<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
		>
<channel>
	<title>Galip Erdem için yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://galiperdem.wordpress.com/comments/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://galiperdem.wordpress.com</link>
	<description>Just another WordPress.com weblog</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Aug 2009 07:27:16 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına Aybars tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-46</link>
		<dc:creator>Aybars</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Aug 2009 07:27:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-46</guid>
		<description>12 YILIN ARDINDAN GALİP ERDEM&#039;E HASRET MEKTUBU 
--------------------------------------------------------------------------------
Osman OKTAY 

Galip Ağabey;

Çoktandır aramızda yoksun. 12 Mart 2009 tarihi itibariyle sen gideli tam 12 yıl olacak. Gerçi her fırsatta yâd edip hatıralarını canlı tutuyoruz ama yoksun işte, yoksun!

Kimi zaman gözlerimiz, gönüllerimiz buğulanarak, kimi zaman tebessümle, kimi zaman da ahlarla, vahlarla anıyoruz seni. Memleketin içine düştüğü durum, iç politika, dış politika, camiamızın kırık-döküklüğü, eve ya da bir çocuğa aldığımız çikolata, hatta ve hatta “Beşiktaş”ın durumu bize hep seni hatırlatıyor. Senin gibi bir ehl-i dil, ehl-i kalem, ehl-i sohbet çıkaramadığımız için de kara gürültü, kuru gürültü idare edip gidiyoruz. Emr-i Hakk’a uyup herkes gidecek, hepimiz gideceğiz lâkin giderken o “Ağabeylik” kavramını niye götürdün be canım Ağabeyim? Senden sonra bu kavramı -senin gibi- taşıyan mı çıkmadı biz mi kimseye yakıştıramadık bilmiyorum.  Sana yaşıtların, hatta yaşça büyüklerin bile “Ağabey” diyordu, şimdi herkesin ağabeyi farklı. Zaman mı değişti, biz mi değiştik, nifak kol mu geziyor nedir; durumumuz bu, halimiz perişan…

Bir zamanlar hep zoru isteyen, güzellikler içinde yaşamak varken sıkıntılara talip olan insanların nice zaman sonra bile değişmeleri mümkün mü? 1970’li yılların başında on beş on altı yaşlarında iken yani hayatlarının baharında o büyük ideallere bağlanan gençler bugün elli yaş sınırını çoktan aştılar. Hayatlarının en olgun, en verimli çağını yaşıyorlar. Kısacası otuz beş kırk yıl öncesinin “Çoluk çocukları” bugün kocaman adamlar oldular. Hepsi okumuş, yetişmiş insanlar. Çoğu bir ateş çemberinin içinden geçip de geldi:

            “Biz kim bu cihan gülşenini hâra değiştik,
            Varını yoğa, yârını ağyâra değiştik!”

            Divan Edebiyatımızın bu nadide beyti aslında tam da bizim o -eski günlerdeki- halimiz için söylenmiş gibiydi. Ancak ne olduysa oldu mazimizi, kendimizi inkâr ediyoruz Ağabey. Sen kendini unutmuş; başkaları için yaşıyordun.  Onun içindir ki 67 yıllık ömründe beş yüz yıllık çile çekmiştin, yorulmuştun. 12 Mart 1997’de tarihimizin ikinci 12 Mart Muhtırası’nı vererek terk-i dünya ettiğin gün Dr. Haluk cansız bedenine bakıp ağlarken, “Ah Galip Ağabey ah, demişti! Bu küçücük bedenine o koskoca Galip Erdem’i nasıl sığdırdın?”

            Evet evet… Sen gerçekten bir muhtıra vererek gittin Ağabey. Yorgun olduğun kadar da kırgındın, biliyorum. Darmadağınık oluşumuza, ayakların baş oluşuna, “birbirimizi yeterince sevmeyi hâlâ öğrenememiş olmamıza” kızıyordun. Hakk’a yürümeden bir süre önce Ankara’da düzenlenen “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta da bu yüzden tek cümle söyleyip kürsüden inmiştin: O cümlen çok müthişti Galip Ağabey: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir!”

            Dinleyenler afallamış, günümüzün moda söyleyişi ile “şok” olmuşlardı.  Sonra düşününce sana hak verdiler vermesine de hâlâ bu meseleyi halledemediler. 2008’in Kurban Bayramı’nda Türk Ocağı Genel Merkezi’ndeki bayramlaşma töreninde idik. Bir dostum, orada bulunanlara şöyle bir baktı, tanımadıklarını sordu ve sonra, “Yahu Osman, dedi. Bu camiada çok değerli adamlar var da, neden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olamıyorlar? Bunca yetişmiş insan gücüne yazık değil mi?”

            Bu sorunun cevabı aslında senin o tek cümlelik konferansında verilmişti. Ben lâfı biraz da dolandırarak belki aynı şeyleri söyledim.  Eve dönünce, Türk tarihinin her döneminde ülkücüler olmasına rağmen, 1960’lı yılların başında, ülkü ve ülkücülüğün bir kavram olarak siyasi ve kültürel edebiyatımıza henüz girmediği bir dönemde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan “Ülkücü’nün Çilesi” başlıklı yazınızı bulup okudum. Şu satırlarınızın altını bir daha çizdim:

            “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre, ‘uslanmamak’tır; kendilerine göre de ‘yılmamak.’” 

            “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde  ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”

            “…….Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tir. ‘Yapma’ derler, ‘Hayatını heba etme’ derler. ‘Gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)    

Kamuoyunda “Ülkücü” diye bilinenlerden çoğu o “nasihatleri” dinlemeye devam ettiler ama ne yazık ki bildiklerinden -ya da bildiklerini zannettiklerimizden- şaştılar Galip Ağabey. Ancak onlar senin ölçülerine göre zaten “ülkücü” değillerdi; öyle değil mi? 1977 yılında Ankara’da Ülkü Ocakları Başkanları’na verdiğin seminerde söylediğin sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “…İnsanoğlunun hayat çizgisi her an değişebilir. Onun için bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücü idi’denir.” Siz bu ölçülere göre gerçek bir ülkücü idiniz. Çünkü hayat çizginizde hiçbir değişiklik olmadan, ideallerinizden taviz vermeden ömrünüzü tamamlamıştınız. Sizinle ilgili bir çalışma yaparken, ortaokul – lise çağlarında yazdığınız şiirlerinize rastlamıştım. “Bozkıra Özlem” adını taşıyan şiirinizde şöyle diyordunuz:

“Çok evvel ecdadımın at oynattığı kırlar
Şimdi bana yabancı, şimdi düşman elinde.
Bozkurt sürülerinin dolaştığı çayırlar
Bir yeşil güzellikle tütüyor hayalimde…”

Sonra, arkadaşınız Servet’le birlikte Erzurum’dan yola çıkıp ecdadımızın at oynattığı o diyarlara gitmeye karar verdiniz. 8 Eylül 1948 tarihini düştüğünüz günlüğünüzün bir sayfasına yazıp imzaladığınız yemin metni beni çok etkiledi:

                                               AND

Birbirimizden ayrılmayacağımıza, 
Birbirimizin sözünden çıkmayacağımıza 
Birbirimizi tek insan kabul edip koruyacağımıza 
 And içeriz.

Servet KURT Galip ERDEM 
İMZA İMZA 

            Turan yolculuğunuz Van’dan öteye geçememiş ve Erzurum’a geri gönderilmiştiniz ama olsun; siz yolunuzdan şaşmadınız. Öğrenciliğinizde, yazı hayatınızda, işinizde sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, kısacası ülkücülüğü bir an olsun terk etmediniz. İdeallerinizden taviz vermediniz. Seminerlerinizde, konferanslarınızda hep bunları anlattınız. Biz ise menfaat girdaplarında debelenip duruyoruz.  

            Siz, 1961 yılından 1966 sonuna kadar, 6 yıl içinde Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazılar yazmıştınız. Prensipleri, idealleri olan bir yazarın esen siyasi rüzgârlara ve menfaatlere göre yön değiştiren matbuat ortamında tutunması mümkün değildi. Onun için sık sık kovuluyor ya da ayrılıyordunuz ve çalıştığınız her gazetedeki ilk yazınıza şu cümlelerle başlıyordunuz: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” İnanmadıklarınızı yazmadınız, yazdıramadılar. Çünkü eyyamcılığı ve eyyamcıları sevmiyordunuz:

            “Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)

Bu yazı çıktığı zaman siz henüz 29 yaşındaydınız. Günümüzde artık “medya” diye anılan basın – yayın dünyası böylesine yozlaşmadan da işin farkındaydınız. Onun içindir ki, Tercüman’daki ilk “Sohbet” yazınıza şöyle başlamıştınız:

“…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddeci’lerin en ustası olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erleri’nin peşinden gitmeyi, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”
“Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.” (G. Erdem, Sohbet. Tercüman, 1 Ağustos 1961) 

                Kalemi sürçüp sözü şaşanları sen de görmüş ve hatta bir ara “yazı orucu” bile tutmuştun. Bunda, “Okuyan kim, dinleyen kim?” hesabı camiamıza kızgınlığının da rolü vardı, biliyorum. Kurşun kalemle çizgili kâğıtlara yazdıklarını okuyabilmek için ihtisas gerekse de; muhtevasına erişilemeyen o güzel, anlamlı yazılarını daktilo etme şerefine erenlerden biri de âcizane bendim. Sizden yazı almanın zorluğunu da bilenlerdenim. Devlet Gazetesi’ne, Bozkurt Dergisi’ne yazı almak için kaç defa evinize gitmiştim bilmiyorum. Ancak gönül istiyor ki keşke siz şu günleri görseydiniz de, 12 Eylül felaketinden sonra döktürdüğünüz o sanatlı, cinaslı yazılarınızın benzerlerini alabilmek için kapınızda nöbet tutsaydım! O dönemde “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”, “Türk Gençliğine”, “Akyuvarların Hikâyesi”, “Has Kul”, “Var mı idi Yok mu idi?”, “Sihirli Kumaş”, “Sessiz Dünya” ve “Bir Çin Masalı” gibi şaheserleri kaleme alan bir deha son dönemlerde içeride ve dışarıda yaşadıklarımızı (AB, Kıbrıs, Kerkük, Irak, İsrail – Filistin, PKK, Terör, Ergenekon...) ve daha da yaşayacaklarımızı o güzel üslubuyla kim bilir nasıl yazıya dökerdi! Yazılarınıza, yol göstericiliğinize gerçekten ihtiyacımız var ama siz yoksunuz Galip Ağabey, siz yoksunuz! 

            Olmadığınız için de teselliyi yine eski yazılarınızda buluyoruz. Bazıları tazeliğini hiç yitirmemiş ve sanki bugünler için yazılmış inanın… İbrahim Ağabey titiz bir çalışma yaparak eski yazılarınızı derleyip toparladı, sınıflandırdı. İlk olarak “Türk Kimdir, Türklük Nedir?”(*) başlığı altında bir kitap yayınladı. Bildiğim kadarıyla ikinci kitap da baskıya hazır. Yalnız, sizsiz geçen 12 yılda yaşananların da bilge kişiliğiniz ve o eşsiz üslubunuzla yazılıp yorumlanması gerekiyordu. Mesela şu “Ergenekon” konusu… 

            Asırlar önce Türklüğün yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden şahlanışa geçişinin destanı olan bu kutsalımız ne yazık ki şimdilerde ilgisi ve alâkası olmayan bir karmaşık işe ad oldu. Hele bazı köşe yazarlarının ve TV sunucularının üstüne basa basa “Ergenekon Terör Örgütü” demeleri kanımıza dokunuyor Galip Ağabey. Sen yazılarınla hem nalına hem mıhına vurarak; Ergenekon’un yüceliğini bu adi, gizli kapaklı işlere bulaştıranlara lâyık oldukları cevabı çok güzel verirdin, biliyorum. Biz bunu bile yapamıyoruz. Gidenin yeri dolmuyor ve hasret bitmiyor Galip Ağabey, bitmiyor…

            Son yıllarda yardım kuruluşlarının sayısı arttı. Neredeyse her cemaat, her görüş değişik adlar altında yardım amaçlı dernekler kuruyor. Bazıları, faaliyetlerini kendi doğrultularındaki TV kanallarında sergiliyorlar. Doğrusu gıptayla seyrettiğimiz çok güzel işler de yaptılar, yapıyorlar. Ancak bu güzel işlere şaibe bulaştıranlar oldu Ağabey. Hal böyle olunca biz yine seni hatırladık. 12 Eylül felaketinden sonra suçsuz – günahsız yere zindanlara tıkılan ülkücüler için yaptığın fedakârlık herkesin dilinde. Bir lokma bir hırka misali yollara düştüğünü, o gençlere ve ailelerine yardım edebilmek için neler çektiğini unutmak mümkün mü? 

            Hani bir defasında, Sitelerden aldığın yardım zarfını -ki sen buna mektup diyordun- cebine koyup yola koyulmuştun. Kerim Ünal da sizinle birlikte idi. İkiniz de ceplerinize baktınız; otobüse, dolmuşa ya da taksiye verecek paranız yoktu. Yol arkadaşınızın, “Ağabey, zarftaki paradan alıp taksiye binelim. Kızılay’a gidince maaşımı çeker, yerine fazlasıyla koyarım” teklifini, “Kafamı bozma da, yürü!” diyerek şiddetle reddetmiştiniz. Çünkü o para yardım parası idi, emanetti ve yerine konmak üzere de olsa başka bir iş için kullanılamazdı. Siz bu kuralı daha işin başında koymuştunuz ve hiç taviz vermeden uyguluyordunuz. “Akıl Dükkânı” dediğiniz Avukat Bürosu’nda çalışanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü aynı gerekçe ile üzerinizde bulunan yardım paralarından -yine yerine konmak şartıyla- onlara kahvaltılık bile almamıştınız. Yardım amaçlı çalışma yapanlardan hesaplarına şaibe karışanları duyunca biz yine sizi hatırladık ve sırılsıklam halinize acıyıp arabasına alan bir vicdan sahibi vatandaşa rastlayana kadar yayan yapıldak yürümenizi yâd edip bir daha, bir daha saygı ve rahmetle andık.

            Kısacası, sizi çok özledik Ağabey. Ara sıra iyi işler yapıyor olsak da bir yere kadar. Siz, “Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordunuz. Bu hasret mektubu ile sizi üzmek istemiyorum. Lâkin biz yeterince sevmesini hâlâ öğrenemedik. 

            Ruhun şad, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

(*)Türk Kimdir, Türklük Nedir? Galip Erdem. Derleyen: İbrahim Metin.  Elektronik Posta: imdevlet@mynet.com</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>12 YILIN ARDINDAN GALİP ERDEM&#8217;E HASRET MEKTUBU<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Osman OKTAY </p>
<p>Galip Ağabey;</p>
<p>Çoktandır aramızda yoksun. 12 Mart 2009 tarihi itibariyle sen gideli tam 12 yıl olacak. Gerçi her fırsatta yâd edip hatıralarını canlı tutuyoruz ama yoksun işte, yoksun!</p>
<p>Kimi zaman gözlerimiz, gönüllerimiz buğulanarak, kimi zaman tebessümle, kimi zaman da ahlarla, vahlarla anıyoruz seni. Memleketin içine düştüğü durum, iç politika, dış politika, camiamızın kırık-döküklüğü, eve ya da bir çocuğa aldığımız çikolata, hatta ve hatta “Beşiktaş”ın durumu bize hep seni hatırlatıyor. Senin gibi bir ehl-i dil, ehl-i kalem, ehl-i sohbet çıkaramadığımız için de kara gürültü, kuru gürültü idare edip gidiyoruz. Emr-i Hakk’a uyup herkes gidecek, hepimiz gideceğiz lâkin giderken o “Ağabeylik” kavramını niye götürdün be canım Ağabeyim? Senden sonra bu kavramı -senin gibi- taşıyan mı çıkmadı biz mi kimseye yakıştıramadık bilmiyorum.  Sana yaşıtların, hatta yaşça büyüklerin bile “Ağabey” diyordu, şimdi herkesin ağabeyi farklı. Zaman mı değişti, biz mi değiştik, nifak kol mu geziyor nedir; durumumuz bu, halimiz perişan…</p>
<p>Bir zamanlar hep zoru isteyen, güzellikler içinde yaşamak varken sıkıntılara talip olan insanların nice zaman sonra bile değişmeleri mümkün mü? 1970’li yılların başında on beş on altı yaşlarında iken yani hayatlarının baharında o büyük ideallere bağlanan gençler bugün elli yaş sınırını çoktan aştılar. Hayatlarının en olgun, en verimli çağını yaşıyorlar. Kısacası otuz beş kırk yıl öncesinin “Çoluk çocukları” bugün kocaman adamlar oldular. Hepsi okumuş, yetişmiş insanlar. Çoğu bir ateş çemberinin içinden geçip de geldi:</p>
<p>            “Biz kim bu cihan gülşenini hâra değiştik,<br />
            Varını yoğa, yârını ağyâra değiştik!”</p>
<p>            Divan Edebiyatımızın bu nadide beyti aslında tam da bizim o -eski günlerdeki- halimiz için söylenmiş gibiydi. Ancak ne olduysa oldu mazimizi, kendimizi inkâr ediyoruz Ağabey. Sen kendini unutmuş; başkaları için yaşıyordun.  Onun içindir ki 67 yıllık ömründe beş yüz yıllık çile çekmiştin, yorulmuştun. 12 Mart 1997’de tarihimizin ikinci 12 Mart Muhtırası’nı vererek terk-i dünya ettiğin gün Dr. Haluk cansız bedenine bakıp ağlarken, “Ah Galip Ağabey ah, demişti! Bu küçücük bedenine o koskoca Galip Erdem’i nasıl sığdırdın?”</p>
<p>            Evet evet… Sen gerçekten bir muhtıra vererek gittin Ağabey. Yorgun olduğun kadar da kırgındın, biliyorum. Darmadağınık oluşumuza, ayakların baş oluşuna, “birbirimizi yeterince sevmeyi hâlâ öğrenememiş olmamıza” kızıyordun. Hakk’a yürümeden bir süre önce Ankara’da düzenlenen “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta da bu yüzden tek cümle söyleyip kürsüden inmiştin: O cümlen çok müthişti Galip Ağabey: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir!”</p>
<p>            Dinleyenler afallamış, günümüzün moda söyleyişi ile “şok” olmuşlardı.  Sonra düşününce sana hak verdiler vermesine de hâlâ bu meseleyi halledemediler. 2008’in Kurban Bayramı’nda Türk Ocağı Genel Merkezi’ndeki bayramlaşma töreninde idik. Bir dostum, orada bulunanlara şöyle bir baktı, tanımadıklarını sordu ve sonra, “Yahu Osman, dedi. Bu camiada çok değerli adamlar var da, neden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olamıyorlar? Bunca yetişmiş insan gücüne yazık değil mi?”</p>
<p>            Bu sorunun cevabı aslında senin o tek cümlelik konferansında verilmişti. Ben lâfı biraz da dolandırarak belki aynı şeyleri söyledim.  Eve dönünce, Türk tarihinin her döneminde ülkücüler olmasına rağmen, 1960’lı yılların başında, ülkü ve ülkücülüğün bir kavram olarak siyasi ve kültürel edebiyatımıza henüz girmediği bir dönemde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan “Ülkücü’nün Çilesi” başlıklı yazınızı bulup okudum. Şu satırlarınızın altını bir daha çizdim:</p>
<p>            “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre, ‘uslanmamak’tır; kendilerine göre de ‘yılmamak.’” </p>
<p>            “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde  ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”</p>
<p>            “…….Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tir. ‘Yapma’ derler, ‘Hayatını heba etme’ derler. ‘Gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)    </p>
<p>Kamuoyunda “Ülkücü” diye bilinenlerden çoğu o “nasihatleri” dinlemeye devam ettiler ama ne yazık ki bildiklerinden -ya da bildiklerini zannettiklerimizden- şaştılar Galip Ağabey. Ancak onlar senin ölçülerine göre zaten “ülkücü” değillerdi; öyle değil mi? 1977 yılında Ankara’da Ülkü Ocakları Başkanları’na verdiğin seminerde söylediğin sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “…İnsanoğlunun hayat çizgisi her an değişebilir. Onun için bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücü idi’denir.” Siz bu ölçülere göre gerçek bir ülkücü idiniz. Çünkü hayat çizginizde hiçbir değişiklik olmadan, ideallerinizden taviz vermeden ömrünüzü tamamlamıştınız. Sizinle ilgili bir çalışma yaparken, ortaokul – lise çağlarında yazdığınız şiirlerinize rastlamıştım. “Bozkıra Özlem” adını taşıyan şiirinizde şöyle diyordunuz:</p>
<p>“Çok evvel ecdadımın at oynattığı kırlar<br />
Şimdi bana yabancı, şimdi düşman elinde.<br />
Bozkurt sürülerinin dolaştığı çayırlar<br />
Bir yeşil güzellikle tütüyor hayalimde…”</p>
<p>Sonra, arkadaşınız Servet’le birlikte Erzurum’dan yola çıkıp ecdadımızın at oynattığı o diyarlara gitmeye karar verdiniz. 8 Eylül 1948 tarihini düştüğünüz günlüğünüzün bir sayfasına yazıp imzaladığınız yemin metni beni çok etkiledi:</p>
<p>                                               AND</p>
<p>Birbirimizden ayrılmayacağımıza,<br />
Birbirimizin sözünden çıkmayacağımıza<br />
Birbirimizi tek insan kabul edip koruyacağımıza<br />
 And içeriz.</p>
<p>Servet KURT Galip ERDEM<br />
İMZA İMZA </p>
<p>            Turan yolculuğunuz Van’dan öteye geçememiş ve Erzurum’a geri gönderilmiştiniz ama olsun; siz yolunuzdan şaşmadınız. Öğrenciliğinizde, yazı hayatınızda, işinizde sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, kısacası ülkücülüğü bir an olsun terk etmediniz. İdeallerinizden taviz vermediniz. Seminerlerinizde, konferanslarınızda hep bunları anlattınız. Biz ise menfaat girdaplarında debelenip duruyoruz.  </p>
<p>            Siz, 1961 yılından 1966 sonuna kadar, 6 yıl içinde Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazılar yazmıştınız. Prensipleri, idealleri olan bir yazarın esen siyasi rüzgârlara ve menfaatlere göre yön değiştiren matbuat ortamında tutunması mümkün değildi. Onun için sık sık kovuluyor ya da ayrılıyordunuz ve çalıştığınız her gazetedeki ilk yazınıza şu cümlelerle başlıyordunuz: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” İnanmadıklarınızı yazmadınız, yazdıramadılar. Çünkü eyyamcılığı ve eyyamcıları sevmiyordunuz:</p>
<p>            “Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)</p>
<p>Bu yazı çıktığı zaman siz henüz 29 yaşındaydınız. Günümüzde artık “medya” diye anılan basın – yayın dünyası böylesine yozlaşmadan da işin farkındaydınız. Onun içindir ki, Tercüman’daki ilk “Sohbet” yazınıza şöyle başlamıştınız:</p>
<p>“…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddeci’lerin en ustası olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erleri’nin peşinden gitmeyi, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”<br />
“Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.” (G. Erdem, Sohbet. Tercüman, 1 Ağustos 1961) </p>
<p>                Kalemi sürçüp sözü şaşanları sen de görmüş ve hatta bir ara “yazı orucu” bile tutmuştun. Bunda, “Okuyan kim, dinleyen kim?” hesabı camiamıza kızgınlığının da rolü vardı, biliyorum. Kurşun kalemle çizgili kâğıtlara yazdıklarını okuyabilmek için ihtisas gerekse de; muhtevasına erişilemeyen o güzel, anlamlı yazılarını daktilo etme şerefine erenlerden biri de âcizane bendim. Sizden yazı almanın zorluğunu da bilenlerdenim. Devlet Gazetesi’ne, Bozkurt Dergisi’ne yazı almak için kaç defa evinize gitmiştim bilmiyorum. Ancak gönül istiyor ki keşke siz şu günleri görseydiniz de, 12 Eylül felaketinden sonra döktürdüğünüz o sanatlı, cinaslı yazılarınızın benzerlerini alabilmek için kapınızda nöbet tutsaydım! O dönemde “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”, “Türk Gençliğine”, “Akyuvarların Hikâyesi”, “Has Kul”, “Var mı idi Yok mu idi?”, “Sihirli Kumaş”, “Sessiz Dünya” ve “Bir Çin Masalı” gibi şaheserleri kaleme alan bir deha son dönemlerde içeride ve dışarıda yaşadıklarımızı (AB, Kıbrıs, Kerkük, Irak, İsrail – Filistin, PKK, Terör, Ergenekon&#8230;) ve daha da yaşayacaklarımızı o güzel üslubuyla kim bilir nasıl yazıya dökerdi! Yazılarınıza, yol göstericiliğinize gerçekten ihtiyacımız var ama siz yoksunuz Galip Ağabey, siz yoksunuz! </p>
<p>            Olmadığınız için de teselliyi yine eski yazılarınızda buluyoruz. Bazıları tazeliğini hiç yitirmemiş ve sanki bugünler için yazılmış inanın… İbrahim Ağabey titiz bir çalışma yaparak eski yazılarınızı derleyip toparladı, sınıflandırdı. İlk olarak “Türk Kimdir, Türklük Nedir?”(*) başlığı altında bir kitap yayınladı. Bildiğim kadarıyla ikinci kitap da baskıya hazır. Yalnız, sizsiz geçen 12 yılda yaşananların da bilge kişiliğiniz ve o eşsiz üslubunuzla yazılıp yorumlanması gerekiyordu. Mesela şu “Ergenekon” konusu… </p>
<p>            Asırlar önce Türklüğün yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden şahlanışa geçişinin destanı olan bu kutsalımız ne yazık ki şimdilerde ilgisi ve alâkası olmayan bir karmaşık işe ad oldu. Hele bazı köşe yazarlarının ve TV sunucularının üstüne basa basa “Ergenekon Terör Örgütü” demeleri kanımıza dokunuyor Galip Ağabey. Sen yazılarınla hem nalına hem mıhına vurarak; Ergenekon’un yüceliğini bu adi, gizli kapaklı işlere bulaştıranlara lâyık oldukları cevabı çok güzel verirdin, biliyorum. Biz bunu bile yapamıyoruz. Gidenin yeri dolmuyor ve hasret bitmiyor Galip Ağabey, bitmiyor…</p>
<p>            Son yıllarda yardım kuruluşlarının sayısı arttı. Neredeyse her cemaat, her görüş değişik adlar altında yardım amaçlı dernekler kuruyor. Bazıları, faaliyetlerini kendi doğrultularındaki TV kanallarında sergiliyorlar. Doğrusu gıptayla seyrettiğimiz çok güzel işler de yaptılar, yapıyorlar. Ancak bu güzel işlere şaibe bulaştıranlar oldu Ağabey. Hal böyle olunca biz yine seni hatırladık. 12 Eylül felaketinden sonra suçsuz – günahsız yere zindanlara tıkılan ülkücüler için yaptığın fedakârlık herkesin dilinde. Bir lokma bir hırka misali yollara düştüğünü, o gençlere ve ailelerine yardım edebilmek için neler çektiğini unutmak mümkün mü? </p>
<p>            Hani bir defasında, Sitelerden aldığın yardım zarfını -ki sen buna mektup diyordun- cebine koyup yola koyulmuştun. Kerim Ünal da sizinle birlikte idi. İkiniz de ceplerinize baktınız; otobüse, dolmuşa ya da taksiye verecek paranız yoktu. Yol arkadaşınızın, “Ağabey, zarftaki paradan alıp taksiye binelim. Kızılay’a gidince maaşımı çeker, yerine fazlasıyla koyarım” teklifini, “Kafamı bozma da, yürü!” diyerek şiddetle reddetmiştiniz. Çünkü o para yardım parası idi, emanetti ve yerine konmak üzere de olsa başka bir iş için kullanılamazdı. Siz bu kuralı daha işin başında koymuştunuz ve hiç taviz vermeden uyguluyordunuz. “Akıl Dükkânı” dediğiniz Avukat Bürosu’nda çalışanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü aynı gerekçe ile üzerinizde bulunan yardım paralarından -yine yerine konmak şartıyla- onlara kahvaltılık bile almamıştınız. Yardım amaçlı çalışma yapanlardan hesaplarına şaibe karışanları duyunca biz yine sizi hatırladık ve sırılsıklam halinize acıyıp arabasına alan bir vicdan sahibi vatandaşa rastlayana kadar yayan yapıldak yürümenizi yâd edip bir daha, bir daha saygı ve rahmetle andık.</p>
<p>            Kısacası, sizi çok özledik Ağabey. Ara sıra iyi işler yapıyor olsak da bir yere kadar. Siz, “Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordunuz. Bu hasret mektubu ile sizi üzmek istemiyorum. Lâkin biz yeterince sevmesini hâlâ öğrenemedik. </p>
<p>            Ruhun şad, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.</p>
<p>(*)Türk Kimdir, Türklük Nedir? Galip Erdem. Derleyen: İbrahim Metin.  Elektronik Posta: <a href="mailto:imdevlet@mynet.com">imdevlet@mynet.com</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Makaleleri yazısına Aybars tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/makaleleri/#comment-45</link>
		<dc:creator>Aybars</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Aug 2009 07:23:26 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/makaleleri/#comment-45</guid>
		<description>ÜLKÜCÜ OLABİLMEK ÜLKÜSÜ (Galip ERDEM) 
---------------------------------------------------------

GENÇ BİR ÜLKÜCÜ İLE SOHBETLER (1)


Galip ERDEM


Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi , ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür. Kırılma ve üzülme. “anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin: Seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de adaydır. Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır; kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor. Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır.

Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulmayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize , acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.

Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküsüne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı , yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde , adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır. Bu konuyu gelecek sohbetimizde konuşacağız.

 (Bu yazı BOZKURT Dergisinin 1974/Şubat tarihli 17.sayısında yayınlanmıştır.)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>ÜLKÜCÜ OLABİLMEK ÜLKÜSÜ (Galip ERDEM)<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>GENÇ BİR ÜLKÜCÜ İLE SOHBETLER (1)</p>
<p>Galip ERDEM</p>
<p>Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi , ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür. Kırılma ve üzülme. “anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin: Seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de adaydır. Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır; kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor. Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır.</p>
<p>Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulmayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize , acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.</p>
<p>Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküsüne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı , yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde , adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır. Bu konuyu gelecek sohbetimizde konuşacağız.</p>
<p> (Bu yazı BOZKURT Dergisinin 1974/Şubat tarihli 17.sayısında yayınlanmıştır.)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Işınsu&#8217;nun Sancı Romanında Galip Erdem yazısına irfan tetik tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/2007/10/05/sanci-romanindan/#comment-33</link>
		<dc:creator>irfan tetik</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Feb 2009 18:56:56 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/2007/10/05/sanci-romanindan/#comment-33</guid>
		<description>17.09.2003 yılında bir yerlere yazmışım, önder, ışık, rehber,numune,abide ağbimiz hakkında yazmışım.
---------------
galip agbinin,vefatindan bunca zaman gecmesine ragmen onun sicakligini hala hissediyorum.
enson trafik hastanesinde yatarken 4-5 gun yaninda azda olsa hizmetinde olmami kucuk bir teselli sayiyorum.
o 4-5 gun icinde sadece mahir damatlar kardesim&#039;le karsilastim.
o, o yalnizligina ragmen benden daha keyifli idi. o gercekten inanmis &quot;ulkucu&quot;ye ciddi bir ornekti.
&quot;ulkucunu cilesi &quot; olunce biter demisti .ve o zevk aldigi omur verdigi &quot;cile&quot;sinden huzurla geregini yerine getirmis olmanin
gurur ve mutlulugu ile ayrildi.
agabey,
yolunun yolumuza isik olmasini cok istedim ama agabey senin isigini ve sana benzeyen isiklari perdeleyen cok sey var.
lanet olsun sana ve senin gibilere  borcu olduklari halde o siziyi duymayanlara .
sunu bilki az da olsa birileri seni gercekten cok seviyordu ve hala cok seviyor.

irfan tetik.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>17.09.2003 yılında bir yerlere yazmışım, önder, ışık, rehber,numune,abide ağbimiz hakkında yazmışım.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
galip agbinin,vefatindan bunca zaman gecmesine ragmen onun sicakligini hala hissediyorum.<br />
enson trafik hastanesinde yatarken 4-5 gun yaninda azda olsa hizmetinde olmami kucuk bir teselli sayiyorum.<br />
o 4-5 gun icinde sadece mahir damatlar kardesim&#8217;le karsilastim.<br />
o, o yalnizligina ragmen benden daha keyifli idi. o gercekten inanmis &#8220;ulkucu&#8221;ye ciddi bir ornekti.<br />
&#8220;ulkucunu cilesi &#8221; olunce biter demisti .ve o zevk aldigi omur verdigi &#8220;cile&#8221;sinden huzurla geregini yerine getirmis olmanin<br />
gurur ve mutlulugu ile ayrildi.<br />
agabey,<br />
yolunun yolumuza isik olmasini cok istedim ama agabey senin isigini ve sana benzeyen isiklari perdeleyen cok sey var.<br />
lanet olsun sana ve senin gibilere  borcu olduklari halde o siziyi duymayanlara .<br />
sunu bilki az da olsa birileri seni gercekten cok seviyordu ve hala cok seviyor.</p>
<p>irfan tetik.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-7</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Oct 2007 14:43:26 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-7</guid>
		<description>BU DA SPOR BAKIŞIYLA BEŞİKTAŞ

Yönetmene İsyan Beyanındadır: Spor Yazıyorum!.. 
  
İsmail ŞAHİN  
27 Haziran 2005 12:48  

Şaşar Veysel İşbu hâle 
Gâh ağlayı gâhi güle 

Aşık Veysel

Genel yayın yönetmenimin “biraz da teknik konular yazsan” baskıları üzerine yaşanan “bor” şoku sonrasında, fikir özgürlüğünde sabit kadem olmam gerektiğine bir daha inandım. Konunun reytingle ilgisi yoktur. 

Genel yayın yönetmenim haklı, benim gibi ciddi (!) bir adamdan, “bilimsel” yazılar beklenir. Aynı zamanda hayrıma bir iş yaparak hadiseye bilimsel bir boyut katmak istemekte böylece suç işlememi engellemeyi arzu etmektedir. Neticede bu benim de işime gelir, yeni TCK’ya muhalefet etmeden nasıl yazı yazabilirim diye göbeğim çatlamaz.

Bu düşüncelerle kıvranırken alt taraflarda yazan iki spor yazarı arkadaşın reytingine gözüm takıldı. Gördüğüm kadarı ile, benim bor meselesi ile uğraşmamı fırsat bilip ortalığı toz dumana katmaktalar. Birisi reyting rekorları kırarken diğeri Nostradamus’tan beter. Adam bir yazı yazdı Yanal gitti. Bir yazı yazdı Fatih Terim geldi. Bu çocuktan korkulur. Onların bu başarısı bana, “acaba spor yazabilir miyim?” sorusunu sordurttu. Günlerdir bu soru beynimi kemiriyor: acaba yazabilir miyim?. İşte yazıyorum. 

Spor deyince aklıma Galip Erdem geldi. Galip Erdem ve meşhur “Beşiktaş Nasıl Kurtulur” yazısı. Galip Erdem 12 Eylül döneminde, umutsuz bir halde olan ülkücülere sansüre takılmadan mesaj verebilmek için değişik yollar dener. Takma isimler, imalı yazılar. Bu dönemde Türk Edebiyatına bir de şaheser hediye eder. Bu şaheser “Beşiktaş nasıl kurtulur?” isimli bir yazıdır. Galatasaray ve Fenerlilerden “ne alaka” sözünü duyar gibiyim. Yazı her ne kadar Beşiktaş’ın içler acısı durumunu resmetmekteyse de yazının konusu Beşiktaş değildir.

Yazıda Beşiktaş ile gönderme yapılan Ülkücü harekettir. Galip Erdem’in yazısı, Beşiktaş ile sembolize ettiği ülkücülere zor günlerde birlikte olmayı tavsiye ederken, bu günlerin geçeceğini ve zor zamanlarda içeriye sızan, kendilerine akıl veren “takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden ve ülküsünden habersiz” kişilere karşı uyanık olmalarını ihtar eder. Yazı Beşiktaş’ın büyük bir takım olduğunu ve bu günlerin geçeceğini, büyük takımın taraftarına yakışır bir vakarla sabır içinde hareket edilmesini vurgulayan bir yazıdır. 

Yazıyı okumadıysanız mutlaka okuyun. En azından o günleri hatırlamak adına. Bu tür yazılar okunduğu zaman düşünce özgürlüğünün kıymeti daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Fikir özgürlüğünün kıymetini anlamak için, darbe dönemi gazetelerini incelemek gerekiyor. 

Bugün Beşiktaş’ın durumu yirmi yıl öncesinden pek farklı değil. Yirmi yıl önce de ilk beşin altında idi şimdi de o civarda geziniyor. O zaman başında Trabzon ve Fener  belası vardı, şimdi buna bir de Galatasaray belası açıldı. Son yıllarda şampiyonluk yarışı bu üçlü arasında geçiyor. Bir fark var. Gelişen ekonomi ile beraber tesisleşme arttı. Artık toprak sahada değil çim sahada antrenman yapılıyor, her futbolcunun kendi odası, psikoloğu, masörü hatta fizyoterapisti var. 

O günden bu güne en önemli fark, başkan bulmakta sıkıntı çekmemesi. Eskiler bilir, Beşiktaş kongrelerinde tek aday olurdu. Şimdi ise maşallahı var. Her kongre en az iki aday çıkıyor. Yıllar önce yönetimde Futbol şubesi sorumluluğu yapıp köşesine çekilenler, biraz da para kazanalım diye klüpten ayrılan alt yapı sorumluları, kulübün eski yöneticilerinin çocukları falan. Anlayacağınız Beşiktaş’ın yönetici sıkıntısı yok artık.

Bu renkli manzarada 100. yılda gelen şampiyonluğun etkisi ile sağa sola dağılmış, “kuluçkaya yatmış” eski Beşiktaşlıların yuvaya dönmelerinin etkisi büyük. Eski şaşaalı günlerin geri gelmesi, para kazanmak için ticarete yönelen, tabiri caizse diğer takımlarda staj yapan, kıyıya ve köşeye dağılmış Beşiktaşlıları yuvaya döndürdü.

Samimi Beşiktaşlılar, bu dönüşleri heyecanla karşıladılar. Çünkü bu dönüş eski günlerin geri gelmesi idi bir yerde. Beklentinin büyüklüğü, Süleyman Seba’ya sırtını dönenlerin bile kabul görmesinde sıkıntı çıkartmadı. Neticede Beşiktaş’ın geleceği söz konusu idi. Eski şampiyonlukların özlemi her şeyi unutturmuştu.

Galip Erdem’in zikrettiğimiz yazıda yer verdiği bir hoyrat geçmişi çok güzel resmeder:

“Düş de gör
Hayal de gör düş de gör
Düşenin dostu olmaz
Hele bir yol düş de gör”.

Hatırlarsınız, Beşiktaş bir sezon kümede averajla kalmıştı. O zaman Beşiktaş’ın semtine uğramayanlar şimdi Beşiktaş’ı yönetmeye talip olmuşlar. Hatta, kimileri şimdilerde Akaretlerde kamp kurmuş diyorlar. Ve sesleri öyle çok çıkıyor ki bunların gürültüsünden ürkersiniz. Beşiktaş’ın son iki sezondur yaşadığı başarısızlıklardan dolayı mevcut yönetime demediklerini bırakmıyorlar. Beşiktaş’ın şampiyonluklarından, tekrar eski günlerine döndürmekten bahsediyorlar. Fakat unutulan bir şey var, Beşiktaş şampiyon olduğu yıllarda bu adamlar maçları televizyondan seyrediyorlardı, bazıları ise rakip tribünde idiler. 100. yılda yaşanan şampiyonluk için hazırlıkların yapıldığı uzun yıllar boyunca bu hep böyle sürüp gitti.

Gençler bilmez. Bu arkadaşlar, Efsane başkan Süleyman Seba ile de geçinemediler. Bakmayın şimdilerde Seba ile akrabalık bağı kurmaya çalıştıklarına, Seba ile baş edemeyenler, onun gidişini beklediler şimdi de ortaya çıktılar.

Netice-i kelam. Beşiktaşlılık öyle  büyük bir ruhtur ki kişinin geçmişine bakmaz. Geçmişte yapılan hatalar unutulur. Kulübe zarar verilmiş olsa bile bu, küçük kardeşin haylazlığı olarak görülür. Ve nitekim öyle oldu. Fakat bu günlerde gözünü “Beşiktaş koltuğu”na dikmiş bir grup, eski alışkanlıklarını bırakmadan kulübe zarar veren hareketlerde bulunuyor. Düşüncem odur ki, muhalefet Beşiktaş’ın hayrınadır. Muhalefetin olduğu yerde Beşiktaş daha güzele gidecektir. Çünkü muhalefet alternatif fikir demektir, bu da fikri zenginliği beraberinde getirir. Demokrasinin olmazsa olmazıdır bu. Lakin muhalefet eğriyi düzelteceği yerde Beşiktaş’ı kaosa sürüklemekte, Beşiktaşlıları “Beşiktaşlılık ruhuna” aykırı davranışların içine sürüklemektedir. Koltuğa talip olmakla binayı yıkmak arasındaki farkı anlayamayanlar, Beşiktaş’ın kamuoyundaki imajına zarar vermekteler. Anlaşılan o ki, dışarıda yaptıkları staj onlara fayda sağlamamış. Onlara o zaman da söylenmişti gurbet adamı bozar diye, lakin ol demler sakalımız yoktu</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>BU DA SPOR BAKIŞIYLA BEŞİKTAŞ</p>
<p>Yönetmene İsyan Beyanındadır: Spor Yazıyorum!.. </p>
<p>İsmail ŞAHİN<br />
27 Haziran 2005 12:48  </p>
<p>Şaşar Veysel İşbu hâle<br />
Gâh ağlayı gâhi güle </p>
<p>Aşık Veysel</p>
<p>Genel yayın yönetmenimin “biraz da teknik konular yazsan” baskıları üzerine yaşanan “bor” şoku sonrasında, fikir özgürlüğünde sabit kadem olmam gerektiğine bir daha inandım. Konunun reytingle ilgisi yoktur. </p>
<p>Genel yayın yönetmenim haklı, benim gibi ciddi (!) bir adamdan, “bilimsel” yazılar beklenir. Aynı zamanda hayrıma bir iş yaparak hadiseye bilimsel bir boyut katmak istemekte böylece suç işlememi engellemeyi arzu etmektedir. Neticede bu benim de işime gelir, yeni TCK’ya muhalefet etmeden nasıl yazı yazabilirim diye göbeğim çatlamaz.</p>
<p>Bu düşüncelerle kıvranırken alt taraflarda yazan iki spor yazarı arkadaşın reytingine gözüm takıldı. Gördüğüm kadarı ile, benim bor meselesi ile uğraşmamı fırsat bilip ortalığı toz dumana katmaktalar. Birisi reyting rekorları kırarken diğeri Nostradamus’tan beter. Adam bir yazı yazdı Yanal gitti. Bir yazı yazdı Fatih Terim geldi. Bu çocuktan korkulur. Onların bu başarısı bana, “acaba spor yazabilir miyim?” sorusunu sordurttu. Günlerdir bu soru beynimi kemiriyor: acaba yazabilir miyim?. İşte yazıyorum. </p>
<p>Spor deyince aklıma Galip Erdem geldi. Galip Erdem ve meşhur “Beşiktaş Nasıl Kurtulur” yazısı. Galip Erdem 12 Eylül döneminde, umutsuz bir halde olan ülkücülere sansüre takılmadan mesaj verebilmek için değişik yollar dener. Takma isimler, imalı yazılar. Bu dönemde Türk Edebiyatına bir de şaheser hediye eder. Bu şaheser “Beşiktaş nasıl kurtulur?” isimli bir yazıdır. Galatasaray ve Fenerlilerden “ne alaka” sözünü duyar gibiyim. Yazı her ne kadar Beşiktaş’ın içler acısı durumunu resmetmekteyse de yazının konusu Beşiktaş değildir.</p>
<p>Yazıda Beşiktaş ile gönderme yapılan Ülkücü harekettir. Galip Erdem’in yazısı, Beşiktaş ile sembolize ettiği ülkücülere zor günlerde birlikte olmayı tavsiye ederken, bu günlerin geçeceğini ve zor zamanlarda içeriye sızan, kendilerine akıl veren “takımın tarihinden, zaferlerinden, gayesinden ve ülküsünden habersiz” kişilere karşı uyanık olmalarını ihtar eder. Yazı Beşiktaş’ın büyük bir takım olduğunu ve bu günlerin geçeceğini, büyük takımın taraftarına yakışır bir vakarla sabır içinde hareket edilmesini vurgulayan bir yazıdır. </p>
<p>Yazıyı okumadıysanız mutlaka okuyun. En azından o günleri hatırlamak adına. Bu tür yazılar okunduğu zaman düşünce özgürlüğünün kıymeti daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Fikir özgürlüğünün kıymetini anlamak için, darbe dönemi gazetelerini incelemek gerekiyor. </p>
<p>Bugün Beşiktaş’ın durumu yirmi yıl öncesinden pek farklı değil. Yirmi yıl önce de ilk beşin altında idi şimdi de o civarda geziniyor. O zaman başında Trabzon ve Fener  belası vardı, şimdi buna bir de Galatasaray belası açıldı. Son yıllarda şampiyonluk yarışı bu üçlü arasında geçiyor. Bir fark var. Gelişen ekonomi ile beraber tesisleşme arttı. Artık toprak sahada değil çim sahada antrenman yapılıyor, her futbolcunun kendi odası, psikoloğu, masörü hatta fizyoterapisti var. </p>
<p>O günden bu güne en önemli fark, başkan bulmakta sıkıntı çekmemesi. Eskiler bilir, Beşiktaş kongrelerinde tek aday olurdu. Şimdi ise maşallahı var. Her kongre en az iki aday çıkıyor. Yıllar önce yönetimde Futbol şubesi sorumluluğu yapıp köşesine çekilenler, biraz da para kazanalım diye klüpten ayrılan alt yapı sorumluları, kulübün eski yöneticilerinin çocukları falan. Anlayacağınız Beşiktaş’ın yönetici sıkıntısı yok artık.</p>
<p>Bu renkli manzarada 100. yılda gelen şampiyonluğun etkisi ile sağa sola dağılmış, “kuluçkaya yatmış” eski Beşiktaşlıların yuvaya dönmelerinin etkisi büyük. Eski şaşaalı günlerin geri gelmesi, para kazanmak için ticarete yönelen, tabiri caizse diğer takımlarda staj yapan, kıyıya ve köşeye dağılmış Beşiktaşlıları yuvaya döndürdü.</p>
<p>Samimi Beşiktaşlılar, bu dönüşleri heyecanla karşıladılar. Çünkü bu dönüş eski günlerin geri gelmesi idi bir yerde. Beklentinin büyüklüğü, Süleyman Seba’ya sırtını dönenlerin bile kabul görmesinde sıkıntı çıkartmadı. Neticede Beşiktaş’ın geleceği söz konusu idi. Eski şampiyonlukların özlemi her şeyi unutturmuştu.</p>
<p>Galip Erdem’in zikrettiğimiz yazıda yer verdiği bir hoyrat geçmişi çok güzel resmeder:</p>
<p>“Düş de gör<br />
Hayal de gör düş de gör<br />
Düşenin dostu olmaz<br />
Hele bir yol düş de gör”.</p>
<p>Hatırlarsınız, Beşiktaş bir sezon kümede averajla kalmıştı. O zaman Beşiktaş’ın semtine uğramayanlar şimdi Beşiktaş’ı yönetmeye talip olmuşlar. Hatta, kimileri şimdilerde Akaretlerde kamp kurmuş diyorlar. Ve sesleri öyle çok çıkıyor ki bunların gürültüsünden ürkersiniz. Beşiktaş’ın son iki sezondur yaşadığı başarısızlıklardan dolayı mevcut yönetime demediklerini bırakmıyorlar. Beşiktaş’ın şampiyonluklarından, tekrar eski günlerine döndürmekten bahsediyorlar. Fakat unutulan bir şey var, Beşiktaş şampiyon olduğu yıllarda bu adamlar maçları televizyondan seyrediyorlardı, bazıları ise rakip tribünde idiler. 100. yılda yaşanan şampiyonluk için hazırlıkların yapıldığı uzun yıllar boyunca bu hep böyle sürüp gitti.</p>
<p>Gençler bilmez. Bu arkadaşlar, Efsane başkan Süleyman Seba ile de geçinemediler. Bakmayın şimdilerde Seba ile akrabalık bağı kurmaya çalıştıklarına, Seba ile baş edemeyenler, onun gidişini beklediler şimdi de ortaya çıktılar.</p>
<p>Netice-i kelam. Beşiktaşlılık öyle  büyük bir ruhtur ki kişinin geçmişine bakmaz. Geçmişte yapılan hatalar unutulur. Kulübe zarar verilmiş olsa bile bu, küçük kardeşin haylazlığı olarak görülür. Ve nitekim öyle oldu. Fakat bu günlerde gözünü “Beşiktaş koltuğu”na dikmiş bir grup, eski alışkanlıklarını bırakmadan kulübe zarar veren hareketlerde bulunuyor. Düşüncem odur ki, muhalefet Beşiktaş’ın hayrınadır. Muhalefetin olduğu yerde Beşiktaş daha güzele gidecektir. Çünkü muhalefet alternatif fikir demektir, bu da fikri zenginliği beraberinde getirir. Demokrasinin olmazsa olmazıdır bu. Lakin muhalefet eğriyi düzelteceği yerde Beşiktaş’ı kaosa sürüklemekte, Beşiktaşlıları “Beşiktaşlılık ruhuna” aykırı davranışların içine sürüklemektedir. Koltuğa talip olmakla binayı yıkmak arasındaki farkı anlayamayanlar, Beşiktaş’ın kamuoyundaki imajına zarar vermekteler. Anlaşılan o ki, dışarıda yaptıkları staj onlara fayda sağlamamış. Onlara o zaman da söylenmişti gurbet adamı bozar diye, lakin ol demler sakalımız yoktu</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-6</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Oct 2007 14:37:57 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-6</guid>
		<description>Beşiktaş nasıl kurtulabilir?
Aybars Fırat 

Bu başlığı hatırlamış olmalısınız. Türk Milliyetçiliğinin büyük siması Galip Erdem, &quot;Beşiktaş Nasıl Kurtulur?&quot; başlıklı yazısını, 12 Eylül ihtilali üzerine, Ülkücülerin ve MHP&#039;nin ileri gelenlerinin toparlanıp, Mamak Cezaevine konulması ve işkencelere maruz bırakılması üzerine kaleme almıştı. 
 
Muhtevası muhteşemdi. Hala dönüp zevkle okuduğum yazılardandır. Galip Ağabeyin o yazısı, uygulanan katı sansürü yırtarak, &quot;fikirleri iktidarda, kendileri zindanda&quot; olan Türk Milliyetçilerini, düştükleri ikilemden kurtarıyor ve yüreklerini serinletiyordu. (*1) Bugün, Göğe Merdiven&#039;e bu başlığı seçmemin nedeni, milletimizin bağışıklığının, alyuvarlarının güçlendirilmesi için ne yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isteğimdir. Türkiye&#039;de yüzde otuz beşlik bir halk gücüyle iktidara gelen AKP, kanaatimce çok kısa bir süre içinde, zaten uzun zamandır sahipsiz olan Türk Milletinin hakiki sahibi ve koruyucusu olamayacağının emarelerini göstermiştir. Türk Milletinin ne kadar sahipsiz kalacağının çok önemli bir göstergesini geçtiğimiz günlerde Kıbrıs konusunda yaşadık. Kıbrıs için bir sürü hain, eskiden beri &quot;verip kurtulalım!&quot; diyordu, aldırmıyorduk. Ama sonunda akıl almaz bir şey oldu; Türkler tarafından kurulan bir Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti&#039;nin, en yüksek makamına oturmuş biri, herkesin önünde çıkıp, kanla alınmış bir vatan toprağını, düşmana geri vermekten bahsetti. Bana göre, bana göre değil, herkese göre bu, ihanet olarak görülmelidir. Binlerce yıllık tarihimizde eşi görülmeyen bu zat, eğer ihanet içinde değilse gafletin en son noktasındadır. (Mete Han zamanında böyle konuşmuş olsaydı, uçarken sas çıkartan oku çoktan kalbine yamişti.) Tayyip Erdoğan&#039;ın Seçim öncesinde icazet aldığı makamlardan biri olan bu teklifin sahibi, kendi devrinde, aynı düşman ülkeye, altın bir tas içinde, karşılıksız, bir büyük taviz vermiş, bunu da Türk Halkına bir jest olarak takdim etmişti. Şimdi hangi &#039;jest&#039;lerle bu noktaya gelindiği daha iyi anlaşılıyor. Aslında, milletimizin gözünden hiçbir şey kaçmamaktadır. Ne yazık ki bu tür kepazeliklerle her alanda karşılaşıyoruz. Kötü olan, ihanetin de alışkanlık yapıyor olmasıdır. Sadece yöneticiler ve siyasiler açısından değil, hayatımızın her cephesinden bakalım; Türk Kültürü aşınmış, aşındırılmış, Türk Milleti ruhen ve bedenen (Alkol, sigara, uyuşturucu tüketimi ve hastalıklarda dünya sıralamasına bakıl!) zayıf düşmüştür. &quot;Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.&quot;(*2) Bugün, Türk Kültürüne yapılan saldırılara hiçbir karşılık verilemez olmuş, Türk Dili aır yaralar almıştır. Türk Milli Eğitimi, ders kitaplarından &quot;Milli&quot; kelimesini kaldıracak kadar pervasız bir Türk Düşmanlığına girmiş, &quot;Yabancı Dille Eğitim&quot; gibi, Afrika sömürgelerinde bile görülmeyen bir uygulama, neredeyse ana okullarımıza kadar inmiştir. Buna karşılık, açıklanan Hükümet programında, Türk Dünyası, Türkçe ve Türk Kültürüyle ilgili, ciddi manada bir düşünce ve çözüm yoktur. Hükümet, Türkiye&#039;nin önemli meselelerini sadece ekonomik olarak görüyor, en büyük kültürel aşınmaya karşı en küçük bir tedbir düşünmüyor. Bu durumda seyirci kalınacak kültürel aşınma artarak devam edecek demektir. Mevcut aşınmada çok çeşitli iç ve dış sebeplerin yanında, milletimizin savunma gücünün, bağışıklık sisteminin, alyuvarlarının yetersiz kalmasının rolü büyük olmuştur. Bu bakımdan bugün, bana göre sorulması gereken soru &quot;Beşiktaş Nasıl Kurtulur?&quot; sorusu da değildir. Türk Milletinin savunma mekanizmalarının başında geldiğini düşündüğüm, bunun örneklerini de vermiş olan, ülkücülerin siyasi partilerinin son seçimlerde darmadağın olmasından da büyük bir sorunla karşı karşıyayız. &quot;Millet sahipsiz kalmıştır.&quot; Türkiye&#039;deki yeni iktidarın, Türk Kültürü, Türkçe ve Türk Dünyası gibi bir meselesi olmadığı için, Türk Milletinin sahipsizliği devam edecek, millet kendi hukukunu kendisi korumak zorunda kalacaktır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Görmezden gelinen önemli bir husus şudur: Türk Milleti, sadece Türkiye toprakları üzerinde yaşayan Türklerden ibaret değildir. Türkiye&#039;ye gözünü dikip yardım bekleyen, Altaylar&#039;dan Baltıklar&#039;a, Doğu Türkistan&#039;dan Kafkaslar&#039;a ve Tuna Boyları&#039;na, Sibirya&#039;dan Amerika&#039;ya kadar uzanan bir büyük dünyadır. Turan&#039;dır. Asya, Avrupa, Afrika Turan&#039;ın ön yüzü, Amerika arka yüzüdür.(*3) Türk Dünyası görmezden gelinemez. Bu büyük coğrafyanın meseleleri ile hemhal olmamız, onlara önderlik etmemiz gereken bir zamanda ise maalesef sadece Türkiye&#039;yi konuşabiliyoruz. İşte bu sebeplerle arkasında yüzde otuz beş halk gücü bulunan yeni hükümetin Türk Milletinin meselelerini kucaklayabilen bir yapıda olmadığını ve milletin sahipsizliğinin sürdüğünü, önümüzdeki beş yıl içinde de bu sahipsizliğin artarak süreceğini söylemek kehanet olmaz. Bir başka tehlike de, son seçimlerden sonra, milletin, çok iyi bir sahip seçmiş gözüktüğünden, sahipsizliğinin de farkına varamayacak olmasıdır. Türk Devlet Geleneği&#039;ne göre, devletin düzeninde ve işleyişinde bir bozukluk olduğunda, milletin durumu kötüye gittiğinde, millet kendi kendine çözümler üretir. İlk çözümü, mevcut idarenin düzeltilmesinde arar. Aksakallarını,aşıklarını konuşturur. Uyarır. Kar etmezse, acilen kurultayın toplanması için yüksek sesle düşünmeye başlar. Sözünü ettiğimiz Kurultay, seçimlerde kaybeden milliyetçi partilerin kurultayı değildir: Turan Kurultayı&#039;dır. Türkiye ve Türkiye dışından, Türk Milletinin geleceğini düşünen aksakalların; bilim ve devlet adamlarının, önde gelen aydınların ve önderlerin katılacağı bir kurultaydır. Bu türdeki çok önemli bir Kurultay, 1967&#039;de yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı&#039;dır. Bu Kurultay, kendisinden sonra yapılan siyasi ve kültürel bütün milliyetçi çalışmalara öncülük etmişti. Bana göre bu Kurultaydan da önemli olan bir çalışma, &quot;10-11 Mayıs 1969&#039;da yapılan Milliyetçiler ilmi semineri&quot; dir. Bu seminer, iki yıl önce yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı&#039;nın karar gereğince, 2. Büyük Kurultay&#039; a hazırlık olmak üzere, 10-11 Mayıs 1969 tarihlerinde İstanbul&#039;da düzenlenmiştir. Tertip komitesi adına 27 Nisan&#039;da yapılan davet mektubuna, 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu imza atmıştır. Seminer&#039;in başarıyla gerçekleştirildiğini, en azından seminer çalışmalarının ve raporlarının, aynı yıl basılmış bir kitapla kamuoyuna duyurulmuş olmasından anlıyoruz.(*4) Sonraki yıllarda Türk Milliyetçiliği Fikri&#039;nin hızla taraftar bulması, önemli ölçüde bu gibi ilmi-fikri çalışmalar neticesinde ortaya çıkan bir gelişmedir. Bu Seminer&#039; in tertip komitesinde; Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Fazlı Akkaya, H. Cengiz Alpay, Nihad Sami Banarlı, A. Aydın Bolak, N. Nihat Bozkurt, Rasim Cinisli, Altan Deliorman, Doç. Dr. Muharrem Ergin, Metin Eriş, Ahmet Kabaklı, Dr. Mustafa Kafalı, İsmail Kahraman, Doç. Dr. Haluk Karamağralı, Prof. Dr. Selçuk Özçelik, Ekrem Özer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Osman Yumak, Prof. Dr. Sabahattin Zaim bulunmaktadır. Seminere, Türkiye&#039;de alanında tek olan birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı (toplam 65 kişi) katılmıştır. Beş kişi de tebliğ yollayarak katılmıştır. Arif Nihat Asya&#039; dan Nihad Sami Banarlı&#039; ya, İsmail Dayı&#039; dan Altan Deliorman&#039; a, Şükrü Elçin&#039; den Muharrem Ergin&#039; e, Mustafa Necati Sepetçioğlu&#039; ndan Emine Işınsu&#039; ya, Yılmaz Öztuna&#039; dan Ahmet Kabaklı&#039; ya, Hikmet Tanyu&#039; dan Mustafa Kafalı&#039; ya, Fethi Gemuhluoğlu&#039; ndan Galip Erdem&#039; e ve isimini anmadığım birbirinden değerli isimler...Seminer, çeşitli komisyonlar halinde çalışmasını sürdürmüştür. Mesela, &quot;İktisadi Doktrinler, Milli Gelir ve Sosyal Adalet, Sanayi Siyasetimiz, Sendika Siyasetimiz, Ortak Pazar ve Türkiye, Geri Kalmış Bölgelerin Kalkınma Politikası, Tarım Reformu, Türkiye&#039;de Enerji Kaynakları ve Petrol, Nüfus Siyasetimiz Meseleleri&quot; Komisyonunda; Başkan Prof. Dr. Sabahattin Zaim (Ferit Erdoğan), Komisyon Raportörü Galip Erdemdir. İştirak edenler: Özcan Bolcan, Vahit Çopuroğlu, Doç. Dr. Recep Doksat, Selahattin Erkap, İhsan Koloğlu, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Kemal Lokman, Fahri Tanman, Prof. Dr. Orhan Uzunsoy, Doç. Dr. Nevzat Yalçıntaş&#039;tır. Bu şahsiyetlerin ve eserlerinin incelenmesi, Türkiye&#039;nin sıkıntılı bir döneminin aydınlatılması açısından çok önemlidir diye düşünüyor ve bu çalışmayı konunun uzmanlarına hatırlatarak geçiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, Türk Milletinin sahipsizliğini aşmak amacıyla, bugün de benzer şekilde, Türk Milliyetçileri Kurultayı veya Türk Milliyetçileri İlmi Semineri tertiplenmeli ve sonuçları, Türk Milletinin istifadesine sunulmalıdır. Bu tür bir çalışmadan bölünmüş Milliyetçi Partilerin bir tek siyasi güç olarak çıkması dahi temin edilebilir. Yeter ki aklın yolu kullanılsın. Kendisinden otuz küsur sene sonra iktidara siyasi gücünü taşıyan bu türde ciddi, ilmi çalışmalar olmaz ise, Türk Milletini sahipsizliği devam edecektir. Beşiktaş, birbirimizi sevmeyle, çalışmayla ve ancak ilimle kurtulur diye düşünüyor, Galip Erdem Ağabeyi bu vesileyle rahmetle anıyorum. ___________________________________________________
(*1) Galip Erdem, Mektuplar, Beşiktaş Nasıl Kurtulur, Milli Eğitim ve Kültür Yayınları, 1.Bsk, Ankara, 1984, 122 sf. (sf. 18-21) (*2) Ocak&#039;dan bir Sohbet: Galip Erdem: &quot;Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.&quot; Türk Yurdu Dergisi, Nisan 1990, c. 10, s. 32. sf. 43-46 (*3) Bu benzetme büyük Turan Şairi Ergeş Uçkun&#039;a aittir. (*4) &quot;Milliyetçi Türkiye&#039;ye Doğru (10-11 Mayıs 1969&#039;da yapılan Milliyetçiler İlmi Seminerinde varılan neticeler) İstanbul, Kültür Ocağı Genel Merkezi, 1969, 216 sf.&quot; 

aybarsfirat@yahoo.com</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Beşiktaş nasıl kurtulabilir?<br />
Aybars Fırat </p>
<p>Bu başlığı hatırlamış olmalısınız. Türk Milliyetçiliğinin büyük siması Galip Erdem, &#8220;Beşiktaş Nasıl Kurtulur?&#8221; başlıklı yazısını, 12 Eylül ihtilali üzerine, Ülkücülerin ve MHP&#8217;nin ileri gelenlerinin toparlanıp, Mamak Cezaevine konulması ve işkencelere maruz bırakılması üzerine kaleme almıştı. </p>
<p>Muhtevası muhteşemdi. Hala dönüp zevkle okuduğum yazılardandır. Galip Ağabeyin o yazısı, uygulanan katı sansürü yırtarak, &#8220;fikirleri iktidarda, kendileri zindanda&#8221; olan Türk Milliyetçilerini, düştükleri ikilemden kurtarıyor ve yüreklerini serinletiyordu. (*1) Bugün, Göğe Merdiven&#8217;e bu başlığı seçmemin nedeni, milletimizin bağışıklığının, alyuvarlarının güçlendirilmesi için ne yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isteğimdir. Türkiye&#8217;de yüzde otuz beşlik bir halk gücüyle iktidara gelen AKP, kanaatimce çok kısa bir süre içinde, zaten uzun zamandır sahipsiz olan Türk Milletinin hakiki sahibi ve koruyucusu olamayacağının emarelerini göstermiştir. Türk Milletinin ne kadar sahipsiz kalacağının çok önemli bir göstergesini geçtiğimiz günlerde Kıbrıs konusunda yaşadık. Kıbrıs için bir sürü hain, eskiden beri &#8220;verip kurtulalım!&#8221; diyordu, aldırmıyorduk. Ama sonunda akıl almaz bir şey oldu; Türkler tarafından kurulan bir Türk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin, en yüksek makamına oturmuş biri, herkesin önünde çıkıp, kanla alınmış bir vatan toprağını, düşmana geri vermekten bahsetti. Bana göre, bana göre değil, herkese göre bu, ihanet olarak görülmelidir. Binlerce yıllık tarihimizde eşi görülmeyen bu zat, eğer ihanet içinde değilse gafletin en son noktasındadır. (Mete Han zamanında böyle konuşmuş olsaydı, uçarken sas çıkartan oku çoktan kalbine yamişti.) Tayyip Erdoğan&#8217;ın Seçim öncesinde icazet aldığı makamlardan biri olan bu teklifin sahibi, kendi devrinde, aynı düşman ülkeye, altın bir tas içinde, karşılıksız, bir büyük taviz vermiş, bunu da Türk Halkına bir jest olarak takdim etmişti. Şimdi hangi &#8216;jest&#8217;lerle bu noktaya gelindiği daha iyi anlaşılıyor. Aslında, milletimizin gözünden hiçbir şey kaçmamaktadır. Ne yazık ki bu tür kepazeliklerle her alanda karşılaşıyoruz. Kötü olan, ihanetin de alışkanlık yapıyor olmasıdır. Sadece yöneticiler ve siyasiler açısından değil, hayatımızın her cephesinden bakalım; Türk Kültürü aşınmış, aşındırılmış, Türk Milleti ruhen ve bedenen (Alkol, sigara, uyuşturucu tüketimi ve hastalıklarda dünya sıralamasına bakıl!) zayıf düşmüştür. &#8220;Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.&#8221;(*2) Bugün, Türk Kültürüne yapılan saldırılara hiçbir karşılık verilemez olmuş, Türk Dili aır yaralar almıştır. Türk Milli Eğitimi, ders kitaplarından &#8220;Milli&#8221; kelimesini kaldıracak kadar pervasız bir Türk Düşmanlığına girmiş, &#8220;Yabancı Dille Eğitim&#8221; gibi, Afrika sömürgelerinde bile görülmeyen bir uygulama, neredeyse ana okullarımıza kadar inmiştir. Buna karşılık, açıklanan Hükümet programında, Türk Dünyası, Türkçe ve Türk Kültürüyle ilgili, ciddi manada bir düşünce ve çözüm yoktur. Hükümet, Türkiye&#8217;nin önemli meselelerini sadece ekonomik olarak görüyor, en büyük kültürel aşınmaya karşı en küçük bir tedbir düşünmüyor. Bu durumda seyirci kalınacak kültürel aşınma artarak devam edecek demektir. Mevcut aşınmada çok çeşitli iç ve dış sebeplerin yanında, milletimizin savunma gücünün, bağışıklık sisteminin, alyuvarlarının yetersiz kalmasının rolü büyük olmuştur. Bu bakımdan bugün, bana göre sorulması gereken soru &#8220;Beşiktaş Nasıl Kurtulur?&#8221; sorusu da değildir. Türk Milletinin savunma mekanizmalarının başında geldiğini düşündüğüm, bunun örneklerini de vermiş olan, ülkücülerin siyasi partilerinin son seçimlerde darmadağın olmasından da büyük bir sorunla karşı karşıyayız. &#8220;Millet sahipsiz kalmıştır.&#8221; Türkiye&#8217;deki yeni iktidarın, Türk Kültürü, Türkçe ve Türk Dünyası gibi bir meselesi olmadığı için, Türk Milletinin sahipsizliği devam edecek, millet kendi hukukunu kendisi korumak zorunda kalacaktır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Görmezden gelinen önemli bir husus şudur: Türk Milleti, sadece Türkiye toprakları üzerinde yaşayan Türklerden ibaret değildir. Türkiye&#8217;ye gözünü dikip yardım bekleyen, Altaylar&#8217;dan Baltıklar&#8217;a, Doğu Türkistan&#8217;dan Kafkaslar&#8217;a ve Tuna Boyları&#8217;na, Sibirya&#8217;dan Amerika&#8217;ya kadar uzanan bir büyük dünyadır. Turan&#8217;dır. Asya, Avrupa, Afrika Turan&#8217;ın ön yüzü, Amerika arka yüzüdür.(*3) Türk Dünyası görmezden gelinemez. Bu büyük coğrafyanın meseleleri ile hemhal olmamız, onlara önderlik etmemiz gereken bir zamanda ise maalesef sadece Türkiye&#8217;yi konuşabiliyoruz. İşte bu sebeplerle arkasında yüzde otuz beş halk gücü bulunan yeni hükümetin Türk Milletinin meselelerini kucaklayabilen bir yapıda olmadığını ve milletin sahipsizliğinin sürdüğünü, önümüzdeki beş yıl içinde de bu sahipsizliğin artarak süreceğini söylemek kehanet olmaz. Bir başka tehlike de, son seçimlerden sonra, milletin, çok iyi bir sahip seçmiş gözüktüğünden, sahipsizliğinin de farkına varamayacak olmasıdır. Türk Devlet Geleneği&#8217;ne göre, devletin düzeninde ve işleyişinde bir bozukluk olduğunda, milletin durumu kötüye gittiğinde, millet kendi kendine çözümler üretir. İlk çözümü, mevcut idarenin düzeltilmesinde arar. Aksakallarını,aşıklarını konuşturur. Uyarır. Kar etmezse, acilen kurultayın toplanması için yüksek sesle düşünmeye başlar. Sözünü ettiğimiz Kurultay, seçimlerde kaybeden milliyetçi partilerin kurultayı değildir: Turan Kurultayı&#8217;dır. Türkiye ve Türkiye dışından, Türk Milletinin geleceğini düşünen aksakalların; bilim ve devlet adamlarının, önde gelen aydınların ve önderlerin katılacağı bir kurultaydır. Bu türdeki çok önemli bir Kurultay, 1967&#8242;de yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı&#8217;dır. Bu Kurultay, kendisinden sonra yapılan siyasi ve kültürel bütün milliyetçi çalışmalara öncülük etmişti. Bana göre bu Kurultaydan da önemli olan bir çalışma, &#8220;10-11 Mayıs 1969&#8242;da yapılan Milliyetçiler ilmi semineri&#8221; dir. Bu seminer, iki yıl önce yapılan 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı&#8217;nın karar gereğince, 2. Büyük Kurultay&#8217; a hazırlık olmak üzere, 10-11 Mayıs 1969 tarihlerinde İstanbul&#8217;da düzenlenmiştir. Tertip komitesi adına 27 Nisan&#8217;da yapılan davet mektubuna, 1. Milliyetçiler Büyük Kurultayı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu imza atmıştır. Seminer&#8217;in başarıyla gerçekleştirildiğini, en azından seminer çalışmalarının ve raporlarının, aynı yıl basılmış bir kitapla kamuoyuna duyurulmuş olmasından anlıyoruz.(*4) Sonraki yıllarda Türk Milliyetçiliği Fikri&#8217;nin hızla taraftar bulması, önemli ölçüde bu gibi ilmi-fikri çalışmalar neticesinde ortaya çıkan bir gelişmedir. Bu Seminer&#8217; in tertip komitesinde; Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Fazlı Akkaya, H. Cengiz Alpay, Nihad Sami Banarlı, A. Aydın Bolak, N. Nihat Bozkurt, Rasim Cinisli, Altan Deliorman, Doç. Dr. Muharrem Ergin, Metin Eriş, Ahmet Kabaklı, Dr. Mustafa Kafalı, İsmail Kahraman, Doç. Dr. Haluk Karamağralı, Prof. Dr. Selçuk Özçelik, Ekrem Özer, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Osman Yumak, Prof. Dr. Sabahattin Zaim bulunmaktadır. Seminere, Türkiye&#8217;de alanında tek olan birçok ünlü bilim adamı ve sanatçı (toplam 65 kişi) katılmıştır. Beş kişi de tebliğ yollayarak katılmıştır. Arif Nihat Asya&#8217; dan Nihad Sami Banarlı&#8217; ya, İsmail Dayı&#8217; dan Altan Deliorman&#8217; a, Şükrü Elçin&#8217; den Muharrem Ergin&#8217; e, Mustafa Necati Sepetçioğlu&#8217; ndan Emine Işınsu&#8217; ya, Yılmaz Öztuna&#8217; dan Ahmet Kabaklı&#8217; ya, Hikmet Tanyu&#8217; dan Mustafa Kafalı&#8217; ya, Fethi Gemuhluoğlu&#8217; ndan Galip Erdem&#8217; e ve isimini anmadığım birbirinden değerli isimler&#8230;Seminer, çeşitli komisyonlar halinde çalışmasını sürdürmüştür. Mesela, &#8220;İktisadi Doktrinler, Milli Gelir ve Sosyal Adalet, Sanayi Siyasetimiz, Sendika Siyasetimiz, Ortak Pazar ve Türkiye, Geri Kalmış Bölgelerin Kalkınma Politikası, Tarım Reformu, Türkiye&#8217;de Enerji Kaynakları ve Petrol, Nüfus Siyasetimiz Meseleleri&#8221; Komisyonunda; Başkan Prof. Dr. Sabahattin Zaim (Ferit Erdoğan), Komisyon Raportörü Galip Erdemdir. İştirak edenler: Özcan Bolcan, Vahit Çopuroğlu, Doç. Dr. Recep Doksat, Selahattin Erkap, İhsan Koloğlu, Prof. Dr. Mustafa Köseoğlu, Kemal Lokman, Fahri Tanman, Prof. Dr. Orhan Uzunsoy, Doç. Dr. Nevzat Yalçıntaş&#8217;tır. Bu şahsiyetlerin ve eserlerinin incelenmesi, Türkiye&#8217;nin sıkıntılı bir döneminin aydınlatılması açısından çok önemlidir diye düşünüyor ve bu çalışmayı konunun uzmanlarına hatırlatarak geçiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, Türk Milletinin sahipsizliğini aşmak amacıyla, bugün de benzer şekilde, Türk Milliyetçileri Kurultayı veya Türk Milliyetçileri İlmi Semineri tertiplenmeli ve sonuçları, Türk Milletinin istifadesine sunulmalıdır. Bu tür bir çalışmadan bölünmüş Milliyetçi Partilerin bir tek siyasi güç olarak çıkması dahi temin edilebilir. Yeter ki aklın yolu kullanılsın. Kendisinden otuz küsur sene sonra iktidara siyasi gücünü taşıyan bu türde ciddi, ilmi çalışmalar olmaz ise, Türk Milletini sahipsizliği devam edecektir. Beşiktaş, birbirimizi sevmeyle, çalışmayla ve ancak ilimle kurtulur diye düşünüyor, Galip Erdem Ağabeyi bu vesileyle rahmetle anıyorum. ___________________________________________________<br />
(*1) Galip Erdem, Mektuplar, Beşiktaş Nasıl Kurtulur, Milli Eğitim ve Kültür Yayınları, 1.Bsk, Ankara, 1984, 122 sf. (sf. 18-21) (*2) Ocak&#8217;dan bir Sohbet: Galip Erdem: &#8220;Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.&#8221; Türk Yurdu Dergisi, Nisan 1990, c. 10, s. 32. sf. 43-46 (*3) Bu benzetme büyük Turan Şairi Ergeş Uçkun&#8217;a aittir. (*4) &#8220;Milliyetçi Türkiye&#8217;ye Doğru (10-11 Mayıs 1969&#8242;da yapılan Milliyetçiler İlmi Seminerinde varılan neticeler) İstanbul, Kültür Ocağı Genel Merkezi, 1969, 216 sf.&#8221; </p>
<p><a href="mailto:aybarsfirat@yahoo.com">aybarsfirat@yahoo.com</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-5</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Oct 2007 14:59:59 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-5</guid>
		<description>BESIKDAS NASIL KURTULUR 
Kırıkkalem/Şakir Aliustaoğlu
 
    Beşiktaş nasıl kurtulur? Bu yazıyı ilki büyük ülkü devi Rahmet le andığım Galip Erdem Ağabey tarafından kaleme almıştı. Bu sanırım ikinci… Âcizane…
    Beşiktaş: Cennet mekân Sultan Apdulhamit tarafından azınlıkların, Türk gençliği üzerinde kültür emperyalizmi uygulayıp İngiliz, Fransız gibi düşünen nesiller yetiştirilmesinin önüne geçmek için, yabancı hayranlığını önleme adına saray arabacılarına kurdurulur… Beşiktaş jimnastik kulübü… Tamamen milli bir refleks, milli bir kimlikle… Başlarını: Milli, karakterli saray arabacılarının çektiği ilk her şeyiyle Türk olan takımada arabacı takimi denmesinin altında yatan gerçek budur… Beşiktaş sporcularının büyük bir bolumu Balkan savasına katilmiş; şehitlik ve gazilik unvanıyla da şereflenmişlerdir o tarihte… Balkanların işgaliyle renklerini al bayraktan alan Beşiktaş kırmızı beyaz olan renklerini balkanlar yeniden Osmanlı topraklarına katılana kadar siyah, beyaz olarak değişmiştir… Artik Beşiktaş matemdedir… Balkanlar matemde olduğundan; Beşiktaş ta matemdedir. Balkanlar Vatan topraklarına katılana kadar da renler siyah ve beyaz olarak kalacaktır… Ve hala Beşiktaş matemdedir… Renler siyah beyaz… Balkanlar hala ehli salibin çizmeleri altında…
    Hey hat Beşiktaş’ın o milli hassasiyetlerinden bir nebzecik kalmamış ki; Beşiktaş’ımız bugün bu haldedir… Kuruluş amacındaki mili ruhu ve hassasiyeti kaybetmiş Beşiktaş yabancıların elinde kimliksiz, kişiliksiz, ruhsuz, hedeften, âmâcıdan uzak birilerinin kendilerini tatmin makamı olarak görülmekte… Beşiktaş’ımız ehil olmayan ellerde… Yabancı hayranlığı alabildiğine dorukta Besikdasta… Teknik direktör yabancı, antrenörler yabancı, malzemeci yabancı, futbolcu yabancı kimlik, kişilik yabancı hedefi ve ülküsü kaybolmuş… Futbolcu kontenjanlarını bu ise gençliğinden beri emek vermiş, Beşiktaş için ter akitmiş onun için yağmur çamur demeden gece gündüz çile çekmiş insanlar dururken; Cesitli Kuluplerde oynamış kredisini bitirmiş insanları toplayıp; kendi öz sahiplerini kenara itmiş Beşiktaş… Futbolun her turlu çirkefliğini öğrenmiş bu insanlardan Beşiktaş ‘miza fayda gelirimi… Enlete ki gelmez… Gelmiyor da… Dolayısıyla girdiği her müsabakadan mağlup, başı önde ayrılır…

    Beşiktaş’ımız, Beşiktaşlılık Ruhunu kaybetmiştir… Ruhunu kaybeden bedenin ceset olarak dolaştığı gerçektir… Ruhumuzu kaybettirdiler cesetler gibi dolaşırız ortalık yerde… Ve kurtuluş reçetesi ortadadır… BESİKTAŞ TİTRE VE KENDİNE DÖN… EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN… 

www_giresungazete_net.mht</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>BESIKDAS NASIL KURTULUR<br />
Kırıkkalem/Şakir Aliustaoğlu</p>
<p>    Beşiktaş nasıl kurtulur? Bu yazıyı ilki büyük ülkü devi Rahmet le andığım Galip Erdem Ağabey tarafından kaleme almıştı. Bu sanırım ikinci… Âcizane…<br />
    Beşiktaş: Cennet mekân Sultan Apdulhamit tarafından azınlıkların, Türk gençliği üzerinde kültür emperyalizmi uygulayıp İngiliz, Fransız gibi düşünen nesiller yetiştirilmesinin önüne geçmek için, yabancı hayranlığını önleme adına saray arabacılarına kurdurulur… Beşiktaş jimnastik kulübü… Tamamen milli bir refleks, milli bir kimlikle… Başlarını: Milli, karakterli saray arabacılarının çektiği ilk her şeyiyle Türk olan takımada arabacı takimi denmesinin altında yatan gerçek budur… Beşiktaş sporcularının büyük bir bolumu Balkan savasına katilmiş; şehitlik ve gazilik unvanıyla da şereflenmişlerdir o tarihte… Balkanların işgaliyle renklerini al bayraktan alan Beşiktaş kırmızı beyaz olan renklerini balkanlar yeniden Osmanlı topraklarına katılana kadar siyah, beyaz olarak değişmiştir… Artik Beşiktaş matemdedir… Balkanlar matemde olduğundan; Beşiktaş ta matemdedir. Balkanlar Vatan topraklarına katılana kadar da renler siyah ve beyaz olarak kalacaktır… Ve hala Beşiktaş matemdedir… Renler siyah beyaz… Balkanlar hala ehli salibin çizmeleri altında…<br />
    Hey hat Beşiktaş’ın o milli hassasiyetlerinden bir nebzecik kalmamış ki; Beşiktaş’ımız bugün bu haldedir… Kuruluş amacındaki mili ruhu ve hassasiyeti kaybetmiş Beşiktaş yabancıların elinde kimliksiz, kişiliksiz, ruhsuz, hedeften, âmâcıdan uzak birilerinin kendilerini tatmin makamı olarak görülmekte… Beşiktaş’ımız ehil olmayan ellerde… Yabancı hayranlığı alabildiğine dorukta Besikdasta… Teknik direktör yabancı, antrenörler yabancı, malzemeci yabancı, futbolcu yabancı kimlik, kişilik yabancı hedefi ve ülküsü kaybolmuş… Futbolcu kontenjanlarını bu ise gençliğinden beri emek vermiş, Beşiktaş için ter akitmiş onun için yağmur çamur demeden gece gündüz çile çekmiş insanlar dururken; Cesitli Kuluplerde oynamış kredisini bitirmiş insanları toplayıp; kendi öz sahiplerini kenara itmiş Beşiktaş… Futbolun her turlu çirkefliğini öğrenmiş bu insanlardan Beşiktaş ‘miza fayda gelirimi… Enlete ki gelmez… Gelmiyor da… Dolayısıyla girdiği her müsabakadan mağlup, başı önde ayrılır…</p>
<p>    Beşiktaş’ımız, Beşiktaşlılık Ruhunu kaybetmiştir… Ruhunu kaybeden bedenin ceset olarak dolaştığı gerçektir… Ruhumuzu kaybettirdiler cesetler gibi dolaşırız ortalık yerde… Ve kurtuluş reçetesi ortadadır… BESİKTAŞ TİTRE VE KENDİNE DÖN… EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN… </p>
<p>www_giresungazete_net.mht</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Kimdir? yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kimdir/#comment-4</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Oct 2007 14:57:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kimdir/#comment-4</guid>
		<description>Galip Erdem&#039;in Türk Yurdu Dergisi üzerinde ciddi emekleri vardır:

Türk Yurdu Tarihçesi

Türk Yurdu dergisinin doksan yillik görüntüsü üzerinde durmadan önce, Türk Yurdu&quot; dergisiyle yakin iliskisinden ötürü, Türk Ocagindan biraz bahsetmekte yarar görüyoruz. Daha sonra &#039;&#039;Türk Yurdunun bütün yayin devrelerini gözden geçirecegiz. 

Bizde yaygin olan bir kanaate göre, ilk Türkçü kurulus Türk Ocagi&#039;dir . Oysa, Türk Ocagi&#039;ndan önce kurulan ilk Türkçü kurulus, Türk Dernegidir. Onu &quot;Türk Yurdu Cemiyeti izler. 
25 Aralik 1908&#039;de kurulan Türk Dernegi, Türkçülük hareketinde örgütlenmenin baslangicidir. Bu dernek, ilmi Türkçülük anlayisindan hareketle yola çikar , Dernegin öncülügünü Necip Asim ile Velet Çelebi ya- par. Kurucu üyeler arasinda: Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Veled çelebi, Necip Asim, Akçuraoglu Yusuf, Akyigitoglu Musa, Fuat Raif, Riza Tevfik, Bursali Tahir ve Ahmet Hikmet gibi isimler yer alir. Türk Dernegi, ayri adi tasiyan bir dergi çikarir (1911). Istanbul&#039;dan sonra yurt içinde ve disinda subeler açarak çalismalarini sürdürür, Dernegin baskani Fuat Raifür. Dernek, bütün Türk kavimlerinin mazi ve haldeki &quot;asar, efal, ahval ve muhitini&quot; ögrenmeye ve ögretmeye çalisir .Dilde Türkçülük anlayisini savunur, ancak tasfiyecilikle suçlanir. Siyasi anlamda Osmanlicilik ideolojisine bagli kalmakla birlikte, kültür ve dil bakimindan Türkçülük fikrine hizmet eder, Dernegin çikarmis oldugu Türk Dernegi adli dergi, 1327 (1911)&#039;de bes, 1328 (1912)&#039;de iki sayi olmak üzere, toplam yedi sayidan ibaret kalir. 


Baskan Fuat Raifin Yemen&#039;e atanmasi üzerine, Türk Dernegi canliligini yitirir, Onun yerine, 18 Agustos 1911 &#039;de Türk Yurdu Cemiyeti kurulur, Mehmet Emin (YURDAKUL)&#039;in katkilariyla kurulan bu dernekte; Ahmet Hikmet. Agaoglu Ahmet. Hüseyinzade Ali (TURAN), Akçuraoglu Yusuf ve Akil Muhtar (ÖZDEN) gibi isimler görülür. Bu sirda Türk Ocagi da kurulmak üzeredir. O nedenle, Türk Yurdu Cemiyeti&#039;nin ömrü uzun olmaz. Türk Yurdu adiyla 24 Tesrin-i sani 1327 (1911)&#039;de bir dergi çikarir .Dergi ilk sayisinda &quot;Türklere hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak emelinde oldugunu belirtir. Türk Yurdu&#039;nun ilk sayisi dört; ikinci sayisi üç; üç, dört ve besinci sayilan ikiser baski yapar .Dergi bütün Türk dünyasinda büyük bir ilgiyle karsilanir. Rusya&#039;da yasayan Türkler arasindaki yankisi Çarlik Rusya&#039;sini tedirgin eder , bu yt1zden derginin Rusya&#039;ya girmesi yasaklanir. 
Türk Yurdu, Türk okuyucusundan gördügü ilgiyi, ikinci sayisinda su sözlerle dile getirir: &quot;Muhterem okuyucularimiza, 
Türk Yurdu&#039;nun birinci sayisi her taraftan ragbet gördü, ceride ve mecmua arkadaslarimiz sahibelerinde ve birçok kardesimiz hususi ve matbuata yazdiklari mektuplarla bizi tebrik ettiler .Cümlesine pek çok tesekkür ederiz. Bir hafta içinde matbu nüshamiz pek az kaldi; ikinci bir yayin organin defa bastirmaya lüzum gördük. olan Türk Yurdu&#039; 
Bu ragbet, halkimizda ve hususiyetle münevver geçlerimizde milli hissin saglam, atesli oldugunu ispat ederek bizi çok sevindiriyor. Mecmuamiz, gösterilen ragbete hak kazanmak için elinden geldigi kadar çalisacaktir.&quot; 


Türk Yurdu Cemiyeti&#039;nden hemen sonra kurulan Türk Ocagi&#039;nin Idare Heyetin: Mehmet Emin (YURDAKUL), Ahmet Ferit (TEK), Akçuraoglu Yusuf, Agaoglu Ahmet, Emin Bülent (SERDAROGLU), Fuat Sabit ve Mehmet hürriyet dönemin Tevfik (YüKSELEN)&#039;ten olusur. Türk Ocagi&#039;na bu adin verilmesi teklifini getiren Dr. Fuat Sabit Bey&#039;dir. Türk Ocagi&#039;nin kurulusu 1911 &#039;den önceye dayanmasina ragmen, resmi kurulus tarihi 12 Mart 1912&#039;dir. 25 Ocak Idare Heyeti: Ahmet Ferit (Reis), Yusuf Akçura (Ikinci Reis), Hamdullah Suphi (TANRIÖVER) kisa zaman sonra reislige getirilir. Uzun yillar Türklük Ocaklari&#039;nin reisligini yapar.

1912 Balkan Savasi&#039;nin yenilgiyle sonuçlanmis olmasi, Türk Ocaklari&#039;nda bir takim iç huzursuzluklara sebep olur. Türk milliyetçiligine karsi olanlar , Türk Ocagi&#039;nin, Imparatorlugun çesitli unsurlari arasinda ayrilik yarattigini öne sürerler. Böylece sikintili ve tartismali günler yasanir. Bu devrede Hamdul1ah Suphi Baskanlik, Yusuf Akçura ise ikinci baskanlik görevine geürilir. Hamdullah Suphi aktif politikaya atilir. ülkenin politik hayatinda etkin bir kisi olur. 1923&#039;ten 1931&#039;e kadar Türk Ocaklari baskanligini kesintisiz olarak yürütür. 1940 yilinda Türk Ocaklari yeniden H. Suphi&#039;nin baskanligi altinda çalismalanna baslar. 1951 &#039;de Manisa milletvekili olan H. Suphi, bu tarihten ölümüne (1966) kadar Türk Ocaklari&#039;nin varligi için mücadele eder. Onun Genel Baskanligi sirasinda, Türk Ocaklan canlilik kazanir ve üstün basanlar sergiler. 1913 yilinda baslatilan toplanti, konferans ve konser gibi faaliyetler devam eder. Dil, Tarih, edebiyat, sanat ve kültür hayatina isik tutan çalismalar Türk kadininin toplumda temsil edilmesi gerekügi konusunda büyük çabalar gösterilir. ülkenin çagdaslasma sürecinde yerini almasina katkida bulunulur .Yüce önder Atatürk&#039;ün icraatlanyla Türk Ocaklari&#039;nin çalismalan bütünleserek modern Türkiye&#039;nin kurulusuna hizmet edilir. Atatürk&#039;ün ilke ve inkilaplari dogrultusunda Türk Ocaklari bir mektep görevi görerek geürilen yeniliklerin yerlesmesine ve benimsetilmesinei canla basla çalisir.

Türk Ocagi, siyasi bakimdan bagimsiz hareket etmeyi ilke olarak benimsemis olmasina ragmen, baslangiçta ittihat ve Terakki Firkasi ile daha sonra Cumhuriyet Halk Firkasi ile iliskiler içinde görülür. ülke çapinda büyük bir güç oldugunu kanitlayan Türk Ocaklari, milli ve içtimai vaziyette kalmaya özen gösterir. Devletin resmi politikasina isik tutar ve yön verir 

Türk Ocagi kendi görüs ve düsüncelerini topluma ulastirabilmek için. bir yayin organina ihtiyaç duyar. Türk Yurdu Cemiyeti&#039;nin yayin orani olan Türk Yurdunu yeniden düzenleyerek görüsleri dogrultusunda yayin hayatina sokar. Böylece Türk Ocagi ile Türk Yurdu bütünlesmeye baslar ve özdeslesir. Artik Türk Yurdu zaman-zaman yapilan tartismalara ragmen Türk Ocaklari&#039;nin yayin organi olarak varligini sürdürür. Türk Yurdu. &quot;Türk milletini geri çekmek isteyen bütün irticalara karsi hayati fikirlerini bir içtihat vasitasi&quot; yapar. 
ikinci Mesrutiyet döneminde sikintili günler geçiren Türk Ocagi Cumhuriyet döneminde daha aktif bir pozisyon alir. Yurt düzeyinde hizli bir örgütlenmeye koyulur. Birinci umumi kongresini 1924 yilinda yapan Türk Ocaklari. ikinci kurultayini 1925&#039;de, üçüncü kurultayini 1926&#039;da, dördüncü kurultayini 1927, besinci kurultayini 1928&#039;de gerçeklestirir. 1930 yilinda Türk Ocaklari 250&#039;yi askin subesi ve 30.000&#039;in üzerindeki üye sayisiyla büyük bir güç oldugunu ortaya koyar. Bundan rahatsizlik duyan çevreler .Türk Ocaklarini hedef alirlar .Türk Ocaklarinin Cumhuriyet Halk Firkasi ile birlikte hareket ettigi yolunda düsünceler yogunluk kazanir. Türk Ocaklarinin adini degistirmesi ve C. H. F. Hars Subesi olarak varligini sürdürmesi planlanir. Mal varliginin ortadan kaldirilmasi düsünülür. Gelismeler karsisinda Türk Ocaklarinin C.H.F. ile birlesmek üzere kapatilmasi gündeme gelir. Bu görüs Atatürk tarafindan Rusen Esref (ÜNAYDIN)&#039;e aktarilir. 10 Nisan 1931 &#039;de toplanan Türk&#039; Ocaklari Olaganüstü Kurultayinda konusan Hamdullah Suphi. Atatürk&#039;ün görüs ve düsünceleri dogrultusunda, C. H. F&#039;nin kadrolarini milliyetçi, halkçi ve cumhuriyetçi gençlerle donatmak üzere. birlesmek gerektigini ifade eder. Böylece istemeyerek de olsa birlesme saglanir. Türk Ocaklari kapatilir. 
Türk Ocaklari hakkinda verdigimiz bunca bilgiden sonra Türk Yurdu dergisine dönmek istiyoruz. 
1911 &#039;den günümüze kadar kesintilerle yayin hayatini sürdüren Türk Yurdu ayni çizgide yürüyen Türkçülük hareketinin sesini doksan yildir yükselten en uzun ömürlü Türkçü bir dergidir. Türkçülük hareketini hayatin her alaninda yaymaya çalisir. Dilde Türkçülükle baslayan bu aksiyon, edebiyat, sanat, iktisat ve sosyal hayata hakim olmaya baslar. Türk Yurdu Muhteva bakimindan, her geçen gün zenginlesir. ülkenin içinde bulundugu zor sartlara ve savas yillarina ragmen. ilkelerinden ayrilmaz. Bütün Türklerce geçerli olan ortak bir ülkü yaratmaya çalisir. Ilim ve küldir alaninda çaba gösterir. Bati uygarligi yolunda yürür. 
II .Mesrutiyetin ilanindan sonra, kisa bir süre içerisinde Türkçülük hareketi, kültürel ve sosyal hayata girmeye ve etkili olmaya baslar. Bu hare- ketle Türk dili ve edebiyati yepyeni bir yorumla ele alinir; sekil ve öz bakimindan basarili örnekler verilir. Milli Edebiyatin temelleri böylece atilmis olur.


Milli kültür ve suurun sözcülügünü yapan Türk Yurdu dergisinin içerigi maddi ve manevi hayatin her alanina açilmaya baslar: Fikriyat, içtimaiyat, iktisadiyat, edebiyat, Lisaniyat, matbuat, Türkiyat, tarih, arkeoloji, cografya, etnografya, tenkit, seyahat, musahabe, temasa, siir, hikaye, nesir ve yeni sesler, mektup, mimarlik, resim, musiki, terceme-i hal, bibliyografya, saglik, spor, talim ve terbiye, felsefe, hars tetkikleri, Türklük suuru ve diger konular Türk Yurdu&#039;nun muhtevasina ait basliklar olarak görülür . 
Bu basliklar 1942-1970 yillan arasinda: Felsefe, ilahiyat, sosyoloji, tarih, hukuk, iktisat, psikoloji, terbiye, maarif, fen, tip, dil, edebiyat, sanat, aile, nesriyat, haberler, fikir ve mefkure, tenkit ve tahlil gibi görülmeye baslar . 
Subat 1987&#039;de yeniden yayim hayatina giren Türk Yurdu, bu öz et- rafinda gelenege bagli olarak yayinini sürdürür: Edebiyat, egitim, felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat, halkiyat, tarih, din, biyografi, mülakat, röportaj, genç kalemler ve haberler gibi basliklari kullanir . 
Türk Yurdu, kronolojik seyri içerisinde, özellikle 1931 yilina kadarki yogun çalismalariyla dikkat çeker. Bu devrede ve takip eden yillarda, Türk düsünce hayatinda bilinen önemli simalar bu dergide görünürler: Mehmet Emin, A1imet Hikmet, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip, Yusuf Akçura, Ahmet Agaogiu, Gaspirali tsmail, Ayas Ishaki, Veled Çelebi, Necib Asim, Bursali Mehmet Tahir, Fuat Köprülü, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Riza Nur, Riza Tevfik, Sadri Maksudi, Ahmet Zeki Velidi, Celal Sahir, Enis Behiç, Kemalettin Kami, Yusuf Ziya, Halit Fahri, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Ibrahim Alaattin, Ismail Safa, Samih Rifat, Aka Gündüz, Hakki Süha, Ömer Bedrettin, Müfid Ratip, tshak Refet, tzzet :cccc&#039;&#039;. Ulvi, Nahit Sim, Midhat Cemal, Behçet Kemal, Ahmet Muhip, Necip Fazil, Halide Nusret, Vasfi Ma?ir, Hali~e Edi~, Yakup Kad:I&#039; Refik Halit, Rusen Esref, Hamdullah Suphi, Hüseyin Cahit, Resat Nun, Falih Ritki, Müfide &#039;&#039;cc Ferit, Ferit Celal, Besim Atalay, Kilisli Muallim Rifat, Dr. Fahrettin Kerim, Selim Sim, Resit Saffet, Abdullah Battal, Ispartali Hakki, Ali Riza Seyfi, Yahya Saim, Hasan Fehmi, Hasan Cemal, Refet Avni, Halim Sabit, Tahsin Nahit, Nüzhet Hasim, Dr. Akil Muhtar, Dr. Abdullah Cevdet, Celai Nuri, Ragip Hulusi, Hamit Zübeyr, Kazim Nami, Cevat Memduh, Celal Esat, Hüseyin Avni Lifij , Nafi Atuf, Hilmi Ziya, Ziyaattln Fahri, Hilmi A Malik, Remzi oguz, Akdes Nimet, Cemil Sena, Nurullah Ataç, Mirza Bala, Hüseyin Namik Orkun, Osman Turan, Abdülkadir tnan, Enver Behnan Sapolyo, Faruk Sümer, Mümtaz Turhan, Arif Nihat Asya, Mehmet KapIan, Resit Rahmeti Arat, vb... 
Türk Yurdu, aralardaki aylik kesintilerin disinda yillara göre, günümüze kadar yedi devre geçirir .Simdi ana basliklar altinda derginin yayin hayatinda geçirmis oldugu asamalari birlikte gözden geçirelim: 
1. Seri, 1911-1918: Ilk sayi, 24 Tesrin-i sani 1327 (1911)&#039;de 18x25 ebadinda çikmaya baslar. Bu sayida Mehmen Emin Bey&#039;in &quot;Demirci siiri, Ahmet Hikmet Bey&#039;in &quot;Üzümcü hikayesi, Can Bey imzasiyla Sadri Maksudi ARSAL&#039;m &quot;Büyük Miffi Emener~ yazi serisinin l1kl, Ahmet Agayef (AGAOGLU)&#039;in &quot;Türk Alemi&quot; baslikli yazisiyla Yusuf Akçura&#039;nm &quot;Çingiz Han&#039;&#039; tefrikasinin yer aldigi görülür. Dergi on bes günde bir otuz lk1 sayfalik bir forma halinde çikar, Büyük ilgl görür. Çiktigi ilk günlerde biter ve ikinci baskisini yapar. Derginin imtiyaz sahibi Mehmet Emin&#039;dir. 1911 Agustosunda Vali Olarak Erzurum&#039;a gidince, derginin imtiyaz müdürlügünü Akçuraoglu Yusuf Bey&#039;e birakir. 1327-1328 (1911-1912) yillari arasinda derginin müdürü, Akçuraoglu Yusuf Bey&#039;dir. Ekim 1912- Kasim 1913 tarihleri arasinda Akçuraogiu Yusuf Bey&#039;in Erkan-i Harb yüzbasisi olarak Çatalca cepheslnde savasa katilmasindan dolayi, derginin 3. ve 4, c11t1er1 Mehmet Ern1n tarafindan çikarilir. 1329 (l913)&#039;da 5. ciltten 1333 (I917)&#039;de 12. cl1de kadar müdür yeniden Yusuf Akçura Bey&#039;d1r, Y, Akçura 12. cl1dln 12. sayisindan sonra dergiden ayilir. Dergi, 13, ciltten itibaren Türk Ocagi&#039;nin yayin organi olarak çikmaya devam eder. 1333 (1917) yilinda 13, 14. cilt1erde müdür, Celal Sahir Bey&#039;dir. Ülkenin içinde bulundugu sart1ar yüzünden, Türk Yurdu 15 Temmuz 1334 (1918)&#039;ten 1340 (1924) yilma kadar yayin hayatina ara vermek zorunda kalir. 24 Tesrin-l sani 1327- 15 Agustos 1334&#039;e kadar yedi yillik sürede- dergi Istanbul&#039;da 1 4 cl1t, 16 1 sayi olarak çikar . 
2, SERI 1923-1931: Bu devrede dergi, Ankara&#039;da yayimlanir, Türk Yurdu, 1339 (1923) yilinda [Yil: 10, C: (15) 1, S: (162) 1, 15 Mart 1339, 32 s.; S: (163) 2, 1 Nisan 1339, s. 33-64, S: (164) 3, 15 Mayis 1339, s. 65-96; S: (165) 4, Haziran 1339, s. 97-128) dört sayi çiktiktan sonra, Tesrin-l evvel (Ekim) 1340 (1924)&#039;ta 14. seneye 1, cilt1e devam ed1lir. Yeni b1r düzenlemeyle dergi 16x23 ebadinda çikar. C: 4, nr. 21, Eylül 1926&#039;dan sonra derginin müdürü Cemil Behçet Bey&#039;d1r. C: 5. nr. 31, Temmuz 192Tde lse müdür, Enver K8.mi1 Bey&#039;d1r, 1927 Eylül -28 Ocak 1928 arasi, yeni b1r degis1klikle derginin ebadi 21x28 olur. 1928 Agustosunda derginin çehresi degismeye baslar .Dergide Latin ve Arap harfleri birlikte görülür. 202. sayida Ferit Celal &quot;MILLIYET MESELESI~ adli yazisiyla, sadece basligi itibariyle Latin alfabes1ni kullanir. 204., sayida izzet Ulvi, Ocaklilara ithaf ettigi &quot;SÖNMEZ ATES&quot; baslikli sür1nl tamimiyle Latin harfleriyle yazar. Bu siir, Türk Yurdu&#039;nun &quot;Fikriyat Kösesinde Hasan Cemli&#039;in &quot;Lisanlar ve Edebiyat baslikli eski harflerle çevrili yazisiyla dikkat çeker. Latin alfabesinin bu ilk mustucularindan sonra, nihayet Türk Yurdu 1929 Subatinda tamamen yerli harflerle çikmaya baslar. Derginin basinda &quot;Türk Ocaklarinim fikirlerini nesreder aylik mecmuadir~ ibaresi yer alir. C: 22-25 (3-5), S: 206-230, 1929-1930 yillari arasinda derginin müdürü Ferit Celal Bey&#039;dir. 10 Nisan 1931&#039;de Türk Ocagi&#039;nin kapatilmasiyla Türk Yurdu da nesriyatina
ara verir. 1911-1931 yillan arasinda toplam 26 cilt. 233 yayimlanmis olur. 
3. SERI. 1942-1943: Dergi uzun bir aradan sonra, ilk yillarda oldugu gibi küçük boyda &quot;Türklerin faydasina çalisir. On bes günde bir çikar&quot; ibaresi ile, 1 Eylül 1942&#039;de 26. cilt olarak 1. sayiyla (Yilki) çikar. 15 ilkkanun 1942&#039;ye kadar sekiz sayi ile 1943&#039;de 27. cilde geçer. 1-15 Son- kanun 1943 (Koyun yili)&#039;te S: 1-2 ile kapanir. 1954 yilina kadar uzun bir süre bekler. 
4. SERI. 1954-1957: Derginin fiyati 25 kurustan 100 kurusa çikar. Temmuz 1954&#039;de Y: 1, S: 1 (234), &quot;Türk Ocaklarinin Fikirlerini Nesreder Aylik Mecmua&quot; basligiyla nesriyatina devam eder. Agustos 1954, S: 2 (235&#039;de derginin sahibi: Ankara Türk Ocagi adina Izmir mebusu Haluk ÖKEREN, Mesul müdür: Avukat Aziz OCAKLIOGLU&#039;dur, Kasim 1954, S: 238&#039;de nesriyati idare eden: Abdülhak Sinasi HISAR&#039;dir. Ocak 1955&#039;den Haziran 1957&#039;ye kadar derginin sahibi: Türk Ocaklari Merkez heyeti Reisi Hamdullah Suphi. Nesriyati Fiilen idare Eden: Abdülhak Sinasi HISAR&#039;dir . 
5. SERI. 1959-1968: Iki yillik bir aradan sonra. dergi büyük boy olarak çikar; fiyati 250 kurustur. Her ayin on besinde çikmaya baslar .Mart 1959. S: 271 &#039;de derginin müdürü: Dr. Sadettin BILGIÇ&#039;tir. Haziran 1959, S: 274&#039;te derginin sahibi: Prof. Dr. Osman TURAN, Yazi isleri Müdürü: Prof. Dr. Emin BILGIç&#039;tir. Temmuz 1959, S: 275&#039;te Umumi Nesriyat Müdürü olarak Mehmet Galip Erdem görülmektedir. Derginin 50, yilina Ocak 1960, S: 280, sahibi Prof. Dr. Osman TURAN, Umumi Nesriyat Müdür Mehmet Galip ERDEM&#039;le giriliyor. Temmuz 1960, S: 286&#039;da derginin sahibi: Prof. Dr. Necati AKDER, Umumi Nesriyat Müdürü: Oktay EVINÇ&#039;tir. Mayis 1961, S: 296, C: 3&#039;te derginin sahibi: , Hamdu11ah Suphi TANRIÖVER. Umumi Nesriyat Müdürü: Avni YALÇINTAS&#039;tir. Dergi bu sayidan itibaren, Haziran-Temmuz 1962, S: 297-298&#039;e kadar ara verir. Agustos 1962, S: 299&#039;dan Temmuz 1963&#039;e kadar yeniden ara vermek zorunda kalir. C: 3, S: 301. Aralik 1963&#039;te dergi- 
1nin Umumi Nesriyat Müdürü: Dr. Fethi ERDEN&#039;dir. 51. yil da böylece tamamlanir .C: 3, Temmuz 1 964 ile yayimina devam eden dergi, Temmuzda i1ç sayi birden çikar. Kasim 1964&#039;te 305-306. sayilar nesredilir. 52. yil da tamamlanir .1965 &#039;te dördüncü cilde Ocak ayinda 307 .sayiyla baslanir . 1966&#039;da 55. yila S: 319&#039;la girilir. Mart 1966, S: 321 &#039;de Umumi Nesriyat Müdürü Hasan AKSAY&#039;dir. 322. sayida Müdür: Muzaffer IRDEM&#039;dir. l Temmuz 1966, S: 325&#039;te derginin sahibi ve bas muharreri Prof. Dr. Ziyaeddin FINDIKOGLU, Umumi Nesriyat Müdürü ise Muzaffer IRDEM&#039;dir. 1967&#039;de de dergi büyük boy olarak çikar. 56. yila 6. ciltle girilir S: 12 (342), Aralik 1967 yayimina devam eden dergi. S: 1-2 (342-344), Ocak- Subat 1968 ile 7. cilt olarak çikar. 1970 Martina kadar dergi yanina ara verir . 6. SERI, 1970: Derginin 60. yilidir. Sadece Mart 1970&#039;ten itibaren iki &#039; ) 

sayi nesredilir. ç: 7, S: 3 (345}, Mart 1970&#039;te derginin sahibi: Prof. Dr Osman TURAN, Sorumlu Nesriyat Müdün1 ise, Osman Yüksel SERDEN- GEÇTI&#039;dir. Derginin fiyati 250 kurustur. Nisan-Mayis 1970, S: 4 (346} ile yayin hayatinda 60 yili geride birakan Türk Yurdu, 16 yillik bir aradan sonra yeniden çikmaya baslar . 
7. SERI, 1987-2001: Dergi, C: 8, S: 1 (347}, Subat 1987&#039;de yeniden Türk Ocagi Merkez Heyetinin yayin organi olarak çikmaya baslar. 20x27 ebadinda ve 64 sayfa halinde çikan derginin fiyati 600 11... Sahibi: Türk Ocagi Merkez Heyeti adina Prof. Dr. Orhan DÜZGÜNES, Umumi Nesriyat Müdürü: Prof. Dr. Resat GENÇ, Mesul Yazi Isleri Müdürü: Dr. Cezmi BAYRAM&#039;dir. Yazi Heyetinde: Galip ERDEM, Prof. Dr. Emin BILGIÇ, Prof, Dr. Saban KARATAS, Prof. Dr. Mustafa KAFALI, Prof. Dr. Rasih DEMIRCI ve Allaaddin KORKMAZ yer almaktadir. &quot;Türk Yurdu, Türk Ocagi Merkez Heyeti&#039;nin Aylik Yayin Organidir&quot; ibaresini tasir. Eski sayilarin karakterine uygun olarak yürütülür. 11, sayi (357} &quot;Mehmet Akif ERSOY&#039;&#039; özel sayisidir. 12. sayi (358} Ocak 1988 yilina aittir. 9, cilt. 13. sayi (359} Subat 1988 ile baslar. Umumi Nesriyat Müdürü, bu sayidan sonra görülmez. Ayni düzende çikan derginin fiyati: 1.000 11...dir. 24. sayi (370} Ocak 1989&#039;da 2.500 TL. olur. 10. cilt, 24 sayi (372} Mart 1989 ile baslar, 
Türk Yurdu, S: 1 (347} Subat 1987&#039;den, S: 26 (372} Mart 1989&#039;a kadar Türk Ocaklari Istanbul Subesi tarafindan Istanbul&#039;da çikarilir. 26 (372}. sayida, Nisan 1989&#039;dan sonra derginin Ankara&#039;da yayimlanacagi belirtilir, Maalesef dergi 27 (373} sayisini yedi aylik bir gecikmeyle Kasim 1989&#039;da yeni kapak düzenlemesiyle 64 sayfa olarak çikarilir. Bu sayidan sonra An- kara &#039;da çikmaya baslayan dergi. çok sayida ilim ve fikir adamini bünyesinde toplar ve akademik nitelikte yayinini sürdün1r. Bu devrede derginin Mesul Yazi Isleri Müdün1: Osman ÇAKIR&#039;dir, Derginin fiyati 4.000 11...dir, Türk Yurdu, Azerbaycan&#039;da yasanan &quot;Kan1i Ocak&quot; hadise- sinden sonra 31 (377}. sayisini Mart 1990, &quot;Azerbaycan Özel Sayisi&quot; olarak çikarir. 6n kapak Azerbaycan bayragi, arka kapak ise Kafkasya Azerbaycan&#039;i haritasiyla süslenir, 40 (436} sayi Aralik 1990, &quot;Ai1e Özel Sayisi&quot;dir. 
11. cilt 41 (387}..sayi Ocak 1991 ile baslar. Türk Yurdu 1991 &#039;de &#039;&quot;Yunus Emre Özel Sayisi&quot;ni yayimlar. Bu özel sayi, derginin C: 5, S: 319, Ocak 1996&#039;da yayimlanan özel sayinin tipki basimidir. 41. sayidan sonra derginin fiyati 5.000 11...dir. 44 (390}. sayi Nisan 1991, &quot;Türk Düsünce Hayati&quot; özel sayisi olarak, yeni bir kapak kompozisyonuyla 100 sayfa halinde nesredilir .Aylik kapak düzenlemesi 52 (398} .sayi Aralik 1991 &#039;e kadar devam eder, 47 (393}. sayi Temmuz 1991, &#039;Çevre Özel Sayisi&quot; olarak 32 sayfa halinde çikar .Derginin fiyati 7 .000 11..,dir , C: 11 , S: 51 (397} Kasim 1991 &#039;de derginin Genel Yayin Yönetmeni ve Yazi Isleri Müdürü: Prof. Dr. Orhan KAVUNCU&#039;dur. 
12. cilt yeni kapak kompozisyonuyla yayinina devam eder, 54 (400}, sayi Subat 1992&#039;den itibaren derginin fiyati 10.000 11...dir. C: 12, S: 59 (405), Temmuz 1992&#039;de derginin Umumi Nesriyat Müdürü: Alaaddin KORKMAZ, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü: Prof. Dr. Orhan KAVUNCU&#039;dur. 60 (406). sayinin kapagi, &quot;Ocagimizin Büyük Evladi Ismail Hakki YILANLIOGLU&quot; alt yazisiyla YILANLIOGLU&#039;nun portresiyle süslenir. Derginin 63 (409). sayisi (Kasim 1992), Türk Ocagi 80. Seref Yilina ayrilmistir. 12. cilt, 64 (410). sayiyla (Aralik 1992) tamamlanmaktadir. 
Türk Yurdu&#039;nun 13. cildi 65 (411). Ocak 1993 sayisiyla baslar. Bu sayi, &quot;Kültür Dosyasi&quot; diye Irak Türklerine ayrilmistir. Bu sayinin ekinde 16 sayfadan olusan &quot;Türk Yurdu Gençlik&quot; adli iki aylik fikir ve sanat dergisi çikar. 66. sayi &quot;Türk Kimligi Dosyasina tahsis edilmis ve 80 say- fa olarak çikmistir. 67. sayida derginin fiyati 15.000 TL. olmustur. &#039;&#039;Türk Yurdu Gençlik&quot;in 2. sayisiyla birlikte çikmistir. 69. sayisinin ekinde &#039;&#039;Türk Yurdu Gençlik&quot;in 3. sayisi vardir. 70. sayi, &quot;Bürokrasi&quot; özel sayisi olarak 88 sayfa yayimlanmistir. 71. sayinin ekinde &#039;&#039;Türk Yurdu Gençlik&quot;in 4. sayisi vardir. 73. sayi &quot;Hoca Ahmet Yesevi&quot; özel sayisidir, ekinde &#039;&#039;Türk Yurdu Gençlik&quot;in 5. sayisi vardir .75. sayi &quot;Müslümanlarin Bugünkü Meseleleri&quot;ne dikkat çeken, 80 sayfa olarak çikmis, ekinde &#039;&#039;Türk Yurdu Gençlik&quot;in 6. sayisi vardir .&quot;Gençlik&quot;in bu sayisindan sonra çikmadigi görülmektedir. 76. sayida derginin fiyati 20.000 TL olur. 

Ocak 1994&#039;te Türk Yurdu&#039;nun 14. cildi 77. sayisiyla baslar; Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR&#039;dir. 78. sayi &quot;Degisim&quot; agirliklidir. 81. sayi &#039;&#039;Kutlu Dogum Haftasina tahsis edilmis ve 72 sayfa olarak çikmistir. 82. sayi &quot;Medya ve Insan&quot; iliskisine dikkatleri çeker; bu sayida derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Sadi SOMUNCUOGLU&#039;dur ve derginin fiyati 30.000 TL. olmustur. 85. sayi &quot;Türk Dünyasi&quot; özel sayisidir, dergi bu sayida &quot;1SSN 1300-2333&quot; numarasiyla çikmaya baslar. 88. sayi &quot;Alevilik-Bektasilik&quot; özel sayisi olarak 100 say- fa çikmis ve fiyati 50.000 TL. olmustur. 
Türk Yurdu&#039;nun 15. cildi, Ocak 1995&#039;te 89 (435). sayiyla baslar. Derginin 91. sayisinda Umumi Nesriyat ve Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Mustafa YILMAZER; Yayin Koordinatörü ise, Süleyman ÖGÜTLÜ&#039; DÜR. 96. Sayi &quot;Killi Bütünlügümüz ve Siyaset&quot; ile &quot;30 Agustos&quot; agirliklidir. Eylül 1995&#039;te 97. sayi ile derginin fiyati 100.000 TL.dir. 
Türk Yurdu&#039;nun 16. cildi, Ocak 1996&#039;da 101 (447). sayiyla baslar. Derginin sahibi Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Necati GÜLTEKIN&#039;dir. 1 03. sayi &quot;Dogumunun 120. Yil Dönümünde Ziya Gökalp ve Türk Düsüncesi&quot; özel sayisi olarak 176 sayfa halinde çikmis, bu sayinin fiyati 200.000 TL.dir. 104. sayidan sonra derginin fiyati 100,000 TL.dir. 105. sayida derginin sahibi Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Nuri GÜRGÜR, Umumi Nesriyat Müdürü Doç. Dr. Çagatay ÖZDEMIR, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR&#039; DIR. Derginin fiyati 150.000 TL.dir. 106. sayi &quot;Habitat II/Sehir ve Kültür&quot; özel sayisi olarak 80 sayfa çikmistir; 

derginin yayin koordinatörü Selçuk OKSAL&#039;dir. 107. sayi &quot;Prof. Dr. Necmettin HACIEMINOGLU&#039;na Armagan&quot; olarak 80 sayfa çikmistir. 109. sayi &quot;Medeniyetçilik ve Küresellesme özel sayisi olarak 80 sayfa çikmistir ve derginin fiyati 200.000 TL olmustur. 110. sayi &quot;Gençlik ve Siddet agirlikli 80 sayfadir; bu sayida Yayin Koordinatörü Ragip MEMISOGLU&#039;dur. 111. sayi .Üniversitelerimiz Nereye?&quot; özel sayisi olarak çikmistir. 

Türk Yurdu&#039;nun 17. cildi, Ocak 1997&#039;de (459). sayisiyla baslar. Dergi diger normal sayilar gibi 64 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin Nisan- Mayis 1 997 / 1 16-1 1 7 .sayilan &quot;Islam&#039;in Bugünkü Meseleleri&quot;ne tahsis edilmis ve dergi 240 sayfa olarak çikmis, derginin fiyati bu sayi için 400.000 1l... olmustur. &quot;Islam&#039;in Bugünkü Meseleleri genisletilmis olarak Agustos 1997&#039;de, Türk Yurdu Yayinlan (Nu: 38) arasinda 412 sayfalik kitap halinde yayimlanmistir. 1 18. sayi &quot;Alparslan Türkes ve &quot;Galip Erdem&quot; özel sayisi olarak 100 sayfa çikmis, derginin fiyati 350.000 1l...dir. 

Türk Yurdu, 1 19. sayidan itibaren &quot;hakemli dergiM olmustur. Bilimsel makaleler , en az iki alan uzmaninin onayi alindiktan sonra yayimlanmaktadir. 120. sayida derginin Yayin Koordinatörü Muhammet Savas KAFKASYALl&#039;dir. 122. sayi &quot;78 YIL Sonra Milli Mücadele özel sayisi olarak 192 sayfa çikmis, derginin fiyati: 700.000 1l...dir. 123. sayi &quot;Egitim&quot; agirlikli ve 80 sayfadir. 124 (485) sayi ile 17. cilt tamamlanmis oluyor. 
Türk Yurdu&#039;nun 18. cildi, &#039;Ocak 1998&#039;de 1 25 (486). sayi ile baslar. Derginin boyutu, önceki sayilar gibidir ve 64 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Nuri GÜRGÜR&#039;dl1r. Genel Yayin Ml1dl1rü M. Çagatay Özdemir, Sorumlu Yazi Isleri Ml1dürü Osman ÇAKIR, Yayin Koordinatörl1 Muhammet Savas KAFKASYALl&#039;dir. Derginin Yayin Kurulu: Ali Akbas, Meriç Coskun, Galip Erdem, Ümit Yasar GOzl1m, Ilhan Gülsün, Yl1cel Hacaloglu, Nevzat Kösoglu, Ruhi Özbilgiç, Prof, Dr. Necmeddin Sefercioglu&#039;dan; Bilim Kurulu: Prof. Dr. A. Bican Ercilasun (Türk Dili); Prof. Dr. Feyzullah Eroglu (Ekonomi), Prof. Dr. Hasan Onat (Ilahiyat), Doç. Dr. M. Çagatay Özdemir (Sosyoloji), Doç. Dr. Servet Özdemir (Egitim). Doç. Dr. Hakan Poyraz (Felsefe), Doç. Dr. Fahri Unan (Tarih); Danisma Kurulu: Doç. Dr. Ali Birinci, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Prof. Dr. Iskender Oksl1z, Prof. Dr. Bahaeddin Yediyildiz, Sadi Somuncuoglu&#039;ndan olusmaktadir. Dergi Ankara&#039;da basilmaktadir ve fiyati 600.000. 1l..&#039;dir. 

126 (487). sayi ayni ölçüde çikmistir. 127-128 (488-489). sayilar birlikte Medeniyet Özel Sayisi olarak düzenlenmis &quot;Yeni Bir Medeniyet Anlayisina Dogru&quot; kapak yazisiyla 180 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin fiyati 1.000.000 TL.&#039;dir. 129 (490). sayi, &quot;Türk Ocaklarinin 32&#039;nci Kurultayi 18 Nisan 1998&#039;&#039; kapak resimleriyle 64 sayfa olarak çikmis, fi- yati 600.000 1l...dir. 

Türk Yurdu&#039;nun 132 (493). sayisi &quot;Dünden Bugüne Türkiye&#039;de Dergicilik&quot; sayisi olarak 96 sayfa halinde çikmis, fiyati 750.00 TL.dir. Bu sayida Yayin kuruluna Doç. Dr, Ali Birinci ile Dr. Ibrahim Sahin girmistir. 133 (494). sayi 64 sayfa ve 600.000 1l..dir. 134 (495). sayi &quot;Cumhuriyetimizin 75. Yili Kutlu Olsun&quot; kapak yazisiyla 75. Yil Ozel Sayisi olarak 216 sayfa halinde çikmis; fiyati 1.250.000 1l..dir. 135 (496). sayi 64 sayfa ve 600.000 TL.dir. 136 (497). sayi &quot;Çocuk ve Kültür&quot; sayisi olarak 104 sayfa çikmis, fiyatJ 750.000 TL.dir. 
Türk Yurdu&#039;nun 19. cildi, Ocak 1999&#039;da 137 (498). sayiyla baslar. Bu sayida derginin sahibi Nuri GÜRGÜR, Genel Yayin Müdürü Prof. Dr. Necmettin SEFERCIOGLU, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR, Yayin Koordinatörü Muhammet Savas KAFKASYALl&#039;dir. Bu sayi 64 say- fa ve 600.000 TL.dir. 139-140-141 (500-501-502). sayilar birlikte &quot;XXI. Yüzyila Dogru Türk Milliyetçiligi&quot; Özel Sayisi olarak 450 sayfa halinde çikmis, fiyatJ 2.000.000 1l..dir. Mayis 1999 sayisi &quot;18 Nisan Seçimleri Degerlendirmesi&quot; olarak 40 sayfa olarak ek halinde sunulmus ve fiyati 300.000 TL.dir, 143 (504). sayidan itibaren derginin fiyati 700.000 1l., olmustur, 145 (506). sayida derginin Teknik Müdürü Selcen GÖKDEMIR&#039;dir. Bu sayi deprem nedeniyle &quot;17 Agustos 1999 Milletimizin Basi Sagolsun&quot; kapak yazisiyla, duyulan üzüntünün ifadesi olarak siyah kapak halinde çikmistir. 148-149 (509-510). sayilar birlikte &quot;700. Yilinda Osmanli&quot; özel sayisi olarak 590 sayfa halinde çikmis, fiyati 4.000.000 TL.dir. 
1ürk Yurdu&#039;nun 20. cildi, Subat 2000&#039;de 150 (511). sayisiyla baslar. Derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti Adina Nuri GÜRGÜR; Genel Yayin Müdürü Prof. Dr. Necmettin SEFERCIoGLU, Sorumlu Yazi tsleri Müdürü Osman ÇAKIR&#039;dir. Dergi 64 sayfa olarak çikmakta ve fiyati 1.000.000 TL.dir. Derginin 153-154 (514-515). sayilan birlikte &quot;Türk Romani&quot; özel sayisi olarak 406 sayfa halinde çikmis, fiyati 5.000.000 TL.dir. Bu sayida derginin Genal Yayin Müdürü M. Çagatay ÖZDEMIR&#039;DIR. Yayin Kurulu: Yücel Hacaloglu, Doç. Dr. M. Çagatay Özdemir, Prof. Dr. Nevin Güngör ERGAN, Doç. Dr. Ibrahim Sahin, Ômer Ôzcan. Dr. Serdar Saglam, Dr .Yunus Koç, Dr .Mehmet Santas, Ibrahim Sirin, Bahri Ata&#039;dan olusmaktadir. 157 (518). sayi Ebülfez Elçibey&#039;in ölümü nedeniyle siyah kapli olarak çikmistir. 160 (521). sayi &quot;Atatürk ve Türk milliyetçiligi&quot; Ôzel sayisi olarak, Atatürk&#039;ün portresiyle 152 sayfa halinde çikmis, fiyati 2.500.000 1l..dir. 

Türk Yurdu&#039;nun 21. cildi, Ocak 2001&#039;de 161 (522). sayiyla baslar. 64 sayfa olarak çikan derginin fiyati 1.500.000 1l..dir. Derginin 162-163 (523-524). sayilan birlikte &quot;Türkçe&#039;ye Saygi&quot; özel sayisi olarak 480 sayfa halinde çikmis, fiyati 7.000.000 TL.dir. 164 (525). sayisi, savas tablosu sergileyen bir kapak düzenlemesiyle &quot;Çanakkale&quot; agirlikli olarak çikmistir. 168 (529). sayidan itibaren derginin kapaginda, &quot;90. Yil&quot; amblemi yer almaktadir. 171 (532). sayi bir Kirgiz Türkünün portresiyle &quot;Kirgizistan&#039;a Yolculuk&quot; Ôzel sayisi olarak 104 sayfa halinde çikmis ve fiyati 2.000.000 1l...dir. 

Türk Yurdunun 24 Tesrin-i sani 1327/1911&#039;de çikan ilk sayisindan Aralik 200 1 &#039;de yayimlanan 172 (539). sayisina kadar yaptigimiz arastirma ve inceleme, Türk Yurdu dergisinin bir mektep oldugunu göstermektedir. 1ürk Yurdu, 90 yillik süreli yayin hayatinda 1ürklOge hizmet etmis, Türk Ocagi ile ortak çalismalarini kültürel ve sosyal hayat- ta sürdürmüstür. 

&#039;&#039;Türk Yurdu&quot; dergisi, nesiller üzeninde etkili olmus, teblig etmis oldugu fikir ve hislerle bir mektep olmak özelligi göstermistir .1ürk düsünce ve sanat hayatina hizmet etmis, çagdaslasma surecinde, Batinin teknik ve medeniyetini almak, kültürde milli harsimiza bagli kalmak kaydiyla, fikirler üretmistir .1ürk milletinin gittikçe ilerleyen ilim, teknik ve sanatta Batiyi örnek almasi gerektigi yolunda telkinlerde bulunmustur . 
&#039;&#039;Türk Yurdu&quot; dergisi, Milli Edebiyatin olusmasinda katkida bulunmus, dilde sadelesme çalismalarina sayfalarini açmistir .Mustafa Kemal Atatürk&#039;ün ilke ve inkilaplariyla bütünleserek, 1ürk milletine yenilik ve yükselme yolunda hizmet vermistir. Atatürk Türkiye&#039;sinden günümüz TI1rkiye&#039;sine kadar her türlü gelismelere kucak açmis, ilgi göstermis, düsünce yazilariyla çikis yollari aramis ve Türk milletine bir isik tutmaya çalismistir. Kültürel ve sosyal hayatimizla ilgili her türlü konulara yer vermis okuyucularini bilgilendirmeye gayret etmistir. 
&#039;Türk Yurdu&quot; Türkçülük hareketinden güç alarak yurdumuz ve milletimiz için çesitli alanlarda, çok olumlu çalismalar ortaya koymus bir dergidir. &#039;&#039;Türk Yurdu (i9ii-i93i) Üzerinde Bir Inceleme&quot; (Ank., 1990, 547 s.) ve &quot;Türk Yurdu (i9ii-i992) Bibliyografyasi&quot; (Izmir, 1993, 336 s.) adli çalismalarimiza dayanarak, &#039;&#039;Türk Yurdu&quot; dergisinin siyasi çizgiden çok edebi ve estetik alanda yogunlasma gösterdigini söyleyebiliriz. 90 yillik yayin hayatinda inanç ve düsünce sistemleriyle Türklük aleminde etkili olmus, 1ürk milletine modemlesme yolunda hizmet vermistir.

&#039;&#039;Türk Yurdu&quot;, gençlige deger vermis, gençligin ilim. sanat. estetik, kültür ve sosyal alanlarda yetismesi için, elinden gelen çabayi göstermistir. 1993 Yilanda çikarmis oldugu &quot;Türk Yurdu Gençlik&quot; adli iki aylik fikir ve sanat dergisi (toplam alti sayi) de bu amaca yönelik 01- masi bakimindan kanaatimizi dogrulamaktadir Normal ve özel sayilarinda, ülkenin degerli sair , yazar ve sanatçilarina basvurarak, genç dimaglari ciddi ve esasli bilgilerle donatmaya özen göstermistir. Gençligi. sadece duyguda degil, düsüncede de yetistirmek ve gelecege mükemmel bir sekilde hazirlamak için çalisilmistir. &#039;&#039;Türk Yurdu&quot; ferdi degil, milli davalari takipçisi olmustur. Kisisel polemiklerden uzak, milli birlik ve beraberlik ilkesinde birlestirici, kaynastirici yolun takipçisi olmustur. 1911&#039;lerde atilan bu saglam temeller üzerinde yürümeye bugün de devam etmektedir . 

&quot;Türk Yurdu&quot; uzun yillar Türk gençligine ve Türk aydinina milli bir ruh vermis, onlari milli Ilkeler etrafinda kenetlemeyi basarmistir. Ilime, sanata, edebiyata ve kültüre büyük önem veren &#039;&#039;Türk Yurdu&quot;, bu yolda çalisan Türk Ocaklari ile bütünleserek ölOmsi1z1esmistir. Hiç süphesiz, 90 yil ayakta duran &quot;Türk yurdu&quot;, bundan sonra da ayni dogrultuda çaba gösterecek ve daha basarili olacaktir. Yürekten süzülüp gelen dilegimiz, &#039;&#039;Türk Yurdu&#039;nun daha basarili ve aydinlik bir gelecege kucak açan çizgisini sürdürmesidir .</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Galip Erdem&#8217;in Türk Yurdu Dergisi üzerinde ciddi emekleri vardır:</p>
<p>Türk Yurdu Tarihçesi</p>
<p>Türk Yurdu dergisinin doksan yillik görüntüsü üzerinde durmadan önce, Türk Yurdu&#8221; dergisiyle yakin iliskisinden ötürü, Türk Ocagindan biraz bahsetmekte yarar görüyoruz. Daha sonra &#8221;Türk Yurdunun bütün yayin devrelerini gözden geçirecegiz. </p>
<p>Bizde yaygin olan bir kanaate göre, ilk Türkçü kurulus Türk Ocagi&#8217;dir . Oysa, Türk Ocagi&#8217;ndan önce kurulan ilk Türkçü kurulus, Türk Dernegidir. Onu &#8220;Türk Yurdu Cemiyeti izler.<br />
25 Aralik 1908&#8242;de kurulan Türk Dernegi, Türkçülük hareketinde örgütlenmenin baslangicidir. Bu dernek, ilmi Türkçülük anlayisindan hareketle yola çikar , Dernegin öncülügünü Necip Asim ile Velet Çelebi ya- par. Kurucu üyeler arasinda: Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Veled çelebi, Necip Asim, Akçuraoglu Yusuf, Akyigitoglu Musa, Fuat Raif, Riza Tevfik, Bursali Tahir ve Ahmet Hikmet gibi isimler yer alir. Türk Dernegi, ayri adi tasiyan bir dergi çikarir (1911). Istanbul&#8217;dan sonra yurt içinde ve disinda subeler açarak çalismalarini sürdürür, Dernegin baskani Fuat Raifür. Dernek, bütün Türk kavimlerinin mazi ve haldeki &#8220;asar, efal, ahval ve muhitini&#8221; ögrenmeye ve ögretmeye çalisir .Dilde Türkçülük anlayisini savunur, ancak tasfiyecilikle suçlanir. Siyasi anlamda Osmanlicilik ideolojisine bagli kalmakla birlikte, kültür ve dil bakimindan Türkçülük fikrine hizmet eder, Dernegin çikarmis oldugu Türk Dernegi adli dergi, 1327 (1911)&#8217;de bes, 1328 (1912)&#8217;de iki sayi olmak üzere, toplam yedi sayidan ibaret kalir. </p>
<p>Baskan Fuat Raifin Yemen&#8217;e atanmasi üzerine, Türk Dernegi canliligini yitirir, Onun yerine, 18 Agustos 1911 &#8216;de Türk Yurdu Cemiyeti kurulur, Mehmet Emin (YURDAKUL)&#8217;in katkilariyla kurulan bu dernekte; Ahmet Hikmet. Agaoglu Ahmet. Hüseyinzade Ali (TURAN), Akçuraoglu Yusuf ve Akil Muhtar (ÖZDEN) gibi isimler görülür. Bu sirda Türk Ocagi da kurulmak üzeredir. O nedenle, Türk Yurdu Cemiyeti&#8217;nin ömrü uzun olmaz. Türk Yurdu adiyla 24 Tesrin-i sani 1327 (1911)&#8217;de bir dergi çikarir .Dergi ilk sayisinda &#8220;Türklere hizmet etmek, Türklere faide dokundurmak emelinde oldugunu belirtir. Türk Yurdu&#8217;nun ilk sayisi dört; ikinci sayisi üç; üç, dört ve besinci sayilan ikiser baski yapar .Dergi bütün Türk dünyasinda büyük bir ilgiyle karsilanir. Rusya&#8217;da yasayan Türkler arasindaki yankisi Çarlik Rusya&#8217;sini tedirgin eder , bu yt1zden derginin Rusya&#8217;ya girmesi yasaklanir.<br />
Türk Yurdu, Türk okuyucusundan gördügü ilgiyi, ikinci sayisinda su sözlerle dile getirir: &#8220;Muhterem okuyucularimiza,<br />
Türk Yurdu&#8217;nun birinci sayisi her taraftan ragbet gördü, ceride ve mecmua arkadaslarimiz sahibelerinde ve birçok kardesimiz hususi ve matbuata yazdiklari mektuplarla bizi tebrik ettiler .Cümlesine pek çok tesekkür ederiz. Bir hafta içinde matbu nüshamiz pek az kaldi; ikinci bir yayin organin defa bastirmaya lüzum gördük. olan Türk Yurdu&#8217;<br />
Bu ragbet, halkimizda ve hususiyetle münevver geçlerimizde milli hissin saglam, atesli oldugunu ispat ederek bizi çok sevindiriyor. Mecmuamiz, gösterilen ragbete hak kazanmak için elinden geldigi kadar çalisacaktir.&#8221; </p>
<p>Türk Yurdu Cemiyeti&#8217;nden hemen sonra kurulan Türk Ocagi&#8217;nin Idare Heyetin: Mehmet Emin (YURDAKUL), Ahmet Ferit (TEK), Akçuraoglu Yusuf, Agaoglu Ahmet, Emin Bülent (SERDAROGLU), Fuat Sabit ve Mehmet hürriyet dönemin Tevfik (YüKSELEN)&#8217;ten olusur. Türk Ocagi&#8217;na bu adin verilmesi teklifini getiren Dr. Fuat Sabit Bey&#8217;dir. Türk Ocagi&#8217;nin kurulusu 1911 &#8216;den önceye dayanmasina ragmen, resmi kurulus tarihi 12 Mart 1912&#8242;dir. 25 Ocak Idare Heyeti: Ahmet Ferit (Reis), Yusuf Akçura (Ikinci Reis), Hamdullah Suphi (TANRIÖVER) kisa zaman sonra reislige getirilir. Uzun yillar Türklük Ocaklari&#8217;nin reisligini yapar.</p>
<p>1912 Balkan Savasi&#8217;nin yenilgiyle sonuçlanmis olmasi, Türk Ocaklari&#8217;nda bir takim iç huzursuzluklara sebep olur. Türk milliyetçiligine karsi olanlar , Türk Ocagi&#8217;nin, Imparatorlugun çesitli unsurlari arasinda ayrilik yarattigini öne sürerler. Böylece sikintili ve tartismali günler yasanir. Bu devrede Hamdul1ah Suphi Baskanlik, Yusuf Akçura ise ikinci baskanlik görevine geürilir. Hamdullah Suphi aktif politikaya atilir. ülkenin politik hayatinda etkin bir kisi olur. 1923&#8242;ten 1931&#8242;e kadar Türk Ocaklari baskanligini kesintisiz olarak yürütür. 1940 yilinda Türk Ocaklari yeniden H. Suphi&#8217;nin baskanligi altinda çalismalanna baslar. 1951 &#8216;de Manisa milletvekili olan H. Suphi, bu tarihten ölümüne (1966) kadar Türk Ocaklari&#8217;nin varligi için mücadele eder. Onun Genel Baskanligi sirasinda, Türk Ocaklan canlilik kazanir ve üstün basanlar sergiler. 1913 yilinda baslatilan toplanti, konferans ve konser gibi faaliyetler devam eder. Dil, Tarih, edebiyat, sanat ve kültür hayatina isik tutan çalismalar Türk kadininin toplumda temsil edilmesi gerekügi konusunda büyük çabalar gösterilir. ülkenin çagdaslasma sürecinde yerini almasina katkida bulunulur .Yüce önder Atatürk&#8217;ün icraatlanyla Türk Ocaklari&#8217;nin çalismalan bütünleserek modern Türkiye&#8217;nin kurulusuna hizmet edilir. Atatürk&#8217;ün ilke ve inkilaplari dogrultusunda Türk Ocaklari bir mektep görevi görerek geürilen yeniliklerin yerlesmesine ve benimsetilmesinei canla basla çalisir.</p>
<p>Türk Ocagi, siyasi bakimdan bagimsiz hareket etmeyi ilke olarak benimsemis olmasina ragmen, baslangiçta ittihat ve Terakki Firkasi ile daha sonra Cumhuriyet Halk Firkasi ile iliskiler içinde görülür. ülke çapinda büyük bir güç oldugunu kanitlayan Türk Ocaklari, milli ve içtimai vaziyette kalmaya özen gösterir. Devletin resmi politikasina isik tutar ve yön verir </p>
<p>Türk Ocagi kendi görüs ve düsüncelerini topluma ulastirabilmek için. bir yayin organina ihtiyaç duyar. Türk Yurdu Cemiyeti&#8217;nin yayin orani olan Türk Yurdunu yeniden düzenleyerek görüsleri dogrultusunda yayin hayatina sokar. Böylece Türk Ocagi ile Türk Yurdu bütünlesmeye baslar ve özdeslesir. Artik Türk Yurdu zaman-zaman yapilan tartismalara ragmen Türk Ocaklari&#8217;nin yayin organi olarak varligini sürdürür. Türk Yurdu. &#8220;Türk milletini geri çekmek isteyen bütün irticalara karsi hayati fikirlerini bir içtihat vasitasi&#8221; yapar.<br />
ikinci Mesrutiyet döneminde sikintili günler geçiren Türk Ocagi Cumhuriyet döneminde daha aktif bir pozisyon alir. Yurt düzeyinde hizli bir örgütlenmeye koyulur. Birinci umumi kongresini 1924 yilinda yapan Türk Ocaklari. ikinci kurultayini 1925&#8242;de, üçüncü kurultayini 1926&#8242;da, dördüncü kurultayini 1927, besinci kurultayini 1928&#8242;de gerçeklestirir. 1930 yilinda Türk Ocaklari 250&#8242;yi askin subesi ve 30.000&#8242;in üzerindeki üye sayisiyla büyük bir güç oldugunu ortaya koyar. Bundan rahatsizlik duyan çevreler .Türk Ocaklarini hedef alirlar .Türk Ocaklarinin Cumhuriyet Halk Firkasi ile birlikte hareket ettigi yolunda düsünceler yogunluk kazanir. Türk Ocaklarinin adini degistirmesi ve C. H. F. Hars Subesi olarak varligini sürdürmesi planlanir. Mal varliginin ortadan kaldirilmasi düsünülür. Gelismeler karsisinda Türk Ocaklarinin C.H.F. ile birlesmek üzere kapatilmasi gündeme gelir. Bu görüs Atatürk tarafindan Rusen Esref (ÜNAYDIN)&#8217;e aktarilir. 10 Nisan 1931 &#8216;de toplanan Türk&#8217; Ocaklari Olaganüstü Kurultayinda konusan Hamdullah Suphi. Atatürk&#8217;ün görüs ve düsünceleri dogrultusunda, C. H. F&#8217;nin kadrolarini milliyetçi, halkçi ve cumhuriyetçi gençlerle donatmak üzere. birlesmek gerektigini ifade eder. Böylece istemeyerek de olsa birlesme saglanir. Türk Ocaklari kapatilir.<br />
Türk Ocaklari hakkinda verdigimiz bunca bilgiden sonra Türk Yurdu dergisine dönmek istiyoruz.<br />
1911 &#8216;den günümüze kadar kesintilerle yayin hayatini sürdüren Türk Yurdu ayni çizgide yürüyen Türkçülük hareketinin sesini doksan yildir yükselten en uzun ömürlü Türkçü bir dergidir. Türkçülük hareketini hayatin her alaninda yaymaya çalisir. Dilde Türkçülükle baslayan bu aksiyon, edebiyat, sanat, iktisat ve sosyal hayata hakim olmaya baslar. Türk Yurdu Muhteva bakimindan, her geçen gün zenginlesir. ülkenin içinde bulundugu zor sartlara ve savas yillarina ragmen. ilkelerinden ayrilmaz. Bütün Türklerce geçerli olan ortak bir ülkü yaratmaya çalisir. Ilim ve küldir alaninda çaba gösterir. Bati uygarligi yolunda yürür.<br />
II .Mesrutiyetin ilanindan sonra, kisa bir süre içerisinde Türkçülük hareketi, kültürel ve sosyal hayata girmeye ve etkili olmaya baslar. Bu hare- ketle Türk dili ve edebiyati yepyeni bir yorumla ele alinir; sekil ve öz bakimindan basarili örnekler verilir. Milli Edebiyatin temelleri böylece atilmis olur.</p>
<p>Milli kültür ve suurun sözcülügünü yapan Türk Yurdu dergisinin içerigi maddi ve manevi hayatin her alanina açilmaya baslar: Fikriyat, içtimaiyat, iktisadiyat, edebiyat, Lisaniyat, matbuat, Türkiyat, tarih, arkeoloji, cografya, etnografya, tenkit, seyahat, musahabe, temasa, siir, hikaye, nesir ve yeni sesler, mektup, mimarlik, resim, musiki, terceme-i hal, bibliyografya, saglik, spor, talim ve terbiye, felsefe, hars tetkikleri, Türklük suuru ve diger konular Türk Yurdu&#8217;nun muhtevasina ait basliklar olarak görülür .<br />
Bu basliklar 1942-1970 yillan arasinda: Felsefe, ilahiyat, sosyoloji, tarih, hukuk, iktisat, psikoloji, terbiye, maarif, fen, tip, dil, edebiyat, sanat, aile, nesriyat, haberler, fikir ve mefkure, tenkit ve tahlil gibi görülmeye baslar .<br />
Subat 1987&#8242;de yeniden yayim hayatina giren Türk Yurdu, bu öz et- rafinda gelenege bagli olarak yayinini sürdürür: Edebiyat, egitim, felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat, halkiyat, tarih, din, biyografi, mülakat, röportaj, genç kalemler ve haberler gibi basliklari kullanir .<br />
Türk Yurdu, kronolojik seyri içerisinde, özellikle 1931 yilina kadarki yogun çalismalariyla dikkat çeker. Bu devrede ve takip eden yillarda, Türk düsünce hayatinda bilinen önemli simalar bu dergide görünürler: Mehmet Emin, A1imet Hikmet, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip, Yusuf Akçura, Ahmet Agaogiu, Gaspirali tsmail, Ayas Ishaki, Veled Çelebi, Necib Asim, Bursali Mehmet Tahir, Fuat Köprülü, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Riza Nur, Riza Tevfik, Sadri Maksudi, Ahmet Zeki Velidi, Celal Sahir, Enis Behiç, Kemalettin Kami, Yusuf Ziya, Halit Fahri, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Ibrahim Alaattin, Ismail Safa, Samih Rifat, Aka Gündüz, Hakki Süha, Ömer Bedrettin, Müfid Ratip, tshak Refet, tzzet :cccc&#8221;. Ulvi, Nahit Sim, Midhat Cemal, Behçet Kemal, Ahmet Muhip, Necip Fazil, Halide Nusret, Vasfi Ma?ir, Hali~e Edi~, Yakup Kad:I&#8217; Refik Halit, Rusen Esref, Hamdullah Suphi, Hüseyin Cahit, Resat Nun, Falih Ritki, Müfide &#8221;cc Ferit, Ferit Celal, Besim Atalay, Kilisli Muallim Rifat, Dr. Fahrettin Kerim, Selim Sim, Resit Saffet, Abdullah Battal, Ispartali Hakki, Ali Riza Seyfi, Yahya Saim, Hasan Fehmi, Hasan Cemal, Refet Avni, Halim Sabit, Tahsin Nahit, Nüzhet Hasim, Dr. Akil Muhtar, Dr. Abdullah Cevdet, Celai Nuri, Ragip Hulusi, Hamit Zübeyr, Kazim Nami, Cevat Memduh, Celal Esat, Hüseyin Avni Lifij , Nafi Atuf, Hilmi Ziya, Ziyaattln Fahri, Hilmi A Malik, Remzi oguz, Akdes Nimet, Cemil Sena, Nurullah Ataç, Mirza Bala, Hüseyin Namik Orkun, Osman Turan, Abdülkadir tnan, Enver Behnan Sapolyo, Faruk Sümer, Mümtaz Turhan, Arif Nihat Asya, Mehmet KapIan, Resit Rahmeti Arat, vb&#8230;<br />
Türk Yurdu, aralardaki aylik kesintilerin disinda yillara göre, günümüze kadar yedi devre geçirir .Simdi ana basliklar altinda derginin yayin hayatinda geçirmis oldugu asamalari birlikte gözden geçirelim:<br />
1. Seri, 1911-1918: Ilk sayi, 24 Tesrin-i sani 1327 (1911)&#8217;de 18&#215;25 ebadinda çikmaya baslar. Bu sayida Mehmen Emin Bey&#8217;in &#8220;Demirci siiri, Ahmet Hikmet Bey&#8217;in &#8220;Üzümcü hikayesi, Can Bey imzasiyla Sadri Maksudi ARSAL&#8217;m &#8220;Büyük Miffi Emener~ yazi serisinin l1kl, Ahmet Agayef (AGAOGLU)&#8217;in &#8220;Türk Alemi&#8221; baslikli yazisiyla Yusuf Akçura&#8217;nm &#8220;Çingiz Han&#8221; tefrikasinin yer aldigi görülür. Dergi on bes günde bir otuz lk1 sayfalik bir forma halinde çikar, Büyük ilgl görür. Çiktigi ilk günlerde biter ve ikinci baskisini yapar. Derginin imtiyaz sahibi Mehmet Emin&#8217;dir. 1911 Agustosunda Vali Olarak Erzurum&#8217;a gidince, derginin imtiyaz müdürlügünü Akçuraoglu Yusuf Bey&#8217;e birakir. 1327-1328 (1911-1912) yillari arasinda derginin müdürü, Akçuraoglu Yusuf Bey&#8217;dir. Ekim 1912- Kasim 1913 tarihleri arasinda Akçuraogiu Yusuf Bey&#8217;in Erkan-i Harb yüzbasisi olarak Çatalca cepheslnde savasa katilmasindan dolayi, derginin 3. ve 4, c11t1er1 Mehmet Ern1n tarafindan çikarilir. 1329 (l913)&#8217;da 5. ciltten 1333 (I917)&#8217;de 12. cl1de kadar müdür yeniden Yusuf Akçura Bey&#8217;d1r, Y, Akçura 12. cl1dln 12. sayisindan sonra dergiden ayilir. Dergi, 13, ciltten itibaren Türk Ocagi&#8217;nin yayin organi olarak çikmaya devam eder. 1333 (1917) yilinda 13, 14. cilt1erde müdür, Celal Sahir Bey&#8217;dir. Ülkenin içinde bulundugu sart1ar yüzünden, Türk Yurdu 15 Temmuz 1334 (1918)&#8217;ten 1340 (1924) yilma kadar yayin hayatina ara vermek zorunda kalir. 24 Tesrin-l sani 1327- 15 Agustos 1334&#8242;e kadar yedi yillik sürede- dergi Istanbul&#8217;da 1 4 cl1t, 16 1 sayi olarak çikar .<br />
2, SERI 1923-1931: Bu devrede dergi, Ankara&#8217;da yayimlanir, Türk Yurdu, 1339 (1923) yilinda [Yil: 10, C: (15) 1, S: (162) 1, 15 Mart 1339, 32 s.; S: (163) 2, 1 Nisan 1339, s. 33-64, S: (164) 3, 15 Mayis 1339, s. 65-96; S: (165) 4, Haziran 1339, s. 97-128) dört sayi çiktiktan sonra, Tesrin-l evvel (Ekim) 1340 (1924)&#8217;ta 14. seneye 1, cilt1e devam ed1lir. Yeni b1r düzenlemeyle dergi 16&#215;23 ebadinda çikar. C: 4, nr. 21, Eylül 1926&#8242;dan sonra derginin müdürü Cemil Behçet Bey&#8217;d1r. C: 5. nr. 31, Temmuz 192Tde lse müdür, Enver K8.mi1 Bey&#8217;d1r, 1927 Eylül -28 Ocak 1928 arasi, yeni b1r degis1klikle derginin ebadi 21&#215;28 olur. 1928 Agustosunda derginin çehresi degismeye baslar .Dergide Latin ve Arap harfleri birlikte görülür. 202. sayida Ferit Celal &#8220;MILLIYET MESELESI~ adli yazisiyla, sadece basligi itibariyle Latin alfabes1ni kullanir. 204., sayida izzet Ulvi, Ocaklilara ithaf ettigi &#8220;SÖNMEZ ATES&#8221; baslikli sür1nl tamimiyle Latin harfleriyle yazar. Bu siir, Türk Yurdu&#8217;nun &#8220;Fikriyat Kösesinde Hasan Cemli&#8217;in &#8220;Lisanlar ve Edebiyat baslikli eski harflerle çevrili yazisiyla dikkat çeker. Latin alfabesinin bu ilk mustucularindan sonra, nihayet Türk Yurdu 1929 Subatinda tamamen yerli harflerle çikmaya baslar. Derginin basinda &#8220;Türk Ocaklarinim fikirlerini nesreder aylik mecmuadir~ ibaresi yer alir. C: 22-25 (3-5), S: 206-230, 1929-1930 yillari arasinda derginin müdürü Ferit Celal Bey&#8217;dir. 10 Nisan 1931&#8242;de Türk Ocagi&#8217;nin kapatilmasiyla Türk Yurdu da nesriyatina<br />
ara verir. 1911-1931 yillan arasinda toplam 26 cilt. 233 yayimlanmis olur.<br />
3. SERI. 1942-1943: Dergi uzun bir aradan sonra, ilk yillarda oldugu gibi küçük boyda &#8220;Türklerin faydasina çalisir. On bes günde bir çikar&#8221; ibaresi ile, 1 Eylül 1942&#8242;de 26. cilt olarak 1. sayiyla (Yilki) çikar. 15 ilkkanun 1942&#8242;ye kadar sekiz sayi ile 1943&#8242;de 27. cilde geçer. 1-15 Son- kanun 1943 (Koyun yili)&#8217;te S: 1-2 ile kapanir. 1954 yilina kadar uzun bir süre bekler.<br />
4. SERI. 1954-1957: Derginin fiyati 25 kurustan 100 kurusa çikar. Temmuz 1954&#8242;de Y: 1, S: 1 (234), &#8220;Türk Ocaklarinin Fikirlerini Nesreder Aylik Mecmua&#8221; basligiyla nesriyatina devam eder. Agustos 1954, S: 2 (235&#8242;de derginin sahibi: Ankara Türk Ocagi adina Izmir mebusu Haluk ÖKEREN, Mesul müdür: Avukat Aziz OCAKLIOGLU&#8217;dur, Kasim 1954, S: 238&#8242;de nesriyati idare eden: Abdülhak Sinasi HISAR&#8217;dir. Ocak 1955&#8242;den Haziran 1957&#8242;ye kadar derginin sahibi: Türk Ocaklari Merkez heyeti Reisi Hamdullah Suphi. Nesriyati Fiilen idare Eden: Abdülhak Sinasi HISAR&#8217;dir .<br />
5. SERI. 1959-1968: Iki yillik bir aradan sonra. dergi büyük boy olarak çikar; fiyati 250 kurustur. Her ayin on besinde çikmaya baslar .Mart 1959. S: 271 &#8216;de derginin müdürü: Dr. Sadettin BILGIÇ&#8217;tir. Haziran 1959, S: 274&#8242;te derginin sahibi: Prof. Dr. Osman TURAN, Yazi isleri Müdürü: Prof. Dr. Emin BILGIç&#8217;tir. Temmuz 1959, S: 275&#8242;te Umumi Nesriyat Müdürü olarak Mehmet Galip Erdem görülmektedir. Derginin 50, yilina Ocak 1960, S: 280, sahibi Prof. Dr. Osman TURAN, Umumi Nesriyat Müdür Mehmet Galip ERDEM&#8217;le giriliyor. Temmuz 1960, S: 286&#8242;da derginin sahibi: Prof. Dr. Necati AKDER, Umumi Nesriyat Müdürü: Oktay EVINÇ&#8217;tir. Mayis 1961, S: 296, C: 3&#8242;te derginin sahibi: , Hamdu11ah Suphi TANRIÖVER. Umumi Nesriyat Müdürü: Avni YALÇINTAS&#8217;tir. Dergi bu sayidan itibaren, Haziran-Temmuz 1962, S: 297-298&#8242;e kadar ara verir. Agustos 1962, S: 299&#8242;dan Temmuz 1963&#8242;e kadar yeniden ara vermek zorunda kalir. C: 3, S: 301. Aralik 1963&#8242;te dergi-<br />
1nin Umumi Nesriyat Müdürü: Dr. Fethi ERDEN&#8217;dir. 51. yil da böylece tamamlanir .C: 3, Temmuz 1 964 ile yayimina devam eden dergi, Temmuzda i1ç sayi birden çikar. Kasim 1964&#8242;te 305-306. sayilar nesredilir. 52. yil da tamamlanir .1965 &#8216;te dördüncü cilde Ocak ayinda 307 .sayiyla baslanir . 1966&#8242;da 55. yila S: 319&#8242;la girilir. Mart 1966, S: 321 &#8216;de Umumi Nesriyat Müdürü Hasan AKSAY&#8217;dir. 322. sayida Müdür: Muzaffer IRDEM&#8217;dir. l Temmuz 1966, S: 325&#8242;te derginin sahibi ve bas muharreri Prof. Dr. Ziyaeddin FINDIKOGLU, Umumi Nesriyat Müdürü ise Muzaffer IRDEM&#8217;dir. 1967&#8242;de de dergi büyük boy olarak çikar. 56. yila 6. ciltle girilir S: 12 (342), Aralik 1967 yayimina devam eden dergi. S: 1-2 (342-344), Ocak- Subat 1968 ile 7. cilt olarak çikar. 1970 Martina kadar dergi yanina ara verir . 6. SERI, 1970: Derginin 60. yilidir. Sadece Mart 1970&#8242;ten itibaren iki &#8216; ) </p>
<p>sayi nesredilir. ç: 7, S: 3 (345}, Mart 1970&#8242;te derginin sahibi: Prof. Dr Osman TURAN, Sorumlu Nesriyat Müdün1 ise, Osman Yüksel SERDEN- GEÇTI&#8217;dir. Derginin fiyati 250 kurustur. Nisan-Mayis 1970, S: 4 (346} ile yayin hayatinda 60 yili geride birakan Türk Yurdu, 16 yillik bir aradan sonra yeniden çikmaya baslar .<br />
7. SERI, 1987-2001: Dergi, C: 8, S: 1 (347}, Subat 1987&#8242;de yeniden Türk Ocagi Merkez Heyetinin yayin organi olarak çikmaya baslar. 20&#215;27 ebadinda ve 64 sayfa halinde çikan derginin fiyati 600 11&#8230; Sahibi: Türk Ocagi Merkez Heyeti adina Prof. Dr. Orhan DÜZGÜNES, Umumi Nesriyat Müdürü: Prof. Dr. Resat GENÇ, Mesul Yazi Isleri Müdürü: Dr. Cezmi BAYRAM&#8217;dir. Yazi Heyetinde: Galip ERDEM, Prof. Dr. Emin BILGIÇ, Prof, Dr. Saban KARATAS, Prof. Dr. Mustafa KAFALI, Prof. Dr. Rasih DEMIRCI ve Allaaddin KORKMAZ yer almaktadir. &#8220;Türk Yurdu, Türk Ocagi Merkez Heyeti&#8217;nin Aylik Yayin Organidir&#8221; ibaresini tasir. Eski sayilarin karakterine uygun olarak yürütülür. 11, sayi (357} &#8220;Mehmet Akif ERSOY&#8221; özel sayisidir. 12. sayi (358} Ocak 1988 yilina aittir. 9, cilt. 13. sayi (359} Subat 1988 ile baslar. Umumi Nesriyat Müdürü, bu sayidan sonra görülmez. Ayni düzende çikan derginin fiyati: 1.000 11&#8230;dir. 24. sayi (370} Ocak 1989&#8242;da 2.500 TL. olur. 10. cilt, 24 sayi (372} Mart 1989 ile baslar,<br />
Türk Yurdu, S: 1 (347} Subat 1987&#8242;den, S: 26 (372} Mart 1989&#8242;a kadar Türk Ocaklari Istanbul Subesi tarafindan Istanbul&#8217;da çikarilir. 26 (372}. sayida, Nisan 1989&#8242;dan sonra derginin Ankara&#8217;da yayimlanacagi belirtilir, Maalesef dergi 27 (373} sayisini yedi aylik bir gecikmeyle Kasim 1989&#8242;da yeni kapak düzenlemesiyle 64 sayfa olarak çikarilir. Bu sayidan sonra An- kara &#8216;da çikmaya baslayan dergi. çok sayida ilim ve fikir adamini bünyesinde toplar ve akademik nitelikte yayinini sürdün1r. Bu devrede derginin Mesul Yazi Isleri Müdün1: Osman ÇAKIR&#8217;dir, Derginin fiyati 4.000 11&#8230;dir, Türk Yurdu, Azerbaycan&#8217;da yasanan &#8220;Kan1i Ocak&#8221; hadise- sinden sonra 31 (377}. sayisini Mart 1990, &#8220;Azerbaycan Özel Sayisi&#8221; olarak çikarir. 6n kapak Azerbaycan bayragi, arka kapak ise Kafkasya Azerbaycan&#8217;i haritasiyla süslenir, 40 (436} sayi Aralik 1990, &#8220;Ai1e Özel Sayisi&#8221;dir.<br />
11. cilt 41 (387}..sayi Ocak 1991 ile baslar. Türk Yurdu 1991 &#8216;de &#8216;&#8221;Yunus Emre Özel Sayisi&#8221;ni yayimlar. Bu özel sayi, derginin C: 5, S: 319, Ocak 1996&#8242;da yayimlanan özel sayinin tipki basimidir. 41. sayidan sonra derginin fiyati 5.000 11&#8230;dir. 44 (390}. sayi Nisan 1991, &#8220;Türk Düsünce Hayati&#8221; özel sayisi olarak, yeni bir kapak kompozisyonuyla 100 sayfa halinde nesredilir .Aylik kapak düzenlemesi 52 (398} .sayi Aralik 1991 &#8216;e kadar devam eder, 47 (393}. sayi Temmuz 1991, &#8216;Çevre Özel Sayisi&#8221; olarak 32 sayfa halinde çikar .Derginin fiyati 7 .000 11..,dir , C: 11 , S: 51 (397} Kasim 1991 &#8216;de derginin Genel Yayin Yönetmeni ve Yazi Isleri Müdürü: Prof. Dr. Orhan KAVUNCU&#8217;dur.<br />
12. cilt yeni kapak kompozisyonuyla yayinina devam eder, 54 (400}, sayi Subat 1992&#8242;den itibaren derginin fiyati 10.000 11&#8230;dir. C: 12, S: 59 (405), Temmuz 1992&#8242;de derginin Umumi Nesriyat Müdürü: Alaaddin KORKMAZ, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü: Prof. Dr. Orhan KAVUNCU&#8217;dur. 60 (406). sayinin kapagi, &#8220;Ocagimizin Büyük Evladi Ismail Hakki YILANLIOGLU&#8221; alt yazisiyla YILANLIOGLU&#8217;nun portresiyle süslenir. Derginin 63 (409). sayisi (Kasim 1992), Türk Ocagi 80. Seref Yilina ayrilmistir. 12. cilt, 64 (410). sayiyla (Aralik 1992) tamamlanmaktadir.<br />
Türk Yurdu&#8217;nun 13. cildi 65 (411). Ocak 1993 sayisiyla baslar. Bu sayi, &#8220;Kültür Dosyasi&#8221; diye Irak Türklerine ayrilmistir. Bu sayinin ekinde 16 sayfadan olusan &#8220;Türk Yurdu Gençlik&#8221; adli iki aylik fikir ve sanat dergisi çikar. 66. sayi &#8220;Türk Kimligi Dosyasina tahsis edilmis ve 80 say- fa olarak çikmistir. 67. sayida derginin fiyati 15.000 TL. olmustur. &#8221;Türk Yurdu Gençlik&#8221;in 2. sayisiyla birlikte çikmistir. 69. sayisinin ekinde &#8221;Türk Yurdu Gençlik&#8221;in 3. sayisi vardir. 70. sayi, &#8220;Bürokrasi&#8221; özel sayisi olarak 88 sayfa yayimlanmistir. 71. sayinin ekinde &#8221;Türk Yurdu Gençlik&#8221;in 4. sayisi vardir. 73. sayi &#8220;Hoca Ahmet Yesevi&#8221; özel sayisidir, ekinde &#8221;Türk Yurdu Gençlik&#8221;in 5. sayisi vardir .75. sayi &#8220;Müslümanlarin Bugünkü Meseleleri&#8221;ne dikkat çeken, 80 sayfa olarak çikmis, ekinde &#8221;Türk Yurdu Gençlik&#8221;in 6. sayisi vardir .&#8221;Gençlik&#8221;in bu sayisindan sonra çikmadigi görülmektedir. 76. sayida derginin fiyati 20.000 TL olur. </p>
<p>Ocak 1994&#8242;te Türk Yurdu&#8217;nun 14. cildi 77. sayisiyla baslar; Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR&#8217;dir. 78. sayi &#8220;Degisim&#8221; agirliklidir. 81. sayi &#8221;Kutlu Dogum Haftasina tahsis edilmis ve 72 sayfa olarak çikmistir. 82. sayi &#8220;Medya ve Insan&#8221; iliskisine dikkatleri çeker; bu sayida derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Sadi SOMUNCUOGLU&#8217;dur ve derginin fiyati 30.000 TL. olmustur. 85. sayi &#8220;Türk Dünyasi&#8221; özel sayisidir, dergi bu sayida &#8220;1SSN 1300-2333&#8243; numarasiyla çikmaya baslar. 88. sayi &#8220;Alevilik-Bektasilik&#8221; özel sayisi olarak 100 say- fa çikmis ve fiyati 50.000 TL. olmustur.<br />
Türk Yurdu&#8217;nun 15. cildi, Ocak 1995&#8242;te 89 (435). sayiyla baslar. Derginin 91. sayisinda Umumi Nesriyat ve Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Mustafa YILMAZER; Yayin Koordinatörü ise, Süleyman ÖGÜTLÜ&#8217; DÜR. 96. Sayi &#8220;Killi Bütünlügümüz ve Siyaset&#8221; ile &#8220;30 Agustos&#8221; agirliklidir. Eylül 1995&#8242;te 97. sayi ile derginin fiyati 100.000 TL.dir.<br />
Türk Yurdu&#8217;nun 16. cildi, Ocak 1996&#8242;da 101 (447). sayiyla baslar. Derginin sahibi Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Necati GÜLTEKIN&#8217;dir. 1 03. sayi &#8220;Dogumunun 120. Yil Dönümünde Ziya Gökalp ve Türk Düsüncesi&#8221; özel sayisi olarak 176 sayfa halinde çikmis, bu sayinin fiyati 200.000 TL.dir. 104. sayidan sonra derginin fiyati 100,000 TL.dir. 105. sayida derginin sahibi Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Nuri GÜRGÜR, Umumi Nesriyat Müdürü Doç. Dr. Çagatay ÖZDEMIR, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR&#8217; DIR. Derginin fiyati 150.000 TL.dir. 106. sayi &#8220;Habitat II/Sehir ve Kültür&#8221; özel sayisi olarak 80 sayfa çikmistir; </p>
<p>derginin yayin koordinatörü Selçuk OKSAL&#8217;dir. 107. sayi &#8220;Prof. Dr. Necmettin HACIEMINOGLU&#8217;na Armagan&#8221; olarak 80 sayfa çikmistir. 109. sayi &#8220;Medeniyetçilik ve Küresellesme özel sayisi olarak 80 sayfa çikmistir ve derginin fiyati 200.000 TL olmustur. 110. sayi &#8220;Gençlik ve Siddet agirlikli 80 sayfadir; bu sayida Yayin Koordinatörü Ragip MEMISOGLU&#8217;dur. 111. sayi .Üniversitelerimiz Nereye?&#8221; özel sayisi olarak çikmistir. </p>
<p>Türk Yurdu&#8217;nun 17. cildi, Ocak 1997&#8242;de (459). sayisiyla baslar. Dergi diger normal sayilar gibi 64 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin Nisan- Mayis 1 997 / 1 16-1 1 7 .sayilan &#8220;Islam&#8217;in Bugünkü Meseleleri&#8221;ne tahsis edilmis ve dergi 240 sayfa olarak çikmis, derginin fiyati bu sayi için 400.000 1l&#8230; olmustur. &#8220;Islam&#8217;in Bugünkü Meseleleri genisletilmis olarak Agustos 1997&#8242;de, Türk Yurdu Yayinlan (Nu: 38) arasinda 412 sayfalik kitap halinde yayimlanmistir. 1 18. sayi &#8220;Alparslan Türkes ve &#8220;Galip Erdem&#8221; özel sayisi olarak 100 sayfa çikmis, derginin fiyati 350.000 1l&#8230;dir. </p>
<p>Türk Yurdu, 1 19. sayidan itibaren &#8220;hakemli dergiM olmustur. Bilimsel makaleler , en az iki alan uzmaninin onayi alindiktan sonra yayimlanmaktadir. 120. sayida derginin Yayin Koordinatörü Muhammet Savas KAFKASYALl&#8217;dir. 122. sayi &#8220;78 YIL Sonra Milli Mücadele özel sayisi olarak 192 sayfa çikmis, derginin fiyati: 700.000 1l&#8230;dir. 123. sayi &#8220;Egitim&#8221; agirlikli ve 80 sayfadir. 124 (485) sayi ile 17. cilt tamamlanmis oluyor.<br />
Türk Yurdu&#8217;nun 18. cildi, &#8216;Ocak 1998&#8242;de 1 25 (486). sayi ile baslar. Derginin boyutu, önceki sayilar gibidir ve 64 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti adina Nuri GÜRGÜR&#8217;dl1r. Genel Yayin Ml1dl1rü M. Çagatay Özdemir, Sorumlu Yazi Isleri Ml1dürü Osman ÇAKIR, Yayin Koordinatörl1 Muhammet Savas KAFKASYALl&#8217;dir. Derginin Yayin Kurulu: Ali Akbas, Meriç Coskun, Galip Erdem, Ümit Yasar GOzl1m, Ilhan Gülsün, Yl1cel Hacaloglu, Nevzat Kösoglu, Ruhi Özbilgiç, Prof, Dr. Necmeddin Sefercioglu&#8217;dan; Bilim Kurulu: Prof. Dr. A. Bican Ercilasun (Türk Dili); Prof. Dr. Feyzullah Eroglu (Ekonomi), Prof. Dr. Hasan Onat (Ilahiyat), Doç. Dr. M. Çagatay Özdemir (Sosyoloji), Doç. Dr. Servet Özdemir (Egitim). Doç. Dr. Hakan Poyraz (Felsefe), Doç. Dr. Fahri Unan (Tarih); Danisma Kurulu: Doç. Dr. Ali Birinci, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Prof. Dr. Iskender Oksl1z, Prof. Dr. Bahaeddin Yediyildiz, Sadi Somuncuoglu&#8217;ndan olusmaktadir. Dergi Ankara&#8217;da basilmaktadir ve fiyati 600.000. 1l..&#8217;dir. </p>
<p>126 (487). sayi ayni ölçüde çikmistir. 127-128 (488-489). sayilar birlikte Medeniyet Özel Sayisi olarak düzenlenmis &#8220;Yeni Bir Medeniyet Anlayisina Dogru&#8221; kapak yazisiyla 180 sayfa olarak yayimlanmistir. Derginin fiyati 1.000.000 TL.&#8217;dir. 129 (490). sayi, &#8220;Türk Ocaklarinin 32&#8242;nci Kurultayi 18 Nisan 1998&#8221; kapak resimleriyle 64 sayfa olarak çikmis, fi- yati 600.000 1l&#8230;dir. </p>
<p>Türk Yurdu&#8217;nun 132 (493). sayisi &#8220;Dünden Bugüne Türkiye&#8217;de Dergicilik&#8221; sayisi olarak 96 sayfa halinde çikmis, fiyati 750.00 TL.dir. Bu sayida Yayin kuruluna Doç. Dr, Ali Birinci ile Dr. Ibrahim Sahin girmistir. 133 (494). sayi 64 sayfa ve 600.000 1l..dir. 134 (495). sayi &#8220;Cumhuriyetimizin 75. Yili Kutlu Olsun&#8221; kapak yazisiyla 75. Yil Ozel Sayisi olarak 216 sayfa halinde çikmis; fiyati 1.250.000 1l..dir. 135 (496). sayi 64 sayfa ve 600.000 TL.dir. 136 (497). sayi &#8220;Çocuk ve Kültür&#8221; sayisi olarak 104 sayfa çikmis, fiyatJ 750.000 TL.dir.<br />
Türk Yurdu&#8217;nun 19. cildi, Ocak 1999&#8242;da 137 (498). sayiyla baslar. Bu sayida derginin sahibi Nuri GÜRGÜR, Genel Yayin Müdürü Prof. Dr. Necmettin SEFERCIOGLU, Sorumlu Yazi Isleri Müdürü Osman ÇAKIR, Yayin Koordinatörü Muhammet Savas KAFKASYALl&#8217;dir. Bu sayi 64 say- fa ve 600.000 TL.dir. 139-140-141 (500-501-502). sayilar birlikte &#8220;XXI. Yüzyila Dogru Türk Milliyetçiligi&#8221; Özel Sayisi olarak 450 sayfa halinde çikmis, fiyatJ 2.000.000 1l..dir. Mayis 1999 sayisi &#8220;18 Nisan Seçimleri Degerlendirmesi&#8221; olarak 40 sayfa olarak ek halinde sunulmus ve fiyati 300.000 TL.dir, 143 (504). sayidan itibaren derginin fiyati 700.000 1l., olmustur, 145 (506). sayida derginin Teknik Müdürü Selcen GÖKDEMIR&#8217;dir. Bu sayi deprem nedeniyle &#8220;17 Agustos 1999 Milletimizin Basi Sagolsun&#8221; kapak yazisiyla, duyulan üzüntünün ifadesi olarak siyah kapak halinde çikmistir. 148-149 (509-510). sayilar birlikte &#8220;700. Yilinda Osmanli&#8221; özel sayisi olarak 590 sayfa halinde çikmis, fiyati 4.000.000 TL.dir.<br />
1ürk Yurdu&#8217;nun 20. cildi, Subat 2000&#8242;de 150 (511). sayisiyla baslar. Derginin sahibi, Türk Ocaklari Merkez Heyeti Adina Nuri GÜRGÜR; Genel Yayin Müdürü Prof. Dr. Necmettin SEFERCIoGLU, Sorumlu Yazi tsleri Müdürü Osman ÇAKIR&#8217;dir. Dergi 64 sayfa olarak çikmakta ve fiyati 1.000.000 TL.dir. Derginin 153-154 (514-515). sayilan birlikte &#8220;Türk Romani&#8221; özel sayisi olarak 406 sayfa halinde çikmis, fiyati 5.000.000 TL.dir. Bu sayida derginin Genal Yayin Müdürü M. Çagatay ÖZDEMIR&#8217;DIR. Yayin Kurulu: Yücel Hacaloglu, Doç. Dr. M. Çagatay Özdemir, Prof. Dr. Nevin Güngör ERGAN, Doç. Dr. Ibrahim Sahin, Ômer Ôzcan. Dr. Serdar Saglam, Dr .Yunus Koç, Dr .Mehmet Santas, Ibrahim Sirin, Bahri Ata&#8217;dan olusmaktadir. 157 (518). sayi Ebülfez Elçibey&#8217;in ölümü nedeniyle siyah kapli olarak çikmistir. 160 (521). sayi &#8220;Atatürk ve Türk milliyetçiligi&#8221; Ôzel sayisi olarak, Atatürk&#8217;ün portresiyle 152 sayfa halinde çikmis, fiyati 2.500.000 1l..dir. </p>
<p>Türk Yurdu&#8217;nun 21. cildi, Ocak 2001&#8242;de 161 (522). sayiyla baslar. 64 sayfa olarak çikan derginin fiyati 1.500.000 1l..dir. Derginin 162-163 (523-524). sayilan birlikte &#8220;Türkçe&#8217;ye Saygi&#8221; özel sayisi olarak 480 sayfa halinde çikmis, fiyati 7.000.000 TL.dir. 164 (525). sayisi, savas tablosu sergileyen bir kapak düzenlemesiyle &#8220;Çanakkale&#8221; agirlikli olarak çikmistir. 168 (529). sayidan itibaren derginin kapaginda, &#8220;90. Yil&#8221; amblemi yer almaktadir. 171 (532). sayi bir Kirgiz Türkünün portresiyle &#8220;Kirgizistan&#8217;a Yolculuk&#8221; Ôzel sayisi olarak 104 sayfa halinde çikmis ve fiyati 2.000.000 1l&#8230;dir. </p>
<p>Türk Yurdunun 24 Tesrin-i sani 1327/1911&#8242;de çikan ilk sayisindan Aralik 200 1 &#8216;de yayimlanan 172 (539). sayisina kadar yaptigimiz arastirma ve inceleme, Türk Yurdu dergisinin bir mektep oldugunu göstermektedir. 1ürk Yurdu, 90 yillik süreli yayin hayatinda 1ürklOge hizmet etmis, Türk Ocagi ile ortak çalismalarini kültürel ve sosyal hayat- ta sürdürmüstür. </p>
<p>&#8221;Türk Yurdu&#8221; dergisi, nesiller üzeninde etkili olmus, teblig etmis oldugu fikir ve hislerle bir mektep olmak özelligi göstermistir .1ürk düsünce ve sanat hayatina hizmet etmis, çagdaslasma surecinde, Batinin teknik ve medeniyetini almak, kültürde milli harsimiza bagli kalmak kaydiyla, fikirler üretmistir .1ürk milletinin gittikçe ilerleyen ilim, teknik ve sanatta Batiyi örnek almasi gerektigi yolunda telkinlerde bulunmustur .<br />
&#8221;Türk Yurdu&#8221; dergisi, Milli Edebiyatin olusmasinda katkida bulunmus, dilde sadelesme çalismalarina sayfalarini açmistir .Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün ilke ve inkilaplariyla bütünleserek, 1ürk milletine yenilik ve yükselme yolunda hizmet vermistir. Atatürk Türkiye&#8217;sinden günümüz TI1rkiye&#8217;sine kadar her türlü gelismelere kucak açmis, ilgi göstermis, düsünce yazilariyla çikis yollari aramis ve Türk milletine bir isik tutmaya çalismistir. Kültürel ve sosyal hayatimizla ilgili her türlü konulara yer vermis okuyucularini bilgilendirmeye gayret etmistir.<br />
&#8216;Türk Yurdu&#8221; Türkçülük hareketinden güç alarak yurdumuz ve milletimiz için çesitli alanlarda, çok olumlu çalismalar ortaya koymus bir dergidir. &#8221;Türk Yurdu (i9ii-i93i) Üzerinde Bir Inceleme&#8221; (Ank., 1990, 547 s.) ve &#8220;Türk Yurdu (i9ii-i992) Bibliyografyasi&#8221; (Izmir, 1993, 336 s.) adli çalismalarimiza dayanarak, &#8221;Türk Yurdu&#8221; dergisinin siyasi çizgiden çok edebi ve estetik alanda yogunlasma gösterdigini söyleyebiliriz. 90 yillik yayin hayatinda inanç ve düsünce sistemleriyle Türklük aleminde etkili olmus, 1ürk milletine modemlesme yolunda hizmet vermistir.</p>
<p>&#8221;Türk Yurdu&#8221;, gençlige deger vermis, gençligin ilim. sanat. estetik, kültür ve sosyal alanlarda yetismesi için, elinden gelen çabayi göstermistir. 1993 Yilanda çikarmis oldugu &#8220;Türk Yurdu Gençlik&#8221; adli iki aylik fikir ve sanat dergisi (toplam alti sayi) de bu amaca yönelik 01- masi bakimindan kanaatimizi dogrulamaktadir Normal ve özel sayilarinda, ülkenin degerli sair , yazar ve sanatçilarina basvurarak, genç dimaglari ciddi ve esasli bilgilerle donatmaya özen göstermistir. Gençligi. sadece duyguda degil, düsüncede de yetistirmek ve gelecege mükemmel bir sekilde hazirlamak için çalisilmistir. &#8221;Türk Yurdu&#8221; ferdi degil, milli davalari takipçisi olmustur. Kisisel polemiklerden uzak, milli birlik ve beraberlik ilkesinde birlestirici, kaynastirici yolun takipçisi olmustur. 1911&#8242;lerde atilan bu saglam temeller üzerinde yürümeye bugün de devam etmektedir . </p>
<p>&#8220;Türk Yurdu&#8221; uzun yillar Türk gençligine ve Türk aydinina milli bir ruh vermis, onlari milli Ilkeler etrafinda kenetlemeyi basarmistir. Ilime, sanata, edebiyata ve kültüre büyük önem veren &#8221;Türk Yurdu&#8221;, bu yolda çalisan Türk Ocaklari ile bütünleserek ölOmsi1z1esmistir. Hiç süphesiz, 90 yil ayakta duran &#8220;Türk yurdu&#8221;, bundan sonra da ayni dogrultuda çaba gösterecek ve daha basarili olacaktir. Yürekten süzülüp gelen dilegimiz, &#8221;Türk Yurdu&#8217;nun daha basarili ve aydinlik bir gelecege kucak açan çizgisini sürdürmesidir .</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-3</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Oct 2007 14:55:10 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-3</guid>
		<description>RÜTBESİZ BİR MAREŞAL : GALİP ERDEM (Dr. Mehmet GÜNEŞ) 
 

-12 Mart 1997’de kaybettiğimiz Galip Erdem Ağabeyimizi rahmetle anıyor ve  aziz hâtırasını hürmetle yâdediyoruz.-

Şeyh Edebâli’nin dediği gibi “İnsanlar vardır, şafak vakti doğup, akşam ezânında ölürler...” Kendilerine tahsis edilen ömrü  tamamladıktan sonra, bu fânî dünyadan göç edip, bâkî âleme  vâsıl olurlar... Bu insanların büyük çoğunluğu, hayata ve zamana  dâir önemli izler bırak/a/madıkları için  geceye misafir olan akşamla birlikte unutulup giderler...


 




Bir kısım insan da vardır ki; yaptıkları, yaşadıkları, yaşattıkları ve yazdıklarıyla tarihte, toplumda ve insanlığın hâfızasında derin izler bırakır; geceye karışıp gitmez, nisyâna terk edilmez, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi hayâtiyetini devâm ettirir, hatırlanır, aranır ve ya’dedilirler... 
Onlar, büyük dâvâların, ulvî hedeflerin, soylu mefkûrelerin ve kutsal inançların müntesibi olup, bu yüce değerlerin gölgesinde  şekillenen eşsiz bir mücâdelenin, tâvizsiz bir tavrın ve şâhikalaşmış bir şahsiyetin sahibi olan müstesnâ kimselerdir... Onlar, hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, çizgilerinde aslâ kırıklık olmayan, etrafı birer meşâle gibi aydınlatan, yollara ışık serpen,  toplumlara hedef ve istikâmet veren, pek çok nesle örnek olabilmeyi başarabilen âbide şahsiyetlerdir… 
İşte Rahmetli Galip Erdem ağabeyimiz de  bu âbide şahsiyetlerden birisiydi. O, îman ve inancı, ilim ve kültürü, kararlılık ve cesâreti, ahlâk ve fazileti, hoşgörü ve vefâsı, tavır ve duruşu, ferâgat ve hasbîliğiyle nesiller boyu anlatılması gereken  ve mutlaka anlatılacak olan örnek bir davâ adamıydı… Galip Erdem, gençliğe yeni ufuklar açan  bir mütefekkir, gelecek nesillere idealizm aşılayan bir gönül eriydi. Türk milliyetçilik tarihine ve bütün ülkücülerin kalbine altın harflerle yazılan rütbesiz bir mareşaldi...

* * *

Galip Erdem, Rize’nin Fındıklı ilçesinde10 Mart 1930’da dünyaya gelir. İlkokulu, 11 Mart İlkokulu’nda bitirir; ortaokulu, nahiye müdürü olan babasının memuriyeti dolayısıyla Bitlis ve Siirt illerinde  tamamlar. 1949 yılında Erzurum Lisesi’nden pekiyi derece ile diploma alır. 1951 yılında yedek subay olarak askere gider ve 1952 Ekim’inde  terhis olur. Çeşitli memûriyet görevlerinde bulunur, ama bu görevlerde uzun süre çalışmaz. Galip Erdem’in hayat tarzıyla memuriyetin mesâi kavramı hiç uyuşmadığı için bu vazifeleri kısa sürede bırakır. 1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. 1958-1960 yılları arasında Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevini yürütür. 1961 yılında Tercüman Gazetesi’nde yazarlık yapar. Bilahare Yeni İstanbul gazetesine geçer. 1963 yılında İzmir’de avukatlık stajını tamamlar. Çok çeşitli kurumlarda müşavir ve danışmanlık görevlerinde bulunur. 

Bizim Anadolu, Ortadoğu, Hergün…. gibi günlük gazetelerde ve Devlet, Töre, Bozkurt, Ocak, Yeni Sözcü, Ülkücü Kadro, Millî Eğitim ve Kültür, Bakış vs. olmak üzere ülkücü hareketin çıkardığı bütün dergilerde Galip Erdem, Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim ve Aptâlî isimleriyle fıkralar ve makaleler yazdı. 1982 yılında emekli oldu ve MHP-Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda avukatlık yaptı. O güzel insan, 12 Mart 1997 Çarşamba gecesi saat 22.10’da Ankara Gazi Hastanesi’nde bütün Ülkücüleri gözü yaşlı bırakarak “Soylu atlara binip” ebedî âleme gitti. Cenazesi 14 Mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî mezarlığına defnedildi. Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri: Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Suçlamalar (iki cilt) ve Mektuplar’dır...Kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı, yayınlanmamış atmışa yakın şiiri vardır...

* * *

Rahmetli Galip Erdem,  “67 yıllık hayatına 500 senelik bir ömür sığdıran” sıra dışı bir insandı. Kültürü, vefası, fedakârlılığı, feraseti, inancı, milletine olan güveni, tavizsiz ülkücülük anlayışı, kıvrak zekâsı, nüktedanlığı ve hazır cevaplığıyla  Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir dâvâ adamıydı. O, “Herkes ölür ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz” sözünü hayatıyla ispatlamış bizim “Cesur Yüreğimizdi”…  O, hayatı normal ölçülerde yaşamadı...  Normali aşan her şey vardı onun hayatında... O, ülküsü için şahsî hayatını hiçe saydığı, inandığı değerler için yaşadığı, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiği, kendini unutup milletini hiç aklından çıkarmadığı için  “unutulmazlar”  arasına girmiş örnek bir Türk milliyetçisiydi… O’nun gönlünde süflî sevdâlar aslâ yer bulamadı… O, basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideâllerini hiç unutmadı… O, kalbini ve beynini hiçbir zaman midesinin emrine vermedi… O, kimliğini ve kişiliğini inkâr etmeden, eğilmeden, bükülmeden, inançlarına gölge düşürmeden, üç günlük dünya için bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmadan da idealist  bir  hayat yaşanabileceğini cümle âleme gösteren  bir güzel insandı...

Galip Erdem 13 Ağustos 1961 tarihli Tercüman Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ülkücünün Çilesi” adlı makalesinde: “... Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde  rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daima bir mücadele içinde ömür tüketirler..  ...Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma-bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlamaz...” diyerek anlattığı ülkücü çileyi bir ömür boyu çekmiş, hiç yılmamış, hiç taviz vermemiş, çizgisinde kırıklık bulunmamış, “lâf ile dünyaya nizâmat” vermemiş, “hânesinde bin türlü teseyyüp” bulundurmamış ve dünya malına tenezzül etmediği için ne banka hesabı, ne de tapu senedi olmamıştı...

“Bülbülün kırk türküsü vardır, kırkı da gül üstüne derler”  ya, onun da bütün türküleri ülkü ve ülkücülük üzerine idi. Kimi zaman onlardan “Beşiktaşlı” diye bahseder, kimi zaman “Haskul”lardan söz eder, kimi zaman  “Akyuvarların Hikayesinde” onları anlatır, kimi zaman da “Biri Elma, Biri Armut, Biri muz” diye hep ülkücü camianın dertlerini, meselelerini, inançlarını, çilelerini ve çözüm yollarını dile getirirdi...

İşte bu sebeplerden dolayı “Delikanlı Ülkücülerin” birkaç kuşağı  Galip Erdem’e ayrı bir muhabbet besledi, müstesnâ bir sevgi duydu ve onu hep “ağabey” bildiler… Gerçekten de o, bütün ülkücülerin hep “Galip Abi”si oldu… O doğuştan ağabey yaratılan insanlardandı… Galip Erdem, ağabeylik sıfatını bi-hakkın yerine getirmiş, en kâmil mânâsıyla temsil etmiş bir dâvâ adamıydı... Aynı yaştakiler, hatta büyükler bile ona ağabey derdi. Çünkü Galip Erdem, kocaman yüreğinin bir yerinde her ülkücü için  ayrı bir mekan ayıran müstesna ve mükemmel bir ağabeydi... O, yalnızlığın asâletini kendi içinde yaşayan ama yüzbinlerce seveni olan muzdarip bahtiyarlardandı...

Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, 12 Agustos 1963’te Nürnberg’ten  yazdığı bir mektupta Galip Erdem’e “Galib-üz zaman” diye hitap eder. Bu mektubunda: “..Saltanatsız bir çınar ağacının dibinde senin Dede-Korkut’dan olduğunu ayân-beyân gördüm. Onun kişilerindensin. Anlı-şanlı o tâifedensin. Kutlu, sırlı sözler dağıtırsın. Esrarlı bir çeşmesin. Sözü muhkem söylersin. Özden söylersin. Bir ibâdet vecdi içinde, bir sema şevki içinde  kelâm eylersin. Gönülden, kelâmdan yana cömertsin. Sehâ sende mazhârını bulmuştur. Allah, Peygamber-i Ekberi, İmâmeyni Muhteremeyni yüzü suyu hürmetine seni esirgeyip hıfzeyleye. Himâyet ve siyânet buyura...  ”  sözleriyle duygularını satırlara dökmüş, Erdem sahibi  “Galib-üz-zaman” hakkında  çok isâbetli tespitlerde bulunmuştur...

Gerçekten de o bir gönül adamıydı, bir kelam ustasıydı, bir kalem ehliydi, bir nükte hazinesiydi. Asırlar öncesinden günümüze hitabeden, “soy soylayan-boy boylayan”  bir Dede-Korkut, inandığı değerlerin çilesine talip olan  bir Osmanlı Çelebisi, serhat boylarında at koştururken yolu Ankara’ya düşmüş  bir akıncı beyiydi... O, fikir tezgâhında devamlı çile dokuyan ve çile girdabında hiç şikâyet etmeden ülküsünü yaşayan ideâlizmin son efsânesiydi…Ülkücü hareket için mesai harcamak, fikir çilesi çekmek, düşünmek, konuşmak, yazmak onun için çok önemli bir görev, ihmâli mümkün olmayan bir vazifeydi... Bu sebeple bizim çıkardığımız bütün gazete ve dergiler mutlaka Galip Erdem’in kalemiyle müşerref olur ve yayınlarımız onun yazılarıyla  irtifâ kazanırdı…

Galip Erdem, çok genç yaşında Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan Tercüman’da köşe sahibi olmuş, başyazarlık yapmıştı. Kısa sürede ismini geniş kitlelere duyurdu...Yazarlık felsefesini 1.1.1961 tarihli Tecüman’daki yazısında. “..İnandıklarımın hepsini yazamayacağım, ama  inanmadığım hiç bir şeyi de aslâ yazmayacağım..” diyerek açıklamıştı. Hayatı boyunca hep bu temel ilkesine ve hayat felsefesi olan ülküsüne her zaman bağlı kalmış, onlara salâ ihânet etmemiş ve inançlarından hiçbir zaman taviz vermemişti. Türkçe’ye çok hakim ve anlatım mahâreti çok kuvvetli bir yazardı. Hemen bütün yazılarında didaktikliğin yanında, hafif bir alay, ironi, taşlama ve korkusuz bir edâ vardı. Yazıları çok zevkle okunurdu. Kalemi en güçlü  silahıydı. Türkçe onun kaleminde çifte su verilmiş çelik kılıç gibiydi. Kalemini kılıç gibi kullanmasına rağmen, bazen “yazma orucu” tutar, bazen de “söz perhizine” girerdi...

Galip Erdem, zayıf, çelimsiz ve öne doğru hafif kamburdu. Onun sîmasında  hastalıklı bir yüz yapısı vardı. O,  “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünü tedâvülden kaldıran insanlardan biriydi. Vücudu çok sağlam değildi, ama kafası çok sağlam, muhakemesi çok güçlü, hafızası kuvvetli, yorum kabiliyeti olağanüstü olan ve pek çok sahaya vukûfiyeti bulunan bir “ayaklı kütüphane” ydi. Galip Erdem’in cesâmetiyle mütenasip olmayan bir cesâreti vardı. Köroğlu cesâretiyle yaşamasına ve yazmasına rağmen, üfürülse uçacak 45 kiloluk bir insandı. Hâlim selim yapısına, çelimsiz bedenine rağmen çatal yürekli bir dava adamıydı. Cesaretini inancından ve çok sağlam fikir yapısından alıyordu. Onun hiç kimseye eyvallahı yoktu. Hiç kimsenin önünde eğilmedi. O bizim “Küçük Dev Adam”larımızdan, “Atom Karınca”larımızdan birisiydi...  Onun  yüreği dev gibiydi... Herhalde “Pala Remzi” türküsü  yanlışlıkla bu isme yazılmıştı... Çünkü Galip Erdem, bıyığı da, yüreği de pala olan yiğit bir kalem ve  kelâm ehliydi. Hep “adam gibi” durmayı bildi, yılmadı, yıkılmadı, korkmadı, ürkmedi, eğilmedi, her şartta ve her zaman önce adam, sonra dâvâ adamı olmayı bildi. 12 Eylül döneminde en cesur yazıları o yazdı. O, bizim en “Cesur yüreğimizdi” Kolay günlerin, rahat dönemlerin tatlı su milliyetçisi değildi... Fuzûlî’nin:

 “Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn
  Dert çok, hem-dert yok, düşman kâvî, tâli zebûn” 

Diye ifâde ettiği dar zamanlarda vâr olan bir yiğit insandı…“Erlik darlıkta belli olur” diyenlerdendi. İnancı uğruna her türlü fedâkarlığı göze alırdı. Hiçbir hesabı olmadan dardaki her ülkücünün yardımına koşardı. Bizim neslimiz için 12 Eylül bir mîlattı, bir mikyastı, bir mihenkti... Bu zor dönemde 12 Eylül mihengine vurulan ve  “yüzü-gözü krem çıkan”  bazı davâ adamlarının (!) ayar düşüklüğü ortaya çıkarken, Galip ağabeyin 24 ayar altın olduğu bir kere daha herkes tarafından görülmüştü… O. Türk milliyetçilerinin bu zor döneminde her işi bir yana bırakmış, eski defterleri kapatmış, “Zaman erlik zamanıdır, dünkü küskünlükleri bir yana bırakmak ve birlik olmak zamanıdır” demiş, kendisine “hain” diyenleri de savunmak için yıllar önce çıkarıp sandığa koyduğu avukat cübbesini yeniden giymiş, haksız yere zindanlara atılan, akıl almaz işkencelere maruz kalan “darbezede” ülkücülerin yardımına koşmuştu... Bir yandan avukat sıfatıyla davalara giriyor, bir yandan  oluşturulan hukuk bürosunda diğer avukat arkadaşlarına yol gösteriyor, bir yandan da bahtsız ülkücülere ve ailelerine o meşhur “Mektup”ları götürüyordu... Mamak’taki ülkücülere göndermek için topladığı paralara o “Mektup” adını vermiş ve bu mektupları değişik isimlerle cezaevlerine göndermişti. Rahmetli, ülkücülük söz konusu olunca sevmek fiilini diline tespih edenlerden değil, hayatıyla çekenlerdendi... Mamak mağdurları için emekli olan, emekli ikramiyesini bu uğurda harcayan, 5-6 yıl hiç aksatmadan  haftalık 2 duruşma ve 2 ziyaret için  düzenli olarak Mamak’a taşınan ve emsâli olmayan bir kahramandı... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı, çaresizliği ve ihâneti belki de en fazla o yaşadı…   Fakat ne Yusufiyeli ülkücüleri, ne de ailelerini boynu bükük bırakmadı... 12 Eylül’de nice büyük görünen bazı insanların esâmesi okunmazken, Galip Ağabey; Konsey üyelerine çok riskli mektuplar yazdı... Bir mektubunda: “Mamak’ta dar ağacına çekilmek istenen kişiler değil, Türk Milliyetçiliğidir”  diye haykırıyordu... Kendisi için hiç yaşamadı, hep başkaları için, hep ülkücüler için  yaşadı. Hasbîliğin canlı bir timsâli idi. Bilenler çok iyi bilir ki, Galip Erdem’in o dönemde yaptığı yiğitlikleri, yardımları, kadirbilirliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır… Eskilerin “Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir” diye bir sözü vardır. Her şey bir tarafa  Galip Abi’nin 12 Eylül’de verdiği mücâdelenin zekâtı bile onu hayır ile ya’detmeye yeter de artar bile… Bu sebeple 12 Eylül denilince ülkücülerin aklına hep Galip Erdem gelir ve bu erdem âbidesinin kalbimizdeki müstesna yerini ve sevgisini kelimelere sığdırmak aslâ mümkün değildir…

Galip Erdem, dünyaya ve olaylara filozof gözüyle bakardı. Hayatı her türlü kural ve kayıttan münezzeh tutmayı temel düstûr edinmişti. Özellikle zamana, zamana dayalı sınırlamalara ve düzenlemelere kendisini hiç bağlı hissetmezdi. Geceleri sabahlara kadar okuyarak geçiren bir kitap kurduydu, gündüzlerini ise çoğunlukla uykuya hasrederdi… Bu sebeple gündüz çalışılacak ve zamana bağlı işleri hep bırakmış, avukatlık ve memurluk yapamamış, yazarlık ve müşâvirlik görevlerini üslenmişti... 
   Dağınık yaşardı, pejmürde giyinirdi, üç-dört günlük sakalla gezerdi. Elbisesi hiç ütülü olmazdı. O zaten kendi ifâdesiyle “Bekârlar tekkesinin bir garip Gâlibî şeyhiydi”...  Fikir, his, mefkûre dünyamızı düzenleyen, ülkü, ahlâk ve siyâsî tercihlerimizi belirleyen bir “şeyh”ti... Dünya işlerini, evini, üstünü-başını kendisini sevenler tanzim ederdi... “Bizim tarikat şeyhi ıslah tarikatı. Her tarikat müridi ıslah için kurulur; Gâlibî tarikatı da beni ıslah için kurulmuştur..” derdi... Çünkü bazen giydiği çorapların rengi farklı olur, bazen pijaması pantolonunun  altından sarkar, bazen de gömleğinin düğmelerini ters iliklerdi. Galip Erdem, paraya hiç önem vermez, akçalı işleri sevmez ve maddeye hiç eyvallah etmezdi. “ Maddecilerin en ustası olmaktansa, bir ömür boyu  Ülkü erlerinin peşinden gitmeyi, hatta ifâdemi mazur görünüz hep çırak kalmayı tercih ederim” diye yazan  tok bir gönlün sahibiydi...  Dünya malına îtibar etmedi, maddeye  hiç önem vermedi... Elindeki üç-beş kuruşu  fakir ve ihtiyaç sahibi ülkücülere dağıttığı için hep maddi sıkıntı çekti, hiç iki yakası bir araya gelmedi... Dünyanın bir tek  çöpünde gözü olmadı... “Fenafilhalk olmadan, fenafilhak olunmaz” felsefesinin  müntesibiydi. 

Galip erdem, kıvrak bir zekâ ürünü olan nükteleri, müthiş hâfızası, engin hoşgörüsü ve çelebi tavırlarıyla hepimizin gönlünde taht kurmuştu. Rahmetli çayı çok sever, sigarayı ağzından düşürmez, meşrubat olarak Pepsi içerdi. Doktorlarla arası yoktu. Ya, “Biraz sabırlı olursak doktora lüzum kalmaz” der, ya da  “okunmuş hap” dediği ilaçlardan ne bulursa içerdi. ... Hep böbrek taşı düşürür, çok sancı çekerdi... Zaten onun ömrü  hep sancı içinde değil miydi? Emine Işınsu’nun “Sancı” romanında anlatılan fikir çilesini ve davâ  sancısını  en fazla çekenlerin başında o gelmez miydi? 

Çok farklı bir bakış açısı  vardı ve  hadiseleri kendine has üslûbuyla orijinal bir biçimde yorumlardı... Ona göre  milliyetçilik  “mensûbiyet şuuru”  diye tarif edilen ve taviz verilmemesi gereken bir vakardı... Ülkücü çilesi daha lise yıllarında başlamış ve ilk Turan seferine Erzurum Lisesi öğrencisiyken çıkmıştı... “Kürşad’ın kırk çerisinden birisi” olmak için trenle Van’a gitmiş, oradan Ötüken’e yol bulmak için gayret göstermiş, Orta-Asya’ya   nasıl gidileceğinin yollarını aramıştı… Derdini kimselere anlatamasa da, “Van civarında Ötüken ve Orta-Asya diye bir yerleşim yeri yok” denilse de,  o Turan denen bu kutlu yola,  “bir mehâbetin zirvesine”  baş koymuş, “Pars Abi’sine ayıp olmasın” diye Almıla’ya gizli gizli sevdâlanmıştı...

Yüreğinde Türk Dünyası’nın ayrı bir yeri vardı... Hayattaki en büyük mutluluğu Sovyetlerin parçalanması ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasını görmesiydi...Esir Türk illerinin hürriyet mücâdelesini ülküsüne tuğ yapan, “Yaslı yaralı Türklerin”  derdine derman olmak, kurtuluşuna ferman bulmak için bir ömür vakfeden Galip Erdem’e   -lise yıllarında niyetlenip Van üzerinden gitmek istediği-  “Hacc-ı Turan”ı ifâ etmek 50 yıl sonra nasip olmuştu… Ata yurduyla hasret gidermek ve Türk Dünyası’nın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek; bütün ülkücüler gibi Galip Abi’ye de  kelimelerin ifâdede yetersiz kalacağı çok büyük bir saadet yaşatmıştı... 24 Kasım 1969 tarihinde kaleme aldığı ve “Bana hayalperest diyorlar... Aptallar... Hayâl kurmasını bilmeyenlerin insan değil, ancak eşşek olabileceklerinden haberleri bile yok”  diye biten “Bakü Geceleri” isimli yazısında; Kafkaslardan esen yellerin Turan ufuklarını bir lâle bahçesine çevireceğine, Uluğ Türkistan’ın semâlarında mübârek bayraklarımızı dalgalandıracağına yıllar öncesinden işâret etmişti... 

Rahmetli Galip Erdem, sohbet ve konferanslarında vermek istediği mesajları, söylemek istediği meseleleri yumuşak tonda ve tatlı bir üslupla anlatırdı. Sesi görüntüsüne tezat teşkil edecek derecede kalın ve etkileyiciydi. Tavır koymasını çok iyi bilir, hiç kimseden lafını çekmezdi. Tâvizsiz bir davâ adamı ve gerçek bir Türk münevveriydi... O, mevsimlik ideâlist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr, fason dava adamı ve rozeti yüreğinden büyük olan insanlardan değildi. O ismiyle müsemmaydı. O bir Erdem şahikasıydı. Bir ülkü, bir vefa, bir dava, bir inanç adamıydı. Son yıllarda sıkça söylediği bir sözü vardır ki , yarım yüz yıllık milliyetçilik serencâmımızı bir cümlede özetlemiş;  “Türk milliyetçiliğinin temel meselesi Türk milliyetçileridir...” diyerek müthiş bir teşhis ve tespitte bulunmuştu...

Galip Erdem 67 yıllık hayatında; makamı, parayı, şöhreti ve serveti umursamış, şahsî ideâllerin değil, hep millî mefkûrelerin peşinden koşmuş, “günün adamı” olma yerine “tarihin ve milletin hayırla ya’dettiği adam olma” cehtini göstermiş; ömür boyu alnı ak, başı dik ve sevdâsı Hakk olmuş örnek bir Türk milliyetçisiydi… 1959 yılındaki bir makâlesinde kendisini: “Millet gerçeğine inanmış, milliyetçilik ülküsüne yüreğini kaptırmıştı.. Hâlâ o eskisi gibidir, hiç değişmedi...” diye ifâde ediyordu...1961 yılındaki bir başka yazısında ise: “İnsan vardır kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır kendini aşan bir büyük gâyenin vasıtası olduğuna inanır... Ben inananlardanım...”  diyordu… Ömür boyu hiç değişmeyen ve her zaman inançlı olan Galip ağabeyimizi  vefatının 7. sene-i devriyesinde onu rahmet, minnet, hürmet ve eksilmeyen bir muhabbetle anıyor, hasretle arıyoruz... Hakk’a yalvardığı “Bayram Duası” yazısında: “…Allah’ım, hırsımızı yenmenin yollarını öğret bize…Sana ve milletimize lâyık insanlar olalım…Önce Hakk’a , sonra da halka hizmet etmesini bilelim… Bize “Büyük Cihad”ın yollarını göster… Nefsimizi yenmenin sırlarını bildir, iyi görünmenin yetmediğini anlat bize, iyi olmanın yollarını öğret... Allah’ım vefâyı  öğret bize, fazîleti  öğret, inanmanın büyüklüğünü anlayacak bir idrâk ver bize… Sevmeyi öğret bizlere...  ” diyordu... Biz onu hep iyi biliyor, inancına, vefâsına, fazîletine, sevgisine, nefsini yendiğine ülkücüler olarak şahâdet ediyoruz... Son elli yılda çok  Alpler, çok Erenler yetişti ama bir tek Dede Korkut’umuz oldu o da Galip Erdem Ağabeyimizdi...  Galip Ağabeyimizin; âbide şahsiyeti, ideâlist zihniyeti,üstün cesâreti, vefâsındaki asâleti, mücâdele azmi, zulme direnişi, fedakârlığı, yiğitliği, “Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmaması”, her zaman Hakk’ın yanında yer alması, dünyevî menfaatler için eğilmememsi, inancından aslâ tâviz vermemesi, ülkücülüğünden en olumsuz şartlarda bile geri adım atmaması bize ve gelecek nesillere örnek olmalıdır/olacaktır…   

1984 yılında yayınlanan Mektuplar kitabında “ Allah’ınıza, milletinize, tarihinize hesap verebildikten sonra ötesine hiç aldırmayın”  diyen Galip Erdem ağabeyimizin ruhu şâd, mekânı cennet  olsun... Allah’ın mağfireti, Peygamber Efendimiz’in şefaati Galip ağabeyimizin üzerine olsun...  O hepimizden alacaklı gitti... Onun hakkını bizler nasıl öderiz? Fatihası ve Yasin’i o çok sevdiği Ülkücüler tarafından hiç ama hiç eksik bırakılmasın... Allah (c.c.) gani gani rahmet eylesin…Mekânı Cennet Olsun… Âmin…

Dr. Mehmet GÜNEŞ</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>RÜTBESİZ BİR MAREŞAL : GALİP ERDEM (Dr. Mehmet GÜNEŞ) </p>
<p>-12 Mart 1997’de kaybettiğimiz Galip Erdem Ağabeyimizi rahmetle anıyor ve  aziz hâtırasını hürmetle yâdediyoruz.-</p>
<p>Şeyh Edebâli’nin dediği gibi “İnsanlar vardır, şafak vakti doğup, akşam ezânında ölürler&#8230;” Kendilerine tahsis edilen ömrü  tamamladıktan sonra, bu fânî dünyadan göç edip, bâkî âleme  vâsıl olurlar&#8230; Bu insanların büyük çoğunluğu, hayata ve zamana  dâir önemli izler bırak/a/madıkları için  geceye misafir olan akşamla birlikte unutulup giderler&#8230;</p>
<p>Bir kısım insan da vardır ki; yaptıkları, yaşadıkları, yaşattıkları ve yazdıklarıyla tarihte, toplumda ve insanlığın hâfızasında derin izler bırakır; geceye karışıp gitmez, nisyâna terk edilmez, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi hayâtiyetini devâm ettirir, hatırlanır, aranır ve ya’dedilirler&#8230;<br />
Onlar, büyük dâvâların, ulvî hedeflerin, soylu mefkûrelerin ve kutsal inançların müntesibi olup, bu yüce değerlerin gölgesinde  şekillenen eşsiz bir mücâdelenin, tâvizsiz bir tavrın ve şâhikalaşmış bir şahsiyetin sahibi olan müstesnâ kimselerdir&#8230; Onlar, hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, çizgilerinde aslâ kırıklık olmayan, etrafı birer meşâle gibi aydınlatan, yollara ışık serpen,  toplumlara hedef ve istikâmet veren, pek çok nesle örnek olabilmeyi başarabilen âbide şahsiyetlerdir…<br />
İşte Rahmetli Galip Erdem ağabeyimiz de  bu âbide şahsiyetlerden birisiydi. O, îman ve inancı, ilim ve kültürü, kararlılık ve cesâreti, ahlâk ve fazileti, hoşgörü ve vefâsı, tavır ve duruşu, ferâgat ve hasbîliğiyle nesiller boyu anlatılması gereken  ve mutlaka anlatılacak olan örnek bir davâ adamıydı… Galip Erdem, gençliğe yeni ufuklar açan  bir mütefekkir, gelecek nesillere idealizm aşılayan bir gönül eriydi. Türk milliyetçilik tarihine ve bütün ülkücülerin kalbine altın harflerle yazılan rütbesiz bir mareşaldi&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Galip Erdem, Rize’nin Fındıklı ilçesinde10 Mart 1930’da dünyaya gelir. İlkokulu, 11 Mart İlkokulu’nda bitirir; ortaokulu, nahiye müdürü olan babasının memuriyeti dolayısıyla Bitlis ve Siirt illerinde  tamamlar. 1949 yılında Erzurum Lisesi’nden pekiyi derece ile diploma alır. 1951 yılında yedek subay olarak askere gider ve 1952 Ekim’inde  terhis olur. Çeşitli memûriyet görevlerinde bulunur, ama bu görevlerde uzun süre çalışmaz. Galip Erdem’in hayat tarzıyla memuriyetin mesâi kavramı hiç uyuşmadığı için bu vazifeleri kısa sürede bırakır. 1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. 1958-1960 yılları arasında Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevini yürütür. 1961 yılında Tercüman Gazetesi’nde yazarlık yapar. Bilahare Yeni İstanbul gazetesine geçer. 1963 yılında İzmir’de avukatlık stajını tamamlar. Çok çeşitli kurumlarda müşavir ve danışmanlık görevlerinde bulunur. </p>
<p>Bizim Anadolu, Ortadoğu, Hergün…. gibi günlük gazetelerde ve Devlet, Töre, Bozkurt, Ocak, Yeni Sözcü, Ülkücü Kadro, Millî Eğitim ve Kültür, Bakış vs. olmak üzere ülkücü hareketin çıkardığı bütün dergilerde Galip Erdem, Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim ve Aptâlî isimleriyle fıkralar ve makaleler yazdı. 1982 yılında emekli oldu ve MHP-Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda avukatlık yaptı. O güzel insan, 12 Mart 1997 Çarşamba gecesi saat 22.10’da Ankara Gazi Hastanesi’nde bütün Ülkücüleri gözü yaşlı bırakarak “Soylu atlara binip” ebedî âleme gitti. Cenazesi 14 Mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî mezarlığına defnedildi. Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri: Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Suçlamalar (iki cilt) ve Mektuplar’dır&#8230;Kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı, yayınlanmamış atmışa yakın şiiri vardır&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Rahmetli Galip Erdem,  “67 yıllık hayatına 500 senelik bir ömür sığdıran” sıra dışı bir insandı. Kültürü, vefası, fedakârlılığı, feraseti, inancı, milletine olan güveni, tavizsiz ülkücülük anlayışı, kıvrak zekâsı, nüktedanlığı ve hazır cevaplığıyla  Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir dâvâ adamıydı. O, “Herkes ölür ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz” sözünü hayatıyla ispatlamış bizim “Cesur Yüreğimizdi”…  O, hayatı normal ölçülerde yaşamadı&#8230;  Normali aşan her şey vardı onun hayatında&#8230; O, ülküsü için şahsî hayatını hiçe saydığı, inandığı değerler için yaşadığı, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiği, kendini unutup milletini hiç aklından çıkarmadığı için  “unutulmazlar”  arasına girmiş örnek bir Türk milliyetçisiydi… O’nun gönlünde süflî sevdâlar aslâ yer bulamadı… O, basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideâllerini hiç unutmadı… O, kalbini ve beynini hiçbir zaman midesinin emrine vermedi… O, kimliğini ve kişiliğini inkâr etmeden, eğilmeden, bükülmeden, inançlarına gölge düşürmeden, üç günlük dünya için bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmadan da idealist  bir  hayat yaşanabileceğini cümle âleme gösteren  bir güzel insandı&#8230;</p>
<p>Galip Erdem 13 Ağustos 1961 tarihli Tercüman Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ülkücünün Çilesi” adlı makalesinde: “&#8230; Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde  rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daima bir mücadele içinde ömür tüketirler..  &#8230;Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma-bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlamaz&#8230;” diyerek anlattığı ülkücü çileyi bir ömür boyu çekmiş, hiç yılmamış, hiç taviz vermemiş, çizgisinde kırıklık bulunmamış, “lâf ile dünyaya nizâmat” vermemiş, “hânesinde bin türlü teseyyüp” bulundurmamış ve dünya malına tenezzül etmediği için ne banka hesabı, ne de tapu senedi olmamıştı&#8230;</p>
<p>“Bülbülün kırk türküsü vardır, kırkı da gül üstüne derler”  ya, onun da bütün türküleri ülkü ve ülkücülük üzerine idi. Kimi zaman onlardan “Beşiktaşlı” diye bahseder, kimi zaman “Haskul”lardan söz eder, kimi zaman  “Akyuvarların Hikayesinde” onları anlatır, kimi zaman da “Biri Elma, Biri Armut, Biri muz” diye hep ülkücü camianın dertlerini, meselelerini, inançlarını, çilelerini ve çözüm yollarını dile getirirdi&#8230;</p>
<p>İşte bu sebeplerden dolayı “Delikanlı Ülkücülerin” birkaç kuşağı  Galip Erdem’e ayrı bir muhabbet besledi, müstesnâ bir sevgi duydu ve onu hep “ağabey” bildiler… Gerçekten de o, bütün ülkücülerin hep “Galip Abi”si oldu… O doğuştan ağabey yaratılan insanlardandı… Galip Erdem, ağabeylik sıfatını bi-hakkın yerine getirmiş, en kâmil mânâsıyla temsil etmiş bir dâvâ adamıydı&#8230; Aynı yaştakiler, hatta büyükler bile ona ağabey derdi. Çünkü Galip Erdem, kocaman yüreğinin bir yerinde her ülkücü için  ayrı bir mekan ayıran müstesna ve mükemmel bir ağabeydi&#8230; O, yalnızlığın asâletini kendi içinde yaşayan ama yüzbinlerce seveni olan muzdarip bahtiyarlardandı&#8230;</p>
<p>Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, 12 Agustos 1963’te Nürnberg’ten  yazdığı bir mektupta Galip Erdem’e “Galib-üz zaman” diye hitap eder. Bu mektubunda: “..Saltanatsız bir çınar ağacının dibinde senin Dede-Korkut’dan olduğunu ayân-beyân gördüm. Onun kişilerindensin. Anlı-şanlı o tâifedensin. Kutlu, sırlı sözler dağıtırsın. Esrarlı bir çeşmesin. Sözü muhkem söylersin. Özden söylersin. Bir ibâdet vecdi içinde, bir sema şevki içinde  kelâm eylersin. Gönülden, kelâmdan yana cömertsin. Sehâ sende mazhârını bulmuştur. Allah, Peygamber-i Ekberi, İmâmeyni Muhteremeyni yüzü suyu hürmetine seni esirgeyip hıfzeyleye. Himâyet ve siyânet buyura&#8230;  ”  sözleriyle duygularını satırlara dökmüş, Erdem sahibi  “Galib-üz-zaman” hakkında  çok isâbetli tespitlerde bulunmuştur&#8230;</p>
<p>Gerçekten de o bir gönül adamıydı, bir kelam ustasıydı, bir kalem ehliydi, bir nükte hazinesiydi. Asırlar öncesinden günümüze hitabeden, “soy soylayan-boy boylayan”  bir Dede-Korkut, inandığı değerlerin çilesine talip olan  bir Osmanlı Çelebisi, serhat boylarında at koştururken yolu Ankara’ya düşmüş  bir akıncı beyiydi&#8230; O, fikir tezgâhında devamlı çile dokuyan ve çile girdabında hiç şikâyet etmeden ülküsünü yaşayan ideâlizmin son efsânesiydi…Ülkücü hareket için mesai harcamak, fikir çilesi çekmek, düşünmek, konuşmak, yazmak onun için çok önemli bir görev, ihmâli mümkün olmayan bir vazifeydi&#8230; Bu sebeple bizim çıkardığımız bütün gazete ve dergiler mutlaka Galip Erdem’in kalemiyle müşerref olur ve yayınlarımız onun yazılarıyla  irtifâ kazanırdı…</p>
<p>Galip Erdem, çok genç yaşında Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan Tercüman’da köşe sahibi olmuş, başyazarlık yapmıştı. Kısa sürede ismini geniş kitlelere duyurdu&#8230;Yazarlık felsefesini 1.1.1961 tarihli Tecüman’daki yazısında. “..İnandıklarımın hepsini yazamayacağım, ama  inanmadığım hiç bir şeyi de aslâ yazmayacağım..” diyerek açıklamıştı. Hayatı boyunca hep bu temel ilkesine ve hayat felsefesi olan ülküsüne her zaman bağlı kalmış, onlara salâ ihânet etmemiş ve inançlarından hiçbir zaman taviz vermemişti. Türkçe’ye çok hakim ve anlatım mahâreti çok kuvvetli bir yazardı. Hemen bütün yazılarında didaktikliğin yanında, hafif bir alay, ironi, taşlama ve korkusuz bir edâ vardı. Yazıları çok zevkle okunurdu. Kalemi en güçlü  silahıydı. Türkçe onun kaleminde çifte su verilmiş çelik kılıç gibiydi. Kalemini kılıç gibi kullanmasına rağmen, bazen “yazma orucu” tutar, bazen de “söz perhizine” girerdi&#8230;</p>
<p>Galip Erdem, zayıf, çelimsiz ve öne doğru hafif kamburdu. Onun sîmasında  hastalıklı bir yüz yapısı vardı. O,  “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünü tedâvülden kaldıran insanlardan biriydi. Vücudu çok sağlam değildi, ama kafası çok sağlam, muhakemesi çok güçlü, hafızası kuvvetli, yorum kabiliyeti olağanüstü olan ve pek çok sahaya vukûfiyeti bulunan bir “ayaklı kütüphane” ydi. Galip Erdem’in cesâmetiyle mütenasip olmayan bir cesâreti vardı. Köroğlu cesâretiyle yaşamasına ve yazmasına rağmen, üfürülse uçacak 45 kiloluk bir insandı. Hâlim selim yapısına, çelimsiz bedenine rağmen çatal yürekli bir dava adamıydı. Cesaretini inancından ve çok sağlam fikir yapısından alıyordu. Onun hiç kimseye eyvallahı yoktu. Hiç kimsenin önünde eğilmedi. O bizim “Küçük Dev Adam”larımızdan, “Atom Karınca”larımızdan birisiydi&#8230;  Onun  yüreği dev gibiydi&#8230; Herhalde “Pala Remzi” türküsü  yanlışlıkla bu isme yazılmıştı&#8230; Çünkü Galip Erdem, bıyığı da, yüreği de pala olan yiğit bir kalem ve  kelâm ehliydi. Hep “adam gibi” durmayı bildi, yılmadı, yıkılmadı, korkmadı, ürkmedi, eğilmedi, her şartta ve her zaman önce adam, sonra dâvâ adamı olmayı bildi. 12 Eylül döneminde en cesur yazıları o yazdı. O, bizim en “Cesur yüreğimizdi” Kolay günlerin, rahat dönemlerin tatlı su milliyetçisi değildi&#8230; Fuzûlî’nin:</p>
<p> “Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn<br />
  Dert çok, hem-dert yok, düşman kâvî, tâli zebûn” </p>
<p>Diye ifâde ettiği dar zamanlarda vâr olan bir yiğit insandı…“Erlik darlıkta belli olur” diyenlerdendi. İnancı uğruna her türlü fedâkarlığı göze alırdı. Hiçbir hesabı olmadan dardaki her ülkücünün yardımına koşardı. Bizim neslimiz için 12 Eylül bir mîlattı, bir mikyastı, bir mihenkti&#8230; Bu zor dönemde 12 Eylül mihengine vurulan ve  “yüzü-gözü krem çıkan”  bazı davâ adamlarının (!) ayar düşüklüğü ortaya çıkarken, Galip ağabeyin 24 ayar altın olduğu bir kere daha herkes tarafından görülmüştü… O. Türk milliyetçilerinin bu zor döneminde her işi bir yana bırakmış, eski defterleri kapatmış, “Zaman erlik zamanıdır, dünkü küskünlükleri bir yana bırakmak ve birlik olmak zamanıdır” demiş, kendisine “hain” diyenleri de savunmak için yıllar önce çıkarıp sandığa koyduğu avukat cübbesini yeniden giymiş, haksız yere zindanlara atılan, akıl almaz işkencelere maruz kalan “darbezede” ülkücülerin yardımına koşmuştu&#8230; Bir yandan avukat sıfatıyla davalara giriyor, bir yandan  oluşturulan hukuk bürosunda diğer avukat arkadaşlarına yol gösteriyor, bir yandan da bahtsız ülkücülere ve ailelerine o meşhur “Mektup”ları götürüyordu&#8230; Mamak’taki ülkücülere göndermek için topladığı paralara o “Mektup” adını vermiş ve bu mektupları değişik isimlerle cezaevlerine göndermişti. Rahmetli, ülkücülük söz konusu olunca sevmek fiilini diline tespih edenlerden değil, hayatıyla çekenlerdendi&#8230; Mamak mağdurları için emekli olan, emekli ikramiyesini bu uğurda harcayan, 5-6 yıl hiç aksatmadan  haftalık 2 duruşma ve 2 ziyaret için  düzenli olarak Mamak’a taşınan ve emsâli olmayan bir kahramandı&#8230; Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı, çaresizliği ve ihâneti belki de en fazla o yaşadı…   Fakat ne Yusufiyeli ülkücüleri, ne de ailelerini boynu bükük bırakmadı&#8230; 12 Eylül’de nice büyük görünen bazı insanların esâmesi okunmazken, Galip Ağabey; Konsey üyelerine çok riskli mektuplar yazdı&#8230; Bir mektubunda: “Mamak’ta dar ağacına çekilmek istenen kişiler değil, Türk Milliyetçiliğidir”  diye haykırıyordu&#8230; Kendisi için hiç yaşamadı, hep başkaları için, hep ülkücüler için  yaşadı. Hasbîliğin canlı bir timsâli idi. Bilenler çok iyi bilir ki, Galip Erdem’in o dönemde yaptığı yiğitlikleri, yardımları, kadirbilirliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır… Eskilerin “Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir” diye bir sözü vardır. Her şey bir tarafa  Galip Abi’nin 12 Eylül’de verdiği mücâdelenin zekâtı bile onu hayır ile ya’detmeye yeter de artar bile… Bu sebeple 12 Eylül denilince ülkücülerin aklına hep Galip Erdem gelir ve bu erdem âbidesinin kalbimizdeki müstesna yerini ve sevgisini kelimelere sığdırmak aslâ mümkün değildir…</p>
<p>Galip Erdem, dünyaya ve olaylara filozof gözüyle bakardı. Hayatı her türlü kural ve kayıttan münezzeh tutmayı temel düstûr edinmişti. Özellikle zamana, zamana dayalı sınırlamalara ve düzenlemelere kendisini hiç bağlı hissetmezdi. Geceleri sabahlara kadar okuyarak geçiren bir kitap kurduydu, gündüzlerini ise çoğunlukla uykuya hasrederdi… Bu sebeple gündüz çalışılacak ve zamana bağlı işleri hep bırakmış, avukatlık ve memurluk yapamamış, yazarlık ve müşâvirlik görevlerini üslenmişti&#8230;<br />
   Dağınık yaşardı, pejmürde giyinirdi, üç-dört günlük sakalla gezerdi. Elbisesi hiç ütülü olmazdı. O zaten kendi ifâdesiyle “Bekârlar tekkesinin bir garip Gâlibî şeyhiydi”&#8230;  Fikir, his, mefkûre dünyamızı düzenleyen, ülkü, ahlâk ve siyâsî tercihlerimizi belirleyen bir “şeyh”ti&#8230; Dünya işlerini, evini, üstünü-başını kendisini sevenler tanzim ederdi&#8230; “Bizim tarikat şeyhi ıslah tarikatı. Her tarikat müridi ıslah için kurulur; Gâlibî tarikatı da beni ıslah için kurulmuştur..” derdi&#8230; Çünkü bazen giydiği çorapların rengi farklı olur, bazen pijaması pantolonunun  altından sarkar, bazen de gömleğinin düğmelerini ters iliklerdi. Galip Erdem, paraya hiç önem vermez, akçalı işleri sevmez ve maddeye hiç eyvallah etmezdi. “ Maddecilerin en ustası olmaktansa, bir ömür boyu  Ülkü erlerinin peşinden gitmeyi, hatta ifâdemi mazur görünüz hep çırak kalmayı tercih ederim” diye yazan  tok bir gönlün sahibiydi&#8230;  Dünya malına îtibar etmedi, maddeye  hiç önem vermedi&#8230; Elindeki üç-beş kuruşu  fakir ve ihtiyaç sahibi ülkücülere dağıttığı için hep maddi sıkıntı çekti, hiç iki yakası bir araya gelmedi&#8230; Dünyanın bir tek  çöpünde gözü olmadı&#8230; “Fenafilhalk olmadan, fenafilhak olunmaz” felsefesinin  müntesibiydi. </p>
<p>Galip erdem, kıvrak bir zekâ ürünü olan nükteleri, müthiş hâfızası, engin hoşgörüsü ve çelebi tavırlarıyla hepimizin gönlünde taht kurmuştu. Rahmetli çayı çok sever, sigarayı ağzından düşürmez, meşrubat olarak Pepsi içerdi. Doktorlarla arası yoktu. Ya, “Biraz sabırlı olursak doktora lüzum kalmaz” der, ya da  “okunmuş hap” dediği ilaçlardan ne bulursa içerdi. &#8230; Hep böbrek taşı düşürür, çok sancı çekerdi&#8230; Zaten onun ömrü  hep sancı içinde değil miydi? Emine Işınsu’nun “Sancı” romanında anlatılan fikir çilesini ve davâ  sancısını  en fazla çekenlerin başında o gelmez miydi? </p>
<p>Çok farklı bir bakış açısı  vardı ve  hadiseleri kendine has üslûbuyla orijinal bir biçimde yorumlardı&#8230; Ona göre  milliyetçilik  “mensûbiyet şuuru”  diye tarif edilen ve taviz verilmemesi gereken bir vakardı&#8230; Ülkücü çilesi daha lise yıllarında başlamış ve ilk Turan seferine Erzurum Lisesi öğrencisiyken çıkmıştı&#8230; “Kürşad’ın kırk çerisinden birisi” olmak için trenle Van’a gitmiş, oradan Ötüken’e yol bulmak için gayret göstermiş, Orta-Asya’ya   nasıl gidileceğinin yollarını aramıştı… Derdini kimselere anlatamasa da, “Van civarında Ötüken ve Orta-Asya diye bir yerleşim yeri yok” denilse de,  o Turan denen bu kutlu yola,  “bir mehâbetin zirvesine”  baş koymuş, “Pars Abi’sine ayıp olmasın” diye Almıla’ya gizli gizli sevdâlanmıştı&#8230;</p>
<p>Yüreğinde Türk Dünyası’nın ayrı bir yeri vardı&#8230; Hayattaki en büyük mutluluğu Sovyetlerin parçalanması ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasını görmesiydi&#8230;Esir Türk illerinin hürriyet mücâdelesini ülküsüne tuğ yapan, “Yaslı yaralı Türklerin”  derdine derman olmak, kurtuluşuna ferman bulmak için bir ömür vakfeden Galip Erdem’e   -lise yıllarında niyetlenip Van üzerinden gitmek istediği-  “Hacc-ı Turan”ı ifâ etmek 50 yıl sonra nasip olmuştu… Ata yurduyla hasret gidermek ve Türk Dünyası’nın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek; bütün ülkücüler gibi Galip Abi’ye de  kelimelerin ifâdede yetersiz kalacağı çok büyük bir saadet yaşatmıştı&#8230; 24 Kasım 1969 tarihinde kaleme aldığı ve “Bana hayalperest diyorlar&#8230; Aptallar&#8230; Hayâl kurmasını bilmeyenlerin insan değil, ancak eşşek olabileceklerinden haberleri bile yok”  diye biten “Bakü Geceleri” isimli yazısında; Kafkaslardan esen yellerin Turan ufuklarını bir lâle bahçesine çevireceğine, Uluğ Türkistan’ın semâlarında mübârek bayraklarımızı dalgalandıracağına yıllar öncesinden işâret etmişti&#8230; </p>
<p>Rahmetli Galip Erdem, sohbet ve konferanslarında vermek istediği mesajları, söylemek istediği meseleleri yumuşak tonda ve tatlı bir üslupla anlatırdı. Sesi görüntüsüne tezat teşkil edecek derecede kalın ve etkileyiciydi. Tavır koymasını çok iyi bilir, hiç kimseden lafını çekmezdi. Tâvizsiz bir davâ adamı ve gerçek bir Türk münevveriydi&#8230; O, mevsimlik ideâlist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr, fason dava adamı ve rozeti yüreğinden büyük olan insanlardan değildi. O ismiyle müsemmaydı. O bir Erdem şahikasıydı. Bir ülkü, bir vefa, bir dava, bir inanç adamıydı. Son yıllarda sıkça söylediği bir sözü vardır ki , yarım yüz yıllık milliyetçilik serencâmımızı bir cümlede özetlemiş;  “Türk milliyetçiliğinin temel meselesi Türk milliyetçileridir&#8230;” diyerek müthiş bir teşhis ve tespitte bulunmuştu&#8230;</p>
<p>Galip Erdem 67 yıllık hayatında; makamı, parayı, şöhreti ve serveti umursamış, şahsî ideâllerin değil, hep millî mefkûrelerin peşinden koşmuş, “günün adamı” olma yerine “tarihin ve milletin hayırla ya’dettiği adam olma” cehtini göstermiş; ömür boyu alnı ak, başı dik ve sevdâsı Hakk olmuş örnek bir Türk milliyetçisiydi… 1959 yılındaki bir makâlesinde kendisini: “Millet gerçeğine inanmış, milliyetçilik ülküsüne yüreğini kaptırmıştı.. Hâlâ o eskisi gibidir, hiç değişmedi&#8230;” diye ifâde ediyordu&#8230;1961 yılındaki bir başka yazısında ise: “İnsan vardır kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır kendini aşan bir büyük gâyenin vasıtası olduğuna inanır&#8230; Ben inananlardanım&#8230;”  diyordu… Ömür boyu hiç değişmeyen ve her zaman inançlı olan Galip ağabeyimizi  vefatının 7. sene-i devriyesinde onu rahmet, minnet, hürmet ve eksilmeyen bir muhabbetle anıyor, hasretle arıyoruz&#8230; Hakk’a yalvardığı “Bayram Duası” yazısında: “…Allah’ım, hırsımızı yenmenin yollarını öğret bize…Sana ve milletimize lâyık insanlar olalım…Önce Hakk’a , sonra da halka hizmet etmesini bilelim… Bize “Büyük Cihad”ın yollarını göster… Nefsimizi yenmenin sırlarını bildir, iyi görünmenin yetmediğini anlat bize, iyi olmanın yollarını öğret&#8230; Allah’ım vefâyı  öğret bize, fazîleti  öğret, inanmanın büyüklüğünü anlayacak bir idrâk ver bize… Sevmeyi öğret bizlere&#8230;  ” diyordu&#8230; Biz onu hep iyi biliyor, inancına, vefâsına, fazîletine, sevgisine, nefsini yendiğine ülkücüler olarak şahâdet ediyoruz&#8230; Son elli yılda çok  Alpler, çok Erenler yetişti ama bir tek Dede Korkut’umuz oldu o da Galip Erdem Ağabeyimizdi&#8230;  Galip Ağabeyimizin; âbide şahsiyeti, ideâlist zihniyeti,üstün cesâreti, vefâsındaki asâleti, mücâdele azmi, zulme direnişi, fedakârlığı, yiğitliği, “Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmaması”, her zaman Hakk’ın yanında yer alması, dünyevî menfaatler için eğilmememsi, inancından aslâ tâviz vermemesi, ülkücülüğünden en olumsuz şartlarda bile geri adım atmaması bize ve gelecek nesillere örnek olmalıdır/olacaktır…   </p>
<p>1984 yılında yayınlanan Mektuplar kitabında “ Allah’ınıza, milletinize, tarihinize hesap verebildikten sonra ötesine hiç aldırmayın”  diyen Galip Erdem ağabeyimizin ruhu şâd, mekânı cennet  olsun&#8230; Allah’ın mağfireti, Peygamber Efendimiz’in şefaati Galip ağabeyimizin üzerine olsun&#8230;  O hepimizden alacaklı gitti&#8230; Onun hakkını bizler nasıl öderiz? Fatihası ve Yasin’i o çok sevdiği Ülkücüler tarafından hiç ama hiç eksik bırakılmasın&#8230; Allah (c.c.) gani gani rahmet eylesin…Mekânı Cennet Olsun… Âmin…</p>
<p>Dr. Mehmet GÜNEŞ</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Hk.Yazanlar yazısına galiperdem tarafından yapılan yorumlar</title>
		<link>http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-2</link>
		<dc:creator>galiperdem</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Sep 2007 13:57:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://galiperdem.wordpress.com/kitaplar/#comment-2</guid>
		<description>                                GALİP ERDEM KiMDiR?  
  
 
                               O BİR TURAN YOLCUSUYDU. TÜRK     
                               MİLLİYETÇİLERİ&#039;NİN ARASINDA, ONLARIN &quot;AĞABEY&quot;İ    
                               OLARAK ÇOK ÖNEMLİ BİR YERİ VARDIR. GAZETECİ VE    
                               YAZAR OLARAK TANINDI. FİKİR VE DÜŞÜNCELERİYLE,   
                               YAZILARIYLA, EĞİTİMCİLİĞİYLE VE HAYATI BOYUNCA    
                               GÖSTERDİĞİ ÜLKÜCÜ KİŞİİĞİYLE KENDİ NESLİ VE   
                               SONRAKİ NESİLLERE ÖRNEK BİR ŞAHSİYET OLARAK  
                               YAŞADI.  
                               DAHİ İDİ. ZARİF VE ETKİLİ BİR KİŞİLİĞE   
                               SAHİPTİ. ÇOK OKURDU. O&#039;NA İKİNCİ PEYAMİ SAFA DA   
                               DENMİŞTİR. TÜRK MİLLETİ&#039;Nİ VE ONUN DÜŞMANLARINI   
                               ÇOK İYİ TANIRDI. HADİSELERİ BERRAK BİR ŞEKİLDE   
                               TAHLİL EDER VE ÇOK AÇIK İFADELERLE YORUMLAYIP   
                               YOL GÖSTERİRDİ. ONUN YAZDIKLARI OKUYUCULARINI 
                               ÇOK ETKİLEMİŞTİR AMA HAYATINDA GÖSTERDİĞİ 
                               &quot;ÜLKÜCÜ KİŞİLİK&quot; ÇOK DAHA ETKİLİ OLMUŞTUR. 
                               1950&#039;Li  YILLARDAN SONRA 
                               TURAN YOLCULARININ ÖNDE GELEN   
                                İSİMLERİNDEN SAYILMAYA BAŞLANMIŞTIR.  
                               1960&#039;LI YILLARDA ÖNCE TÜRK OCAKLARI&#039;NIN YAYIN   
                               ORGANI TÜRK YURDU DERGİSİ&#039;NDE,DAHA SONRA DA   
                               TERCÜMAN GAZETESİ&#039;NİN BAŞYAZARI OLARAK YAZDIĞI   
                               YAZILARLA DİKKAT ÇEKTİ.   
                               O, HAYATI BOYUNCA ÜLKÜCÜ KİŞİLİĞİ    
                               GELİŞTİRMEYE VE MİLLETİNE YOL GÖSTERMEYE   
                                ÇALIŞTI. ONİKİ EYLÜL SONRASINDA MAMAK&#039;DA   
                               GÖSTERDİĞİ KAHRAMANLIK DİLLERE DESTANDIR. 
                               İSTESE MADDİ İMKANLARA BOĞULABİLİRDİ. FAKAT   
                               O, PULA VE ÇULA HİÇ ÖNEM VERMEDİ. MEVKİ VE MAKAM   
                               SAHİPLERİNİN O&#039;NA &quot;ABİ&quot; DEMESİNDEN, O&#039;NU   
                               KAPILARDA KARŞILAMALARINDAN ALDIĞI ZEVKTEN   
                               FAZLASINI İSTEMEDİ.  
                               DAHA ONÜÇ YAŞINDA, LİSE YILLARINDA BAŞLAYAN   
                               TURAN YOLCULUĞUNDA TÜRK DÜNYASININ İSTİKLALİNE   
                               KAVUŞMAYA BAŞLAMASININ DA ŞAHİDİ OLDU. BİRÇOK   
                               FEDAKARLIKLARDA BULUNDU. O&#039;NA MADDİ VE MANEVİ    
                               ANLAMDA BORÇLU OLMAYAN TÜRK MİLLİYETÇİSİ VE   
                               ÜLKÜCÜ YOK GİBİDİR. ÇOK SEVDİ, VEFASIZLIKLAR    
                               GÖRDÜ. KÜSTÜ . YAZMADI.   
                               BIRAKTIKLARI, HAZİNESİNİN YÜZDE BİRİNİ BİLE    
                               BULMAYAN KIRINTILARDIR VE GAZETE YAZILARIYLA    
                               KİTAPLARINDAN İBARETTİR. BİLGE İSE ONUN BİZ TÜRK   
                               MİLLİYETÇİLERİNE BIRAKTIĞI EMANETTİR.  
                               GALİP ABİ YAZILARIYLA, FİKİR VE   
                               DÜŞÜNCELERİYLE, ÖRNEK ÜLKÜCÜ YAŞANTISIYLA HEP   
                               HATIRLANACAKTIR. DOSTLARI, ABİLERİ, ABLALARI VE   
                               TORUNLARI ONU DAİMA HASRETLE YAD EDECEKLERDİR.  

                                    ÖNEMLİ NOT: EVİMİZİ ZİYARET EDEN SAYIN    
                                    ZİYARETÇİLERİMİZDEN GALİP ERDEM&#039;İ    
                                    TANIYANLARDAN,ELLERİNDE GALİPERDEM&#039;İN    
                                    YAZISI, RESMİ, SES BANDI, VİDEO FİLMİ    
                                    VB. BULUNANLAR VAR İSE KENDİLERİNDEN AŞAĞIDAKİ   
                                    ADRESİMİZE ULAŞTIRMALARINI VEYA İRTİBAT   
                                    KURMALARINI RİCA EDİYORUZ:   
                                        akicikyildiz@yahoo.com 
                                         0.532.6245769  
                                     
</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>GALİP ERDEM KiMDiR?  </p>
<p>                               O BİR TURAN YOLCUSUYDU. TÜRK<br />
                               MİLLİYETÇİLERİ&#8217;NİN ARASINDA, ONLARIN &#8220;AĞABEY&#8221;İ<br />
                               OLARAK ÇOK ÖNEMLİ BİR YERİ VARDIR. GAZETECİ VE<br />
                               YAZAR OLARAK TANINDI. FİKİR VE DÜŞÜNCELERİYLE,<br />
                               YAZILARIYLA, EĞİTİMCİLİĞİYLE VE HAYATI BOYUNCA<br />
                               GÖSTERDİĞİ ÜLKÜCÜ KİŞİİĞİYLE KENDİ NESLİ VE<br />
                               SONRAKİ NESİLLERE ÖRNEK BİR ŞAHSİYET OLARAK<br />
                               YAŞADI.<br />
                               DAHİ İDİ. ZARİF VE ETKİLİ BİR KİŞİLİĞE<br />
                               SAHİPTİ. ÇOK OKURDU. O&#8217;NA İKİNCİ PEYAMİ SAFA DA<br />
                               DENMİŞTİR. TÜRK MİLLETİ&#8217;Nİ VE ONUN DÜŞMANLARINI<br />
                               ÇOK İYİ TANIRDI. HADİSELERİ BERRAK BİR ŞEKİLDE<br />
                               TAHLİL EDER VE ÇOK AÇIK İFADELERLE YORUMLAYIP<br />
                               YOL GÖSTERİRDİ. ONUN YAZDIKLARI OKUYUCULARINI<br />
                               ÇOK ETKİLEMİŞTİR AMA HAYATINDA GÖSTERDİĞİ<br />
                               &#8220;ÜLKÜCÜ KİŞİLİK&#8221; ÇOK DAHA ETKİLİ OLMUŞTUR.<br />
                               1950&#8242;Li  YILLARDAN SONRA<br />
                               TURAN YOLCULARININ ÖNDE GELEN<br />
                                İSİMLERİNDEN SAYILMAYA BAŞLANMIŞTIR.<br />
                               1960&#8242;LI YILLARDA ÖNCE TÜRK OCAKLARI&#8217;NIN YAYIN<br />
                               ORGANI TÜRK YURDU DERGİSİ&#8217;NDE,DAHA SONRA DA<br />
                               TERCÜMAN GAZETESİ&#8217;NİN BAŞYAZARI OLARAK YAZDIĞI<br />
                               YAZILARLA DİKKAT ÇEKTİ.<br />
                               O, HAYATI BOYUNCA ÜLKÜCÜ KİŞİLİĞİ<br />
                               GELİŞTİRMEYE VE MİLLETİNE YOL GÖSTERMEYE<br />
                                ÇALIŞTI. ONİKİ EYLÜL SONRASINDA MAMAK&#8217;DA<br />
                               GÖSTERDİĞİ KAHRAMANLIK DİLLERE DESTANDIR.<br />
                               İSTESE MADDİ İMKANLARA BOĞULABİLİRDİ. FAKAT<br />
                               O, PULA VE ÇULA HİÇ ÖNEM VERMEDİ. MEVKİ VE MAKAM<br />
                               SAHİPLERİNİN O&#8217;NA &#8220;ABİ&#8221; DEMESİNDEN, O&#8217;NU<br />
                               KAPILARDA KARŞILAMALARINDAN ALDIĞI ZEVKTEN<br />
                               FAZLASINI İSTEMEDİ.<br />
                               DAHA ONÜÇ YAŞINDA, LİSE YILLARINDA BAŞLAYAN<br />
                               TURAN YOLCULUĞUNDA TÜRK DÜNYASININ İSTİKLALİNE<br />
                               KAVUŞMAYA BAŞLAMASININ DA ŞAHİDİ OLDU. BİRÇOK<br />
                               FEDAKARLIKLARDA BULUNDU. O&#8217;NA MADDİ VE MANEVİ<br />
                               ANLAMDA BORÇLU OLMAYAN TÜRK MİLLİYETÇİSİ VE<br />
                               ÜLKÜCÜ YOK GİBİDİR. ÇOK SEVDİ, VEFASIZLIKLAR<br />
                               GÖRDÜ. KÜSTÜ . YAZMADI.<br />
                               BIRAKTIKLARI, HAZİNESİNİN YÜZDE BİRİNİ BİLE<br />
                               BULMAYAN KIRINTILARDIR VE GAZETE YAZILARIYLA<br />
                               KİTAPLARINDAN İBARETTİR. BİLGE İSE ONUN BİZ TÜRK<br />
                               MİLLİYETÇİLERİNE BIRAKTIĞI EMANETTİR.<br />
                               GALİP ABİ YAZILARIYLA, FİKİR VE<br />
                               DÜŞÜNCELERİYLE, ÖRNEK ÜLKÜCÜ YAŞANTISIYLA HEP<br />
                               HATIRLANACAKTIR. DOSTLARI, ABİLERİ, ABLALARI VE<br />
                               TORUNLARI ONU DAİMA HASRETLE YAD EDECEKLERDİR.  </p>
<p>                                    ÖNEMLİ NOT: EVİMİZİ ZİYARET EDEN SAYIN<br />
                                    ZİYARETÇİLERİMİZDEN GALİP ERDEM&#8217;İ<br />
                                    TANIYANLARDAN,ELLERİNDE GALİPERDEM&#8217;İN<br />
                                    YAZISI, RESMİ, SES BANDI, VİDEO FİLMİ<br />
                                    VB. BULUNANLAR VAR İSE KENDİLERİNDEN AŞAĞIDAKİ<br />
                                    ADRESİMİZE ULAŞTIRMALARINI VEYA İRTİBAT<br />
                                    KURMALARINI RİCA EDİYORUZ:<br />
                                        <a href="mailto:akicikyildiz@yahoo.com">akicikyildiz@yahoo.com</a><br />
                                         0.532.6245769</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
