendimi o günden itibaren, haddim olmayarak ama büyük bir gururla Galip Abinin arkadaşı olarak hissettim.



Galip abi dost bir insandı. Dostluğu çok iyi bilen bir adamdı ve çok yoğun yaşayan bir adamdı. Dostluklara da çok değer verirdi. Kesintisiz, ölümünden yarım saat, belki 40 dakika öncesine kadar bu dostluk devam etti. Pek çok arkadaşımız O’ nunla helalleşme imkanını bulamamıştır. Ama ben ayrılırken, “Git” dedi. Kovdu beni. Kovarken de “Peki abi, gideceğim, hakkını helal et” dedim. Elini öptüm ve hakkını helal etti bana. O ana kadar, bu dostluğu sonuna kadar yaşadık… Ben bu dostluğu hala yaşıyorum.


Galip Abi sırrına kavi bir adamdı. Çok ciddi sırları vardı. O sırlarının bir kısmına muttali oldum. Ama hayatımın en ince, en ağır sırlarını ben ona tevdi ettim. Hiç satmadı.


Sevgiyi bilen bir adamdı. Çok severdi. Kalbi çok açık, yüreği çok açık bir adam olduğu için de en azından benim ailem tarafından, çocuklarım tarafından çok sevilirdi. Bütün arkadaşlarımızın çocuklarınca çok sevilirdi. Bütün arkadaşlarımızın ailelerince sevilirdi ama, bizde bir başka sevilirdi Galip Abi. Bir büyüğümüz, bir anamız, bir babamız kadar ailemizin bir ferdiydi, ve O 67’lerdi, 68’lerdi üvey annesine söylediği dostluk, arkadaşlık hep devam etti. Aramızda yaş farkı vardı, ama biz arkadaştık. Yani on-on bir yaş fark vardı, fakat biz arkadaştık. Çok yakın dosttuk.


Galip Abinin bir başka tarafı da, ölçüleri olan bir adamdı. Hayatını belli ölçülere göre tanzim ederdi. Galip Abinin, tezvirata girmek istemem ama, ölçülerine ve çizgisine yakın, o çizgilerin bizatihi içinde, ortasında, göbeğinde olan insanlar, dostları, arkadaşları vardı, bir de o çizgilere zaman zaman giren çıkan, zaman zaman yaklaşan insanlar vardı. Herkes Galip Abiyi bir başka tarafıyla anlatabilir, ama Galip Abinin en yoğun yaşanan tarafı, bana göre, dostluğu, harbiliği ve karşılıksız sevgisiydi. Bu sevgiye şahidim. Allah huzurunda da ona şehadet ederim.


EROL DOK


Rahmetli Galip Abiyi, l2 Eylül l980 öncesi Ülkücü Hareketin bir ağabeyi, yazarı olarak tanıdım, kitaplarından tanıdım, seminerlerini dinledim, ama çok yakın bir tanışmamız olmamıştı. Daha sonra bize yasaklanmıştı zaten. Ne Galip Abinin kitaplarını okuyabiliyor nede seminerlerine gidebiliyorduk. Ancak evimizdekilere bakıyorduk. Cezaevine girdikten sonra asıl Galip Abiyi tanıma fırsatını bulduk. Mahkemenin açıldığı tarihte, salonda cübbesi kendisine yakışmayan, üzerinde eğreti duran, emanet alınmış bir cübbe giymiş bir Galip Abi hatırlıyorum şimdi. Galip Abiyi aslen orda tanıdık. Galip Abi bizim gözümüzde üç türlü avukattı. Benim gözümde en azından. Birincisi hukuki yönü, sonunda savunmaya damgasını vuracak, ideolojik savunmamızı yapacak, bizi ve düşüncemizi, icraatlarımızda olan ama düşüncemizde olmayan yanlışlıklar yoktu, doğrularımızı tam yansıtacak biri olarak görüyor ve orada avukatlık kisvesi altında bulunduğuna inanıyorduk. İkinci Galip Abi bir moral kaynağımızdı. Hem içerinin hem dışarının. İçerinin moral kaynağı; işte Galip Abiye, görüşüme geldiği zaman benimde yaptığım gibi “Abi belgeler istiyorum. Şeref getirmiyor” diye (hakkını yiyoruz, halbuki getiriyordu) belgeler isterdik, dökümler isterdik. Mahkeme ne olacak Galip Abi, dedik. Ama ilk günler ona bir şey sormuştuk. Savunma başlayınca, “Galip Abi” dedim ben “Biz yapmış olduğumuz bütün mücadeleyi bu devlet için yaptık. Bu devlette bize burayı reva gördü. Komünistlerle aynı koğuşta, aynı eziyet aynı işkencelere maruz, C 5 ten geldik” diye biraz hayıflanmıştık. O da bana “ne bekliyorsun ya” dedi. “Mücadele ediyorum diyorsun, sistemi değiştirmeye uğraşıyorum diyorsunuz. Ondan sonrada sistemden, bu sistemin yargı sisteminden ve onun yöneticilerinden yardım bekler bir havanız var” dedi. “Bu size yakışmıyor veya siz benim tanıdığım adamlar değilsiniz” dedi. O gün, ben çok utanmıştım ve o günden sonra şahsımla ilgili bir talepte bulunmamaya karar verdim. Ama tabii oradaki baskı belki de devam ettirdi. İçerideki, Galip Abiye benim ve birçok arkadaşımın yansıttığı, görüştüklerinin yansıttığı konular vardı. İşte içeride huzursuz olan veya yetişemeyen veya onun ifadesiyle savaşta kaçıp kümese saklananlardan da aramızda olduğuna bende inanıyordum, o tip insanlar içeride bize sıkıntıydı. Onlar için özel ilgi bekliyorduk. Ailesine gitmesini istiyorduk. Adresler veriyorduk. Onu tanımlıyorduk. Bizler içinde “ne yapalım?” diye sorduğumuzda kitap okuyun” diyordu. Bir müddet sonra kitap serbestleşmişti. Bir kitap gönderdi. Romantik kitaplardan “abi yahu, biraz daha ciddi bir şeyler yok mu?” “Len ne yapacaksınız ciddi şeyleri, biraz bunları okuyun da dünyanız değişsin” dedi. “Bırakın ciddi işleri ciddi adamlar yapsın” dedi. İçeride görüşe geldiğinde hukuki hiç bir şey konuşmazdık ama bir moral desteği ile dönerdik koğuşa. Her koğuştan aşağı yukarı görüşte bir kişiyi çağırırdı. Dönüşte onun söyledikleri bize bir hafta gerçek moral olurdu. Dışarıda işe sonradan öğrendiğimiz, duyduğumuz birçok ve bir kısmına da şahit olduğum olaylar vardı.


Galip Abi ile Mamak cezaevinin dışında, o duruşu, hakime bakmayıp yan duruşu, savcı ile konuşurken sırtını ona dönüp yüzünü bize dönmesi, onlar çok küçücük cüsseli adamda, başkaları bir mana çıkarmıyordu ama, biz “takmıyor sıkı yönetimin bütün apoletlerini” diyor ve ondan kuvvet buluyorduk ki aslıda öyle idi.


Benim tanıdığım Galip Ağabeyin bize çok büyük hizmetleri oldu. Savunmamız için ona bir soru gönderdik; iddianame okunduktan sonra. “Abi ” dedik. “Biz 12 Eylül öncesinde vermiş olduğumuz mücadeleyi inkar etmek istemiyoruz. Kabul etmek istiyorum.” Onun cevabı çok manidardı. Tam olarak söylemek mümkün değil ama “size yakışan budur ama yapamayacaksınız” dedi. Yaptırılmadı da.


Galip Abi bu. O gün o sorduğumuz, daha sonraki konuşmalarımızda bir gün, birkaç arkadaş grubunda konuşurken “oğlum ne olur, inandığınız her şeyi söyleyin, söyleyemiyorsanız da susun ama asla inanmadığınız bir şeyi söylemeyin” dedi. O günde herhalde bir ışık görmüştü.


Bir gün görüşüne geldiğimde, görüş kabinine zannediyorum 60X80 cm2 bir yer. Önümüzde tel tel kafes, esas duruşta odaya giriyorum, kabine giriyorum, sonra rahata geçip, ellerimizi arkamıza kavuşturup Galip Abi ile konuşuyoruz. Galip Abi ile konuşurken arkadaki insan, gardiyan, asker Galip Abiye sesli konuşması için copun ucu ile dürtüklediğinde hiçbir şey yapamamanın, kafesten bir şey yapamamanın ızdırabıyla hala yaşıyorum. Sadece bağırdım, arkasından bu tarafta cezalandırıldık. Bilemiyorum Galip Mamak salonlarının, mahkemesinin sigara, değişiklik olsun diye bir arkadaş vasıtasıyla alttan sigara paketi attırmıştı. Her koğuşa birer tane gönderiyorduk. Onları da kilotlarımızın içinde koğuşa götürmüştük. Galip Abiden gelen sigara, diyerek, birazda rutubetlenmiş sigarayı içmiştik. D bloğa da rahmetli Ertuğrul Alparslan götürmüştü… (Ağlıyor.)



(Rahmetli İsmail’in – İsmail Şimşek – cenazesine gidişim aklıma geliyor.)


Cezaevinde, girdiğimizde ben A blokta idim. Cezaevi şartları dolayısıyla çok ağır bir dönemdi. C 5’ten gelmiştik. Karşı grup insanlarla aynı koğuşta idik. Her gün sıkıyönetimin baskıları vardı. Örnek, bu gün 50 cop yediğimiz zaman “hamd olsun az yedik” diyorduk. Bunun dışında bir de tabii ki maddi ihtiyaçlar vardı. Dışarıdan ailelerimizin gönderdiği ile idare etmeye çalışıyorduk. Ve bir kısmımızın aileleri gönderme şansına sahipti ama çoğunluğu bundan mahrumdu. İçeride gelen paramızı koğuşta birleştirir, haftada bir defa işte, kantinden alışveriş yapardık. Kahvaltılarımızda zeytinler sayılı idi. Adam başına iki idi. Sigaramız, günde 4 veya 5 sigara adam başına düşerdi. Zannediyorum 82 yılından sonra, öyle hatırlıyorum, koğuşumuzda para gelmeyen insanların adına da para gelmeye başladı.



Koğuşta, para gönderme şansı olmayan aileler tarafından da para gelmeye başladı. O zaman kardeşime sormuştuk. “Bu paraları yatırmaya başladılar, nasıl yapılıyor?” Çünkü daha önceden biz fazla para istediğimiz zamanlar kardeşime bir başkasının ismi üzerine yatırtıyordum. O gün bana “ağabey ben vermedim para” “nereden bir öğren bakalım” diye sordum. Koğuşlar arası irtibatımızda çok rahat değildi. Sonradan Galip Abinin bazı insanlara paralar verip, bunları içeriye yatırın, dediğini duyduk ve para, Galip Abinin paralarının gelmesi ile beraber, içeride sigara sayısı yediye, sekize, dokuza çıktı. Zeytin dörde çıktı. Kibrit büyüklüğünde peynirler ulaşmaya başladı. Ve bazen de haftada bir defa, on beş günde bir defa baklava geliyordu, onu yiyorduk. Öyle bir durumdu ki, içeriye gelen paralardan, bazı arkadaşlar ismine gelenler, parayı gerisin geriye iade ediyordu. Bu, parayı reddetmek değildi. Ailelerine gönderiyorlardı. Ve zannediyorum, bu Galip Abinin, haber de verdik, dışarıdaki ailelere yardıma başlaması da böyle başladı.



Ben cezaevinden çıktıktan sonra birileri “bizde para gönderdik” dedi. Diyenlerin varlığını duyduk. Ali Aydoğan, birkaç kişi beraber ismi önemli değil, yanına gittik “para A bloğa şu vaziyette geliyor, b bloğa da işte Erdem vasıtasıyla dağılıyor. A blokta da ben ve bir iki arkadaş üzerinden dağılıyordu. “Sizin gönderdiğiniz para kime gidiyordu?” diye sorduğumuzda, yurt dışından gelen üç dört tane şahıslar adına gelen paralardan bahsedildi. Toplu para ile gönderildi. Ve gönderilen vasıta tarafından yok olduğu söylendi. Ben Galip Abi dışında sürekli ve uzun para gönderen hiç kimse olmadığını biliyorum. Şahıs, ailelerin dışında Galip Abi dışarıya kitaplar getirip dağıtırdı. Onlarda, kitaplarda vasıta ile gelirdi. Galip Abi cezaevindekiler için bu bahsettiğim üç doğruydu. Ama Galip Abinin birde içeridekilerin dışarıdaki manzarası vardı. Ben Ocak 8l’de yakalandım. Yakalanmadan birkaç hafta önce idi. Galip Abi acilen bir yakalananlarla ilgili, o zaman tanımıyorum da zaten, bir arkadaşa bilgi gelmiş, o vasıtayla bir olay yaşanmıştı. 80 ihtilalinden sonra içeriye düşen arkadaşlarımızın bir kısmı da evli idiler. Çoluk çocuk sahipleri idiler. Onların ailelerinin moral kaynağı, çocuklarının da dedesi Galip Abi olmuştu. Galip Abi annemin ifadesi ile “Ülkücülerin, sadece cezaevindekilerin değil dışarıdakilerin de ‘Ağabeyi’ si, ‘Babası olmuştur.” Öyle ki ülkücüler, cezaevinde olan ülkücüleri kastediyorum tabii ki, bu iyi manada tüm ülkücüleri de alabilirim, cezaevindeki ülkücüler dışarıdaki arkadaşlarının adına veya tesadüf onlara vurduğu için onlar içeride idiler. Dışarıdakiler şanslı idiler. Veya şanssızdılar. Çünkü yakalanamayanların bir kısmı da şanssızdı aslında. Çünkü hala kaçaklar var. Bu güne geldik, hala yurt dışında olup, hastalıklı olan arkadaşlarımız var. Kaza geçirip ölenlerimiz var. Toprağın altına girenlerimiz var. Yakalananların bir kısmı şanslıydı artık, rahattı. Aileleri Galip Abi sayesinde rahattı, içeride kendileri rahattı. Ve Galip Abiye ülkücüler namuslarını borçlular, inkar edene ispat için hazırım. Galip Abi, cezaevinden hastaneye çıkmak, gitmek bir kurtuluştu bazen, bir dinlenme yeriydi. Oraya da giderdik, ben de gittim bir keresinde. Galip Abi orada da ziyaretime geldi. O günlerde cezaevinden ağır hasta olarak getirilmiş ve mide ameliyatı geçirmiş Cengiz Yavuz diye bir arkadaşımız vardı ve ameliyatı bitmiş, tekrar cezaevine dönecekti. Galip Abi para getirmişti. Toplu para, toplu paranın manası şu idi. Eğer fertler üzerine fazla para gelirse cezaevi idaresi vermiyordu. Vermeyince içerideki ihtiyaçlar giderilemiyordu. Toplu para geldiği zaman o para ile, karton, keçeli kalem gibi, bant, ekstra ihtiyaçlar alınırdı. Onlarla da bir kısım arkadaşlar vakit geçirmek için oyalanırdı. Bir de baklava alınırdı. O parayı götürmenin yollarını ararken Galip Ağabey “onu da mı ben öğreteceğim lan, açın bantı altına koyun götürün” dedi. Ve parayı öyle götürmüştük. Öyle göndermiştik.





Cezaevinden çıktıktan sonra, 4 – 5 yılın üzerinde, Galip Abinin bürosu. Benim babam vefat etmişti. Haberim yoktu. Emniyet sarayında 35 günün üzerinde, babamın vefatından 35 gün sonra Emniyet sarayından eve götürüldüğümde, Galip Abi evdeydi, ailemin acısını paylaşmıştı ve birkaç gün sonra Galip Abi bizi, tüm tahliye olan 30 küsur arkadaşla birlikte Sitelerde bir iş adamından sağladığı, onu mecbur tuttuğu bir yemeğe götürdü, tandır yemiştik ve “hadi oğlum, cezaevinden çıktınız, hürriyet yemeğinin de en güzelini tattınız. Yarın bir gün sizden bekliyorum. Bu Şakir bey gibi sizde birilerine hem mektup verin, hem de yemek yedirin. Bu sizin hürriyet yemeğiniz, ama sizde ileride İnşaallah ders olur, hatırlatmalarda bulunur” demişti. Oradan da bir Şahin marka, hukuk bürosunun bir arabası vardı. Direksiyona ben geçtim, öne o oturdu. Arkaya da Şerafettin Yılmaz ağabey ile Mahir oturmuştu. Hukuk bürosuna geliyorduk. “Galip Abi bize başka ne diyorsun, bize tembihlerin var mı?” dediğimde bize birçok konular anlattı. Ama bir tanesi çok önemli: “Arkadaş zannediyorsunuz, değilsiniz. Arkadaş olun, arkadaş kalın, dost olun. Çünkü birliktelikleriniz sadece bir maksatlı idi. Bir başka yerden daha geçtiniz. Dost olun” diye ısrarla söylemişti.


Galip Abi, bu cezaevi ve ailelerine gönderdiği paralarda, bir müddet de ben Safiye (Ekici)‘ye yardımcı olmuştum, nasıl yapıyorsunuz diye. İçeriden bazı bilgiler de vardı; bazı ailelerin ihtiyacı olmasına veya olmamasına rağmen para alıyorlardı, ben gezdim, o gün Galip Abinin evinde de zannediyorum renkli televizyon yoktu. Ama para verdiği insanların bazılarında görünce, döndüm geldim dedim ki “Galip abi, bazı evlere vermeyi keselim.” Buna karşı çıktı. “Hayır” dedi, “bu devam edecek, onlar bundan moral buluyor, belki ihtiyaçları yok, belki aldıklarını bir başkasına veriyorlar ki ondan da eminim,” demişti. Ve anma toplantısında Safiye’yle beraber bir olayını da(anlatmıştı). Bize para verdi, dağıtıyorum, bir araba bulmuştuk, emanet araba. Kimindi bilmiyorum. Konservatuarın orda bir vesile oldu, Safiye indiğinde, cüzdanını yere düşürmüş, farkında değiliz. Türközü’ne gittik. Para vereceğimiz evin önüne geldik, Safiye’de bir isyan. Arabayı aradık, bulamadık ve çırpınıyorum. “Galip abi parayı verdi, bir paraya bile sahip olamadık,” diye. Ben geri döndüm. En son durduğum yer konservatuardı. Aradan zannediyorum bir-bir buçuk saat geçmişti. Cüzdan eskiliğinden midir nedir bilemiyorum. Ama siz, bence manevi idealindendi o paranın, cüzdan arabayı bıraktığımız yerde duruyordu. Parayı aldık götürdük, devam ettik.


Sonra gene bu parayla ilgili olarak, bir gün büroya geldi, cebinden destelerle para çıkarttı. 750 bin lira civarındaydı. Fakat desteydi. “Bu parayı kilitle, dursun, önümüzdeki haftalarda isteyeceğim. Bankaya yatırmak yasak, kullanmak yasak, değiştirmek yasak. Paraları aynı numaralarla istiyorum. Çünkü bunu verenlerden aynen ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak benim görevim,” demişti. Kendi ifadesiyle Galip abi, benim gözümde evliyaydı ama, kendi ifadesiyle evliya olmaya kendi pek gayret göstermiyordu. Ben bunları, hep ona yanıyorum.



Galip Abiyle ilgili, kız istemeye, çıktık cezaevinden mahkemeleri takip ediyor tekrar, dışarıdakilerin özel işleri başladı. Nişan, kız istenecek, Galip abi… Ev eşyası alınacak, Galip abi… Benim nişan yüzüklerimi de Isparta’da, düğünümün de şahidi Ankara’da Galip Abidir ki, birçoklarımızın da öyledir. Çocuklarımızın altını hep cebindeydi. Ülker çikolatası da cebindeydi. Ülker çikolatası dışında çikolata almamayı bana vasiyet etmişti. Paket olduğu müddetçe almamaya gayret gösteriyorum.





“Niye?” dediğinizde de, “mektubun sahibi onlar, size gelen paraları ben nereden buluyorum zannediyorsunuz?” derdi.



Evet, biz Galip Abiyi anlayamadık, sonradan kırdık, Bazılarımız üzdü. Bazılarımızda ondan, sırtından belki geçinmek istedi. Bu onları hep biliyordu. Ama hiç kimseye itiraz etmedi.





Galip abi öldü…(ağlıyor) Sağolun…




AYVAZ GÖKDEMİR



Galip Erdem denilince benim aklıma ilk gelen kelime feragattır. O’nu bir kelimeyle ifade et desek, bu kelimeyi söylerim. Feragat timsali bir insandı, adeta hakkı olmayacak derecede feragatkardı. ‘Hakkı olmayacak’ dediğim, hizmet sahasını sınırlamam dolayısıyladır. Bunu tamamlayacak ikinci bir kavram kullanmak gerekirse, hayatı istikrar derim. İnsanların rağbet ettiği ne varsa ona rağbet etmemeyi kendine şiar edinmişti. İstese siyasette ilerleyebilirdi. Parti yöneticisi olabilirdi. Milletvekili olabilirdi, bakan olabilirdi. Bunu istememiştir. Dostları için çırpınmıştır, ama, kendisi için istememiştir. Çok tabii olarak, bir yazıcıydı kendisi, şöhretli bir gazete muharriri olabilirdi. Şöhretli bir araştırmacı olabilirdi. Hatta bir kullanmadığı edebi bir kabiliyeti olduğu kanaatindeyiz, bunlara da gülüp geçerdi. “Ben ölünce mezar taşıma yazarsınız, bir büyük kitap yazacak. Onu bekliyorum, ömür boyunca, yaşasaydı yazacaktı, der geçersiniz” derdi. Gazete yazıcılığını da istemedi. Onda da devam etmedi. O’nun bir, muktedir bir yazar, çok güzel bir Türkçe ile yazan bir edip olduğunu pek çok kimse bilmez, hizmetini çok yakın çevresiyle sınırlamıştır. Feragatli bir insandı. İnsanlar para-pul ister, O, bunu istememiştir. Hasılı insanların dünyada rağbet ettiği ne varsa onlara rağbet etmeden yaşadı ve öldü. Hayatının dünyevi kısmını da dostları, yakınları tanzim etti adeta. Kendisi o tanzimlere de adeta üşenen bir insandı. Bu, o kadar tabii idi ki, bizim aramızda. Kars’ta askerlik yapıyorum. Nevzat Kösoğlu, ben ve Erdal Sargutan da geldi. Otelde beraber kalıyoruz. Vatan kurtarıyoruz tabii… İşimiz gücümüz vatan kurtarmak. Erdal, Galip Abiyi çok tanımıyor. O da adeta tanıdık katıldı. İşte biz vatan kurtarırken dünyaya nizam veriyoruz, kendi rollerimiz var, arkadaşlarımıza roller veriyoruz. Böyle, bir müddet devam ettik. Sonunda Erdal bir gün bize dedi ki, “yahu, konuşurken dilinizden düşürmediğiniz bir Galip Abiniz var sizin. Her vesileyle andığınız, adeta onsuz hayatınız yok, ama bakıyorum hükümette hükümette ona yer verdiğiniz de yok,” dedi. Ben dedim ki, “ha, Galip Abiye gelince, o hükümetin abisidir,” dedim. Evet, Galip Abinin feragat seciyesini anlatan bir hatıra, bir anekdot. O kadar tabii halde, Galip Abi ünvansız, unvan istemeyen bir adam ki, hakikaten dağıtıyoruz herkese, Galip Abiye bir şey vermek aklımıza gelmiyor. O bunu bizim için tabii hale getirmişti. Allah rahmet etsin, hep verici oldu. Fikren herkese yardımcı oldu, herkesi besledi. İdealist bir örnek oldu, kendisinden çok daha genç arkadaşlara kadar, herkesle arkadaş oldu. Feragat nasıl olur, idealizm nasıl olur, onu yaşayan canlı bir timsali oldu. Maddi hayatını tanzimde aciz denecek kadar ilgisizdi. Bazı lüksleri vardı. Bu lükslerden birisi çok makam kapılarına filan gitmezdi ama, ister siyasi makam olsun, ister bürokratik makam olsun, o kapılarda beklememek, sıradan vatandaşların veya herkesin tabi olduğu kaidelere tabi olmamak da O’nun hayattaki ender lükslerinden birisiydi. Yani bir büyük makam sahibi, bir bakan, bir genel müdür, bir müsteşar, onun haberini alınca, eli kanda da olsa bırakıp kapıyı açsın, gelsin “Galip abi” diye kucaklasın, elini öpsün, alsın, başköşeye oturtsun. Zaten rahmetli de nereye oturacağını bilmezdi, şöyle, şöyle boş bulduğu yere otururdu. Belki oturmaması gereken bir yere gider otururdu. O hususta Acar Okan da müsteşarlığı döneminde, Namık Kemal Zeybek bakan, Acar Okan müsteşar, ikisi de bunun kardeşleri. Daha çok hatıra vardır. Rahmetlinin bir latifesi vardı. Herkes anlamadığı işin başına bakan olur, eee, ona da işten anlayan bir müsteşar lazım; sayardı işte… Spordan da çok anlardı Galip Abi. Şaşırtıcı bir şekilde, tabii çok büyük bir hafızası vardı. Sporla ilgiliydi, o spor hafızası da iyiydi. “bizim Sadi de spor bakanı olacakmış, spordan anlamadığına göre, bir müsteşar lazım, o da ben olurum…” falan diye takılırdı, ve tabii insanlar şaşırırlardı. Bu itinasız, giyimi itinasız, saçı-sakalı itinasız adama, ve tabii yaşından da çok yaşlı gözüküyordu, bu sarsak görüntülü ihtiyara bu adamlar neden bu kadar rağbet ediyor, anlamazlardı. Çünkü, onu tanımıyordu, geniş kamuoyu… O’nun bizler üzerindeki tesiri, bizim kalbimizdeki, beynimizdeki yerini anlamalarına da doğrusu imkan yoktu. Şaşırtmaktan hoşlanırdı. Benim tatlı hatıralarımdan diyebileceğim birisi: Galip Abinin lükslerinden birisi evlere gider, yemek yer, mahalli yiyecekleri tercih eder. Eti severdi ama, ‘filan vilayetin özel yemeğidir’ dediğiniz zaman, isterse taş olsun, onu yerdi. Belli şeylere de boykotu vardı. Efendim, “o komünist” derdi, sevmediği yiyeceklere filan. İşte 80 sonrasında Kızılay’da benim bürom vardı. Bir gün geldi, “kendimi size davet ediyorum Abicim bugün” dedi. Bir Perşembe günüydü. Bugün gibi hatırlıyorum. “Hayır, kabul etmiyorum” dedim. “Yanlış anladın,” dedi, “ben kendimi sizin eve davet ediyorum” dedi. “Hayır, doğru anladım ve kabul etmiyorum. Ev bizim değil mi, kabul etmiyorum yahu…” “Yahu, sen ne terbiyesiz adamsın, misafir reddedilir mi?” dedi. “Edilir, bugün seni kabul etmiyorum.” “Ama, neden?” Israr, böyle uzayan bir latifenin sonunda, dedim ki, “bugün bizim hanımın öğleden sonra dersi var. Akşamın geç saatine kadar sürer. Yemeği, bizim evdeki kız, Maile yapar. O da, ya kara mercimek pişirir ya nohut pişirir. Sen bunun ikisini de sevmezsin, yemezsin, benden özel yiyecek istersin, onu da yapmam, başka gün gel” İnatçı ya. “Yiyeceğim” dedi. “Peki bak peynir ekmek desen yok, yiyeceksin benlen beraber.” “Tamam,” dedi. Mutaden, tabi kara mercimek pişmiş, oturduk bir sehpaya, kız yemekleri koydu, getirdi. “Şimdi Allah’ını seversen bunu kimseye söyleme” dedi. “Benim mercimek de yediğimi duyarlarsa, kimse bana yemek pişirmez,” dedi. “Söylemeyeceğim” dedim. Kaşığı eline aldı, “20 senedir de yememiştim mübareği,” dedi, saldı. Tabi, ben kahkahadan bayılıyorum. Toplattık neyse. O anda evde ne mümkünse onlardan onun daha çok severek yiyebileceği bir tertip yaptık. Rahmetliyle pek çok hatıramız var da birisi de böyle bir yiyecek hatırası. Bu yiyecek meselesi, yiyecek seçimi meselesi, giyecekten doğan suni kavgalar meselesi de dostluk halkası içerisinde Galip Abinin belirleyici hallerinden biriydi.


Büyük zekası, büyük hafızası vardı. En genç yaşlarından itibaren çok okumuştu. Ölünceye kadar da okudu. Okunacak şeyleri bir bakıma tüketmişti. Ama, okumadan duramayacağı için tekrarlardı. Bize milliyetçiliği öğretti. Bize milliyetçilik düşüncesinde rahatlattı. Bunları anlatırken asla hissi değildi. Bir şey uydurmuyordu, milliyetçilik fikriyatı etrafında okuması gereken her şeyi okumuştu. Ve şüphesiz ki hakikate, ilme gerçeğe çok değer verirdi. Bir yaz tatilinden dönüşte, bir güzün konuşuyoruz, Üniversiteliler Kültür Derneği’nde… Kendisini de ben çok tanımıyorum, o da beni çok tanımıyor; daha yeni tanıştığımız dönemlerde… Türk Yurdu dergisinin eski sayılarında rahmetli Osman Turan’ın yazılarını filan okudum ben o yaz. Osman Turan da mütebahhir bir adamdı, yani, yalnız kendi branşında kapalı bir adam değildi. Geniş bir kültür yelpazesinde kalem oynatan büyük bir mütefekkirdi. Tabi, biz de üniversite öğrencisiyiz. Üniversite öğrencisinin de kendine göre bir havası, bir kibri filan olur, yanlış bulmaya filan meraklı olur gençler. Ben Osman Turan beyin Türk Diliyle ilgili makalelerini, kendi aklıma göre tenkide kalkıştım. Galip abi çok severdi Osman Turan beyi. “Nesini beğenmedin, neresini eksik buldun?” dedi. Şimdi ben bir şeyler söylemeye çalıştım ama, “Bir delil göster” dedi. “Bir şey göster, madde tasrih et, öyle nazari, genel söyleme ve cebinden bir defter çıkardı, şöyle bazı notlarını aldığı, önemli gördüğü şeylerin. “Bak” dedi. “Arslanım, benim böyle bir akıl defterim var. Sen de seni hükme götüren hususlarda böyle bir akıl defteri tutsan, iyi olur.” Dedi. Doğrusu, hiç hoşuma gitmedi bu ikon, o zaman için. Eğer sonrasında Galip Abiyi tanımak, onunla dost olmak, arkadaş olmak, abi-kardeş olmak imkanımız olmasaydı, muhabbetimiz orda kesilseydi, tatsız bir hatıra olarak kalacaktı, sonra gördüm ki, kendisi de hüküm verdiği her hususta, “bu böyledir” dediği hususta bu kadar hakikatçidir. Yani atma yoktu Galip Erdem’de. Yazılarında da hisden çok mantık hakimdi, serinkanlılık hakimdi, üslubu son derece yalındı. Bu bağlamda diyelim, belki bağlam lafını şimdi duysa gülerdi… Beni hayatta satın alan tek adam Galip Erdem’ dir. Yazı yazmakta çok huysuzlanırdı. Biraz sağlığı elvermediği için, acılı-sancılı hastalıkları olduğu için yazmazdı. Biraz ruhunda düğümler meydana gelirdi, yazma isteği olmadan yazmazdı. İbrahim Metin ona yazı yazdırmak için çok eziyet etmiştir, ama sonradan da biraz o eziyetlere müstehak olduğuna da hepimiz kani olduk. En on ihtilalden sonra Yeni Sözcü diye bir dergi çıkarıyordu, Avni Özgürel. Galip abi de orda yazı yazıyor. Yazmazlanmış, Şerafettin Yılmaz’ın bürosundayız. Yazı yazması isteniyor, yazmıyor. Kararmış, kaşlarını düşürmüş oturuyor. Ne deseniz kabul etmiyor. Sen yaz, diyor Avni’ ye (Özgürel). “Abi, ben sizin yerinize nasıl yazarım?” diyor. “O yazsın.” “O yazsın.” Kimse kabul etmiyor. Kafayı kaldırdı, karşıda ben oturuyorum. “Bu yazsın” dedi. Ben güldüm, dedim ki, “Ben yazıcılıkta profesyonel bir adam sayılırım, para almadan yazı yazmam,” dedim. “Kaç para istiyorsun lan” dedi. Nasıl olsa cebinde olmaz diye 500 lira istedim ben. Meğer varmış, o buruşuk pantolonun cebinden 500 lirayı çıkardı. “Al, dedi. Rahmetlinin yerine, tabii üslubunu da bildiğim için, üslubunu da taklit ederek bir yazı yazdım. Yazıya da epeyice rağbet oldu yani beğenildi. İkimiz bir araya geldiğimizde gülüyordu rahmetli. Dedim ki “beni kimse satın almamıştı ama sen satın aldın, helal olsun sana” “Ee, tabi bizdeki her şey de onundu, işin doğrusunu sorarsan, biz yazarken de bir bakıma Galip Erdem yazıyor sayılır. Helal olsun, böyle de bir hatıramız var.


R: Vefatından sonra hayatınızdaki boşluğu tarif etmeniz mümkün olabilir mi?


Galip abi öldü, cenazesine gittik, tabiiydi her şey. Sonra öldüğünü unuttuk. Sanki olmamış gibi, yaşıyormuş gibi, beklenmedik bir vakitte kapımızı çalacakmış gibi yaşamaya devam ettik. Birinci ölüm yıldönümünde bir araya geldiğimizde, ben şahsen neşeli şeyler anlatmağa niyetliydim. Ölümünü tabii karşıladığım, sindirdiğimi filan zannediyorum. Beni konuşmaya davet ettiler. Birdenbire, hemen hemen diğer konuşmacılar gibi konuşamadığım, hıçkırıkların boğazımda düğümlendiğini, gözümden elde olmayacak kadar, iradeyle hakim olunamayacak şekilde yaşlar aktığını gördüm. Ve sonra düşündüm ki “biz Galip Erdem’in ölümünü hazmedememişiz. Ölümünü kabullenmemişiz. Onu hep hayatımızın vazgeçilmez, bizimle birlikte yaşayacak bir parçası gibi benimsemişiz, öyle bir boşluk oldu, çünkü, evlerimize her şart içinde, her saat girebilecek tek adam Galip Erdem’di. Babamız gibi. Yalnız bizim değil, şüphesiz karılarımızın, eşlerimizin de babası, kardeşi gibiydi. Çocuklarımızın da dedesiydi, amcası idi. Yani Galip Erdem’in evlerimizdeki mevcudiyeti asla garipsenmeyen bir durumdu, ve tabii kendisi, rahmetli, hanımlarla iyi geçinmeye çok itina ederdi. Rahmetli Necdet Sançar gibi O da hanımlara çok değer verirdi. “Sen kurnazlık ediyorsun,” dediğimiz zaman da “benim de böyle bir kurnazlığım olsun” derdi. “Evin hakimi madem ki hanımlardır, benim karnımı doyuracak olan onlardır. Onlarla iyi geçinirim ben…” derdi. Tabii artık kapılarımız çalınmıyor, Galip abi herhangi bir vakitte çıkıp gelmiyor. (Ağlıyor) Allah rahmet etsin.


SAFİYE EKİCİ


Galip Abiyi anlatmak, Galip Abiyi kelimelere dökmek o kadar zor ki, İnşaallah bunu beceririm. Galip Abiyle muhabbetimiz Mamak döneminde başladı. İçerideki ülküdaşlarımızın ihtiyacını karşılamak, dışarıdaki ailelere yardım etmek, Galip Abiyle bizi çok fazla kaynaştırdı. Her Çarşamba avukatlar bürosuna uğruyordum. Galip Abi siparişleri alıyordu, ben bunları Mamak’a götürüyordum. Çoğu zaman bana kıyamıyordu. “Kızım neyle gideceksin?” “Abi ben buradan dolmuşa atlar giderim.” Şöyle bir sağına soluna bakar, “al sen şu taksi parasını, perişan olma, taksiyle git.” Çoğu zaman beni taksiyle gönderirdi. Dışarıdaki ailelerin, ihtiyaçlarını karşılamakta Galip Abi paraları bana getirir, ben de ailelere götürür, dağıtırdım. Bu konuda o kadar çok hassastı ki, bir saatini dahi sapıtmazdı. O, günü gününe, saati saatine para bana gelirdi. Buna çok dikkat ederdi. Galip Abi bir çok arkadaşına söylemiştir, Galip Abinin insanlardaki ölçüsü, ‘kim ne kadar yardım etti, kim ne kadar mektup verdi,’ ona göre değerlendirirdi. Mesela çocuklarımıza Ülker çikolatalarından başka çikolata getirmezdi. Sebebine gelince, ”en fazla mektubu Ülker veriyor” derdi. Bu kadar da milliyetçi, bu kadar da iyi bir insandı. Bu para meselelerinden ben size bir örnek anlatayım: Bir gün, ailelere toplanacak yardımları toplamış, getirdi, dedi ki, “kızım bunları geciktirmeden götür.” Biz de birkaç arkadaşla, arabayla çıktık. Akdere’ den dolandım, Siteler’ e götüreceğim. O arada, Dörtyol’un orada bir arkadaşa rastladım; heyecanlandım, arabadan indim. Cüzdan da dizlerimin üstündeydi. Cüzdan düşmüş. Siteler’ e gittim, ailelere yardım vereceğim. Bir aradım ki cüzdan yok. Tabii, ben felç olacak; çok yüklü bir para var, onun dışında bir sürü ailenin nafakası var, onun içinde. İnemiyorum, tutuldu bacaklarım, filan. Ağlıyorum, ağla, ağla… Arkadaşlar dedi ki; “yahu, ağlama. Dönüp geri, bakalım oraya,” gittik. Tabi aradan iki saat-üç saat geçti. Yani o paranın bulunması mümkün değil. İki saat sonra o Dörtyol’un oradaki o kavşağa gittik ki, cüzdan düşürdüğüm yerde duruyor. Tabi hemen parayı aldık, biz görevimizi yaptık. Galip Abiyi aradılar, yanımdaki arkadaşlar. “Abi, böyle böyle. Safiye felç oluyor, paraları kaybetti.” “Kızım” dedi. “Korkma, o para helal para. O kadar çok çocuğun, o kadar çok yetimin hakkı var ki o parada, hiç bir şey olmaz o paraya,” dedi. Bu kadar çok hassastı.



Çocuklarımızın üzerinde çok fazla emeği var. Çocuklarımız sevgiyi, şefkati, baba sevgisini, dede sevgisini, amca sevgisini, hepsini Galip Abide yaşadı. Yani Galip Abinin omuzlarında büyüdüler. Kimi saçını yolar, kimi sakalını çeker, kimi “kokmuş” der. Yani bunlara başka bir insanın dayanması mümkün değil. Ben bunu bir örnekle anlatayım, size: Yine bir Ülküdaşımız evlenmiş; onun evine gidiyor. Bir özelliği daha vardı: Gittiği hiçbir yere yalnız gitmez, yediği bir lokma yalnız boğazından geçmez, özellikle yanında bir Mamak’lı aileyi de yanında götürecek, onlarla o lokmayı, o sevgiyi, o ortamı paylaşacak. Bizi aldı. Lokman Abinin çocuklarını aldı. İki tane onun kızı var, iki tane de benim kızım var. Dördü de çok yaramaz, afacan çocuklar… Babanın yokluğunun da verdiği bir hırçınlık var. Keçiören’e gidiyoruz. Mustafa Deryal yeni evlenmiş, yemeğe davet etmiş. Taksiye bindik, Kızılay’dan çıktık, Keçiören’e kadar, kimi Galip Abinin saçını çekiyor, kimi kulağını çekiyor, kimi parmağını burnuna sokuyor, filan. Hiç sesini çıkarmıyor Galip abi. Mecidiye’den döneceğiz, şoför durdu, “niye durdun oğlum” dedi Galip Abi. “Abi” dedi. “Siz yürüyerek çok daha rahat gidersiniz, arabadan inin,” dedi, şoförün bize yarım saat gösteremediği sabrı Galip Abi bize senelerce gösterdi. Yani bu benim için önemli bir örnek ve biz oradan bir daha taksiye binmedik. Yürüyerek, gideceğimiz yere kadar gittik.



Galip Abinin üzerimizde emeği çok fazla. Hangisini anlatayım, bizimle ağladı, bizimle güldü. Mahkeme tahliye vermediği zaman çocuklar gibi bizimle, ben ağladığını biliyorum. (Eşim) çıktıktan sonra yine ilişkilerini devam ettirdi. Çocuklarımıza olan sevgisini şefkatini gösterdi. Hepimize bir gün vermişti. Belirli günlerimiz vardı. Galip Abiyi o gün ağırlamaktan mutluluk duyuyorduk. Beraber olmaktan mutluluk duyuyorduk. Galip abi özel bin insandı, siliyorsunuz. Özel zevkleri vardı. Yemeklerde de çok özel zevkleri vardı. O’nun menüsü ayrıydı. Belki başka arkadaşlarım da anlatmıştır. Beyaz balığı, beyaz eti çok severdi. Tabii, bu beyaz balıktan da, Kalkan, O’nun favorisiydi. Mehmet de cezaevinden yeni çıktığı dönemlerde, bize yemeğe gelecek. Tabii, ben telaşla evin içinde dolanıyorum. Daha iş falan da kurmamış. Kalkan almak istiyorum Galip Abiye, ama bütçem de elvermiyor. Telefon ettim, “abi, ne pişireyim” diye. Dedi ki “kızım, kurufasulye, pilav pişir,” dedi. Kuru fasulye, pilav pişirdim. Sofraya oturduk. O arada da Alperen, küçük, benim küçük oğlan. Tabii, konuşulanlardan çok etkilenmiş, Galip Abiyi de çok seviyor; sofraya oturduk: Sordu. “Kızım ne pişirdin?” dedi. “Abi fasulye-pilav istedin ya…” dedim. Alperen oradan dedi ki “Galip abi, ne yapalım,” dedi, “sen de pahalı balık istiyorsun, Kalkan istiyorsun. Hamsi isteseydin annem yapardı. Kuru fasulye-pilav pişirdi, paramız yok n’apalım…” dedi, Ben tabii Alpereni aşağıdan sıkıştırdım. “Elleme ablam, elleme” dedi, “çocuk doğru söylüyor, niye sıkıştırıyorsun?” dedi.


Galip Abinin, böyle çok özel zevkleri vardı. Bir de çok dobra dobra bir insandı. Yani, düşündüğünü anında söyleyen bir insandı. Galip Abiyle anılarımız hep böyle yemek anıları. Çok özel olduğu için. Yine bir gün bende yemekte. Bilge de var. Oturuyoruz. Balık yaptım, e ben Anadolu insanıyım, yani, çok fazla da bizim hamur, bulgurdur, işlerimiz… Balık yaptık. Bir gün önce de Süleyman Abilerdeymiş. Balığı aldı, böyle çatalla, bir o tarafa, bir bu tarafa itti. “Bilge,” dedi, dünkü Hatice ablamın yaptığı balık nasıldı?” dedi. Ben çok üzüldüm tabii. Çok gayret ediyorum, beğensin diye. Emeği çok fazla çünkü. Çıkınca demiş ki, “e baba yaptığını beğendin mi? Çok üzüldü Safiye abla. Böyle şeyler söylenir mi?” “Ablamı üzdüm, değil mi?” demiş. Ertesi günü, tabii hemen aradı beni. Böyle de bir anımız var Galip Abiyle.



(O kadar çok şey var ki, hangisini anlatayım. Yani aklıma gelen bunlar…)


Galip Abinin bir ablaları vardı. Bir de gelinleri vardı. Ben o, ablalar olma mutluluğuna erişenlerdenim. Bu çok özel bir şeydi. Ailelerde hep ablalarından yanaydı. Hep ablalarını korurdu, abilerine karşı. Hiç abilerini korumaz, ablalarına destek olurdu. Çocuklara korkunç bir düşkünlüğü vardı. Mesela o Mamak döneminde de çocukları kesinlikle unutmadı. Bayramlıklarını, kimin çocuğu var, kime ne gidecek. Özellikle o çocukları ziyaret ederdi. Çok büyük bir sevgisi vardı. (Başka.)


Benim oğlumun sünnetinde, Alperen’in sünnetinde kirve olmuştu. Biz kestirmeden önce, gittik Galip Abiyi aldık geldik. Oturdu. Şimdi Alperen bağırıyor. Tam kesilecek. Galip abiden destek istiyor. “Galip amca, Galip amca” ortalığı yırtıyor. Bakamıyor, o kadar da hassastı ki mümkün değil. “Galip amca elimi tut,” diye bağırıyor Alperen. Salonda oturuyor. “Abi, gel” dedik, “kirvesin, elini tut.” Alperen’ in yanına geldi, kafayı çevirdi, güya elini tutuyor. Sadece şöyle dokundu, o kadar. Destek oluyor güya. “Abi” dedik, “ne yaptın, sen o çocuğa destek olacaktın,” “ben dayanamam oğlum,” dedi. Neyse, ertesi gün salona gittik, sandalyeyi çekti. Rahat bir dört beş saat hiç kıpırdamadan, yatağın başında oturdu. Çok mutluydu, ona hizmet edilmesinden, iltifat edilmesinden, filan. Ertesi gün eve geldik, ben hayret etmiştim yani, Galip Abi ordan hiç kalkmadan nasıl bu kadar oturdu diye. Geldi, dedi ki, “ablam, falan şunu taktı, işte falan şunu getirdi.” Hayret edersiniz. O kalabalığın arasında kimin ne taktığını nasıl görmüş, nasıl ezberlemiş, ne miktarda, ne takmış, onları tek tek ezberlemiş…..


Alperen’ in sünnetinde çok mutluydu ki, kıpırdamadan yatağının başucunda oturdu, bekledi. Niye mutluydu, biliyor musunuz? Mamak’ta büyüyen çocukların hepsi ordaydı. Yani Mamak’ta sıkıntı çeken, Mamak’ta büyüyen çocuklar, hepsi delikanlı olmuş, genç kız olmuş, hepsi oynuyor; mutluluktan gözlerinin içi parlıyordu, onları orada bir arada görmekten. Kopukluktan çok bıkmıştı. Bizim sünnette de herkes vardı. Herkes çok mutluydu. Galip Abi de onun için çok mutluydu. Ertesi gün de eve geldi, dedi ki, “ablam biliyor musun? Falan şunu taktı, filan bunu taktı” Hayret etmiştim, yani o kadar kalabalıkta, nasıl onları tek tek kafasında tutmuş, nasıl onları unutmadan şey yapmış, onları da tek tek bana bildirmişti Galip Abi.


Galip Abinin bir de televizyon seyretme tutkusu vardı. Çok severdi. Her geldiğinde de isyan ederdi. Bizim televizyonumuz hep böyle karlı gösterir, “oğlum sen ne biçim vekilsin, bir kablolu televizyonun bile yok. Öbür geldiğimde, işte burda maç seyretmek istiyorum,” “tamam abi, olur abi.” Tabii, ihmalkarlıktan, onu seyretme imkanı olmadı eski evimizde. Sonra lojmanlara taşındık. Dedi ki “ablam niye çok mutluyum biliyor musun, buraya geldiğinize niye çok seviniyorum. Rahat rahat maç seyredeceğim, Cine 5 seyredeceğim.” Ne yazık ki bir kere seyretmek kısmet olmadı. Bu bende çok büyük bir üzüntü… Ona çok sevinmişti ama, gelip de maç seyretmek lojmanlarda, Galip Abiye kısmet olmadı. Son günlerinden çok kısa bir zaman önce, “ablam,” dedi. “Bana bir mantı yap.” Hani, hamur işleri de yasak, et filan da yiyemiyor, ama, Bilge’ den kaçak, “sen” dedi, “iftarda bana bir mantı yap.” “Tamam abi,” dedim. “Canın sağ olsun.” Geldi. Ben buna mantı yaptım tabii, çok kaçırdı. Bir buçuk, iki tabak mantı yedi. On dakika geçmedi, fenalaştı Galip Abi. “Abim”, dedi, “sen beni eve yetiştir.” “Doktora götüreyim” dedi Mehmet. “Yok” dedi, “sen beni eve yetiştir. Benim hapım vardı, ben onu alıyorum.” Aldık bunu, apar topar eve götürdük. Bilge evde. Dedi ki “Baba bak, ben doktor çağırayım.” Çok kötü Galip Abi. “Yok,” dedi. “Benim hapım var.” Bir hap aldı. Tabii, yarım saat sonra filan açıldı. Bilge, dedi ki “ne hapı alıyorsun sen?” “Sen” dedi, “karışma, bana bir dostum, o da böyle rahatsızmış, bana ilaç verdi, ben onu alıyorum, geçiyor.” “Baba,” dedi “sen cahil bir insan değilsin. Kalbe rasgele ilaç alınır mı?” “Ben, dedi, “biliyorum, benim arkadaşım, bana kötü ilaç vermez, bu” dedi, “bana iyi geliyor.” Tabi aradan uzun zaman geçmedi. Galip ağabeyi kaybettik.




Galip ağabeyin hepimizin üzerinde o kadar çok emeği var ki… Ben onun mekanının cennet olduğuna inanıyorum, çünkü o kadar çok çocuk yetiştirdi ki, o kadar çok aileye yardım etti ki, o kadar çok insanı mutlu etti ki, ve bunu cenazesinde hepimiz yaşadık. O tabut eller üzerinde değmeden, resmen havada uçtu, gitti. Bunu hepimiz gördük. Yani, anlatmak çok zor. Allah rahmet eylesin. Ben Ülküdaşlarıma diyorum ki, sakın Mamak’a girmeyin, arkanızda Galip Abi yok, güvenebileceğiniz kimse yok, diyorum. Allah rahmet eylesin.



….

Reklamlar

Yorum Yapın »

Henüz yorum yapılmamış.

RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: