Galip Erdem

Ağustos 21, 2009

12 YILIN ARDINDAN GALİP ERDEM’E HASRET MEKTUBU

Kategori: Ardından, Dostları anlatıyor — galiperdem @ 7:59 am

Osman OKTAY

 Galip Ağabey;

Çoktandır aramızda yoksun. 12 Mart 2009 tarihi itibariyle sen gideli tam 12 yıl olacak. Gerçi her fırsatta yâd edip hatıralarını canlı tutuyoruz ama yoksun işte, yoksun!

Kimi zaman gözlerimiz, gönüllerimiz buğulanarak, kimi zaman tebessümle, kimi zaman da ahlarla, vahlarla anıyoruz seni. Memleketin içine düştüğü durum, iç politika, dış politika, camiamızın kırık-döküklüğü, eve ya da bir çocuğa aldığımız çikolata, hatta ve hatta “Beşiktaş”ın durumu bize hep seni hatırlatıyor. Senin gibi bir ehl-i dil, ehl-i kalem, ehl-i sohbet çıkaramadığımız için de kara gürültü, kuru gürültü idare edip gidiyoruz. Emr-i Hakk’a uyup herkes gidecek, hepimiz gideceğiz lâkin giderken o “Ağabeylik” kavramını niye götürdün be canım Ağabeyim? Senden sonra bu kavramı -senin gibi- taşıyan mı çıkmadı biz mi kimseye yakıştıramadık bilmiyorum.  Sana yaşıtların, hatta yaşça büyüklerin bile “Ağabey” diyordu, şimdi herkesin ağabeyi farklı. Zaman mı değişti, biz mi değiştik, nifak kol mu geziyor nedir; durumumuz bu, halimiz perişan…

Bir zamanlar hep zoru isteyen, güzellikler içinde yaşamak varken sıkıntılara talip olan insanların nice zaman sonra bile değişmeleri mümkün mü? 1970’li yılların başında on beş on altı yaşlarında iken yani hayatlarının baharında o büyük ideallere bağlanan gençler bugün elli yaş sınırını çoktan aştılar. Hayatlarının en olgun, en verimli çağını yaşıyorlar. Kısacası otuz beş kırk yıl öncesinin “Çoluk çocukları” bugün kocaman adamlar oldular. Hepsi okumuş, yetişmiş insanlar. Çoğu bir ateş çemberinin içinden geçip de geldi:

            “Biz kim bu cihan gülşenini hâra değiştik,
            Varını yoğa, yârını ağyâra değiştik!”

            Divan Edebiyatımızın bu nadide beyti aslında tam da bizim o -eski günlerdeki- halimiz için söylenmiş gibiydi. Ancak ne olduysa oldu mazimizi, kendimizi inkâr ediyoruz Ağabey. Sen kendini unutmuş; başkaları için yaşıyordun.  Onun içindir ki 67 yıllık ömründe beş yüz yıllık çile çekmiştin, yorulmuştun. 12 Mart 1997’de tarihimizin ikinci 12 Mart Muhtırası’nı vererek terk-i dünya ettiğin gün Dr. Haluk cansız bedenine bakıp ağlarken, “Ah Galip Ağabey ah, demişti! Bu küçücük bedenine o koskoca Galip Erdem’i nasıl sığdırdın?”

            Evet evet… Sen gerçekten bir muhtıra vererek gittin Ağabey. Yorgun olduğun kadar da kırgındın, biliyorum. Darmadağınık oluşumuza, ayakların baş oluşuna, “birbirimizi yeterince sevmeyi hâlâ öğrenememiş olmamıza” kızıyordun. Hakk’a yürümeden bir süre önce Ankara’da düzenlenen “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta da bu yüzden tek cümle söyleyip kürsüden inmiştin: O cümlen çok müthişti Galip Ağabey: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir!”

            Dinleyenler afallamış, günümüzün moda söyleyişi ile “şok” olmuşlardı.  Sonra düşününce sana hak verdiler vermesine de hâlâ bu meseleyi halledemediler. 2008’in Kurban Bayramı’nda Türk Ocağı Genel Merkezi’ndeki bayramlaşma töreninde idik. Bir dostum, orada bulunanlara şöyle bir baktı, tanımadıklarını sordu ve sonra, “Yahu Osman, dedi. Bu camiada çok değerli adamlar var da, neden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olamıyorlar? Bunca yetişmiş insan gücüne yazık değil mi?”

            Bu sorunun cevabı aslında senin o tek cümlelik konferansında verilmişti. Ben lâfı biraz da dolandırarak belki aynı şeyleri söyledim.  Eve dönünce, Türk tarihinin her döneminde ülkücüler olmasına rağmen, 1960’lı yılların başında, ülkü ve ülkücülüğün bir kavram olarak siyasi ve kültürel edebiyatımıza henüz girmediği bir dönemde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan “Ülkücü’nün Çilesi” başlıklı yazınızı bulup okudum. Şu satırlarınızın altını bir daha çizdim:

            “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre, ‘uslanmamak’tır; kendilerine göre de ‘yılmamak.’”

            “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde  ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”

            “…….Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tir. ‘Yapma’ derler, ‘Hayatını heba etme’ derler. ‘Gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)   

Kamuoyunda “Ülkücü” diye bilinenlerden çoğu o “nasihatleri” dinlemeye devam ettiler ama ne yazık ki bildiklerinden -ya da bildiklerini zannettiklerimizden- şaştılar Galip Ağabey. Ancak onlar senin ölçülerine göre zaten “ülkücü” değillerdi; öyle değil mi? 1977 yılında Ankara’da Ülkü Ocakları Başkanları’na verdiğin seminerde söylediğin sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “…İnsanoğlunun hayat çizgisi her an değişebilir. Onun için bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücü idi’denir.” Siz bu ölçülere göre gerçek bir ülkücü idiniz. Çünkü hayat çizginizde hiçbir değişiklik olmadan, ideallerinizden taviz vermeden ömrünüzü tamamlamıştınız. Sizinle ilgili bir çalışma yaparken, ortaokul – lise çağlarında yazdığınız şiirlerinize rastlamıştım. “Bozkıra Özlem” adını taşıyan şiirinizde şöyle diyordunuz:

“Çok evvel ecdadımın at oynattığı kırlar
Şimdi bana yabancı, şimdi düşman elinde.
Bozkurt sürülerinin dolaştığı çayırlar
Bir yeşil güzellikle tütüyor hayalimde…”

Sonra, arkadaşınız Servet’le birlikte Erzurum’dan yola çıkıp ecdadımızın at oynattığı o diyarlara gitmeye karar verdiniz. 8 Eylül 1948 tarihini düştüğünüz günlüğünüzün bir sayfasına yazıp imzaladığınız yemin metni beni çok etkiledi:

                                               AND

  1. Birbirimizden ayrılmayacağımıza,
  2. Birbirimizin sözünden çıkmayacağımıza
  3. Birbirimizi tek insan kabul edip koruyacağımıza

 And içeriz.

Servet KURT Galip ERDEM
İMZA İMZA

            Turan yolculuğunuz Van’dan öteye geçememiş ve Erzurum’a geri gönderilmiştiniz ama olsun; siz yolunuzdan şaşmadınız. Öğrenciliğinizde, yazı hayatınızda, işinizde sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, kısacası ülkücülüğü bir an olsun terk etmediniz. İdeallerinizden taviz vermediniz. Seminerlerinizde, konferanslarınızda hep bunları anlattınız. Biz ise menfaat girdaplarında debelenip duruyoruz.  

            Siz, 1961 yılından 1966 sonuna kadar, 6 yıl içinde Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazılar yazmıştınız. Prensipleri, idealleri olan bir yazarın esen siyasi rüzgârlara ve menfaatlere göre yön değiştiren matbuat ortamında tutunması mümkün değildi. Onun için sık sık kovuluyor ya da ayrılıyordunuz ve çalıştığınız her gazetedeki ilk yazınıza şu cümlelerle başlıyordunuz: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” İnanmadıklarınızı yazmadınız, yazdıramadılar. Çünkü eyyamcılığı ve eyyamcıları sevmiyordunuz:

            “Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)

Bu yazı çıktığı zaman siz henüz 29 yaşındaydınız. Günümüzde artık “medya” diye anılan basın – yayın dünyası böylesine yozlaşmadan da işin farkındaydınız. Onun içindir ki, Tercüman’daki ilk “Sohbet” yazınıza şöyle başlamıştınız:

“…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddeci’lerin en ustası olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erleri’nin peşinden gitmeyi, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”
“Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.” (G. Erdem, Sohbet. Tercüman, 1 Ağustos 1961)

                Kalemi sürçüp sözü şaşanları sen de görmüş ve hatta bir ara “yazı orucu” bile tutmuştun. Bunda, “Okuyan kim, dinleyen kim?” hesabı camiamıza kızgınlığının da rolü vardı, biliyorum. Kurşun kalemle çizgili kâğıtlara yazdıklarını okuyabilmek için ihtisas gerekse de; muhtevasına erişilemeyen o güzel, anlamlı yazılarını daktilo etme şerefine erenlerden biri de âcizane bendim. Sizden yazı almanın zorluğunu da bilenlerdenim. Devlet Gazetesi’ne, Bozkurt Dergisi’ne yazı almak için kaç defa evinize gitmiştim bilmiyorum. Ancak gönül istiyor ki keşke siz şu günleri görseydiniz de, 12 Eylül felaketinden sonra döktürdüğünüz o sanatlı, cinaslı yazılarınızın benzerlerini alabilmek için kapınızda nöbet tutsaydım! O dönemde “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”, “Türk Gençliğine”, “Akyuvarların Hikâyesi”, “Has Kul”, “Var mı idi Yok mu idi?”, “Sihirli Kumaş”, “Sessiz Dünya” ve “Bir Çin Masalı” gibi şaheserleri kaleme alan bir deha son dönemlerde içeride ve dışarıda yaşadıklarımızı (AB, Kıbrıs, Kerkük, Irak, İsrail – Filistin, PKK, Terör, Ergenekon…) ve daha da yaşayacaklarımızı o güzel üslubuyla kim bilir nasıl yazıya dökerdi! Yazılarınıza, yol göstericiliğinize gerçekten ihtiyacımız var ama siz yoksunuz Galip Ağabey, siz yoksunuz!

            Olmadığınız için de teselliyi yine eski yazılarınızda buluyoruz. Bazıları tazeliğini hiç yitirmemiş ve sanki bugünler için yazılmış inanın… İbrahim Ağabey titiz bir çalışma yaparak eski yazılarınızı derleyip toparladı, sınıflandırdı. İlk olarak “Türk Kimdir, Türklük Nedir?”(*) başlığı altında bir kitap yayınladı. Bildiğim kadarıyla ikinci kitap da baskıya hazır. Yalnız, sizsiz geçen 12 yılda yaşananların da bilge kişiliğiniz ve o eşsiz üslubunuzla yazılıp yorumlanması gerekiyordu. Mesela şu “Ergenekon” konusu…

            Asırlar önce Türklüğün yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden şahlanışa geçişinin destanı olan bu kutsalımız ne yazık ki şimdilerde ilgisi ve alâkası olmayan bir karmaşık işe ad oldu. Hele bazı köşe yazarlarının ve TV sunucularının üstüne basa basa “Ergenekon Terör Örgütü” demeleri kanımıza dokunuyor Galip Ağabey. Sen yazılarınla hem nalına hem mıhına vurarak; Ergenekon’un yüceliğini bu adi, gizli kapaklı işlere bulaştıranlara lâyık oldukları cevabı çok güzel verirdin, biliyorum. Biz bunu bile yapamıyoruz. Gidenin yeri dolmuyor ve hasret bitmiyor Galip Ağabey, bitmiyor…

            Son yıllarda yardım kuruluşlarının sayısı arttı. Neredeyse her cemaat, her görüş değişik adlar altında yardım amaçlı dernekler kuruyor. Bazıları, faaliyetlerini kendi doğrultularındaki TV kanallarında sergiliyorlar. Doğrusu gıptayla seyrettiğimiz çok güzel işler de yaptılar, yapıyorlar. Ancak bu güzel işlere şaibe bulaştıranlar oldu Ağabey. Hal böyle olunca biz yine seni hatırladık. 12 Eylül felaketinden sonra suçsuz – günahsız yere zindanlara tıkılan ülkücüler için yaptığın fedakârlık herkesin dilinde. Bir lokma bir hırka misali yollara düştüğünü, o gençlere ve ailelerine yardım edebilmek için neler çektiğini unutmak mümkün mü?

            Hani bir defasında, Sitelerden aldığın yardım zarfını -ki sen buna mektup diyordun- cebine koyup yola koyulmuştun. Kerim Ünal da sizinle birlikte idi. İkiniz de ceplerinize baktınız; otobüse, dolmuşa ya da taksiye verecek paranız yoktu. Yol arkadaşınızın, “Ağabey, zarftaki paradan alıp taksiye binelim. Kızılay’a gidince maaşımı çeker, yerine fazlasıyla koyarım” teklifini, “Kafamı bozma da, yürü!” diyerek şiddetle reddetmiştiniz. Çünkü o para yardım parası idi, emanetti ve yerine konmak üzere de olsa başka bir iş için kullanılamazdı. Siz bu kuralı daha işin başında koymuştunuz ve hiç taviz vermeden uyguluyordunuz. “Akıl Dükkânı” dediğiniz Avukat Bürosu’nda çalışanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü aynı gerekçe ile üzerinizde bulunan yardım paralarından -yine yerine konmak şartıyla- onlara kahvaltılık bile almamıştınız. Yardım amaçlı çalışma yapanlardan hesaplarına şaibe karışanları duyunca biz yine sizi hatırladık ve sırılsıklam halinize acıyıp arabasına alan bir vicdan sahibi vatandaşa rastlayana kadar yayan yapıldak yürümenizi yâd edip bir daha, bir daha saygı ve rahmetle andık.

            Kısacası, sizi çok özledik Ağabey. Ara sıra iyi işler yapıyor olsak da bir yere kadar. Siz, “Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordunuz. Bu hasret mektubu ile sizi üzmek istemiyorum. Lâkin biz yeterince sevmesini hâlâ öğrenemedik.

            Ruhun şad, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

(*)Türk Kimdir, Türklük Nedir? Galip Erdem. Derleyen: İbrahim Metin.  Elektronik Posta: imdevlet@mynet.com

http://www.eskimeyendostlar.net

BÜYÜK DAVA ADAMI GALİP ERDEM’İ TANIMAK

Kategori: Dostları anlatıyor — galiperdem @ 7:33 am

 

SADİ SOMUNCUOĞLU

 

Galip ağabeyimizi ebedi âleme göndereli 12 yıl oldu. Allah’tan dileğimiz nur içinde yatmasıdır. Eminiz ki gittiği yerde rahattır, huzur içindedir. Çünkü bu dünyasını biliyoruz, yakın şahitleriyiz. Kendisi gençlere hep demez miydi; öbür dünyasını mamur etmek isteyen, hiçbir karşılık beklemeden milletine hizmet etsin diye. O ömrünü, şeksiz şüphesiz Türklüğe adamıştı. Hep milleti için düşündü, koştu, konuştu, yazdı ve yaşadı. Derin ve sağlam kültürü, yüksek seciyesi, yenilmezlik ruhu, O’nun fikri yapısını adeta kusursuzlaştırmış, tam ve kâmil manada Türk Milliyetçisi olmasını sağlamıştı. Bunun için az bulunur bir önder ve örnek olmuştu.
Gençlerin, hatta çocukların dostuydu. Ömrünün sonuna kadar, gençlerin ahlaklı ve milli şuur sahibi, iyi birer Türk Milliyetçisi olması için çalıştı. Kendisini tanıyan herkeste silinmez izler bıraktı. Bu yolda tasavvurların üstünde hizmet etti. Düşüncelerimizin şekillenmesi ve yanlışlardan arınmasında, çok büyük tesiri oldu.
Kısacası hepimiz, bu büyük dava adamına çok şey borçluyuz. Borcumuzu da, inandığımız bu yolda milletimize yapacağımız hizmetle ödeyeceğimizi, bize yine O öğretmedi mi? Evet Galip ağabeyi ve fikirlerini yakından tanımayanlara böyle bir özet sunduktan sonra, yazılarından kısa kısa bazı alıntılar yapmak istiyoruz.
Değerli dostum İbrahim Metin beyin, Galip ağabeyden seçtiklerinden örnekler verelim.     
  “Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında da benzer oyunlarla karşı karşıya kalmıştık. O zaman da yüksek seviyedeki siyasetçiler arasında, devletin düşmanlarıyla, birlikte olanlar vardı. Ama neticede koca İmparatorluk, çok süratli bir şekilde yıkıldı. Aynı tehlikeler, bugünkü Türklüğün üzerine geliyor. Devletimize, Türklüğe bağlı olanlar, geçmişin acı tecrübelerinden ders alarak; milliyetçi bir cephede birleşmek ve hiçbir küçük hesaba kapılmadan; hep bu büyük millet için hizmet yapmak; mecburiyetindedir. Her geçen dakika, vaktin geç olduğu beyinlere vuruyor!..”
Osmanlı böyle gitmiş. Bugün de değişen pek bir şey görünmüyor. Gerçi milliyetçiler, kendileri eskiye çok iyi durumdalar, ama Devletimize ve Türklüğe bağlılıkları da öyle mi? Bunun cevabını, bir ölçüde yine Galip ağabey veriyor. Arkasından da bir tavsiyede bulunuyor. Diyor ki;
“Millet düşmanlarının güçlendiği ve millet dostlarının derin bir gaflet uykusuna yattıkları devirlerde, milliyetçilik; dikenli bir yoldur.”
 “Gayretleriniz, menfaatlerinizin korunmasına değil, milletimizin refah ve saadetine dönük olsun. Ve en önemlisi; Türk’ün varlık davası dışında kalan meseleler yüzünden, sonunda uzlaşmak zorunda kalacağınız kuvvetlerle karşı karşıya gelmeyin. Amma, kim olursa olsun, millî varlığımızı tehlikeye atan bir davada çatışırsanız, işte o vakit asla geri dönmeyin. Bugün, iradenizi önlemek isteyen kimselere, güceneceksiniz; yalnız, katiyen husumet duymayacaksınız. Çünkü onlar da, nihayet, bu aziz toprakların çocuklarıdır. Hata edebilirler. Sizin de çok hatalarınız olmuştur. Yüreğinizdeki millet sevgisini, imkân buldukça, önünüze dikilenlere de açınız. Türk ordusunu, kuvvetinden çekindiğiniz için değil, milliyetçilik öyle emrettiği için seviniz. Onlar da sizi sevmeğe başlayacak ve millî hâkimiyeti temsil hakkında doğan gücünüze, şaşmaz bir sevgi göstermeyi öğreneceklerdir.”
Bu görüş ve tespitleri doğru buluyorsak, bir vicdan muhasebesi yapmalıyız. Hem de, vicdanımıza karşı cesur ve dürüst olmak şartıyla. Sözün burasında bazı güzel haberler de verelim.
1. İbrahim Metin bey, Galip ağabeyden seçtiği yazılarla  “Türk Kimdir? Türklük Nedir?”  adıyla bir kitap yayımladı. Kafa karışıklığı veya zihin bulanıklığı yaşayanlara ilaç tesiri yapacak olan bu eseri tavsiye ederiz.
2. Yine İbrahim Bey, davamızın büyüğü Galip ağabeyden seçtiği yazılarla bir kitap daha yayımlıyor. Adı:  Milliyetçilik-Kapitalizm ve AB Sevdamız.”
3. Değerli ülküdaşım, yazar, edebiyatçı Osman Oktay beyin akıcı bir üslupla yazdığı, ” Bir Ülkücünün Romanı- Kendini Unutan Adam “ isimli eserin 2. baskısı yayımlandı.**
Bu eserleri okuyarak, ruhumuzu ve imanımızı tazeleyip yenileyeceğimizi, hatırlatmaya, bilmem ihtiyaç var mı?


 *İbrahim Metin, 05327741123, imdevlet@mynet.com  **Osman Oktay,05334263142,
osmanoktaytr@hotmail.com

Ekim 5, 2007

Işınsu’nun Sancı Romanında Galip Erdem

Kategori: Dostları anlatıyor — galiperdem @ 10:41 am

SANCI * romanından ; 

….

O sırada kapının önünden ince,gri bir gölge geçiyordu ki, durakladı,kocaman bir ses çıktı:

-Osman! Çay!

Osman fırladı yerinden:

-Ağabey yazınızı getirdiniz mi?

Aynı ses, bu kez daha sert, daha öfkeli tekrarladı:

-Osmann! Çay!

Mehmet, kocaman gövdesinden umulmayacak bir çeviklikle fırladı, koridora attı kendini, arkasından Osman. Ali de kalktı, kapıdan başını uzatıp, baktı: Gri gölge, ufak tefek son derece zayıf bir adamdı. Yüzü çizgiler ve yer yer kırlaşmış en az üç günlük bir sakalla kaplıydı, bu haliyle, sanki bin asrı yalnız cefasıyla yaşamış intibaını uyandırıyordu. Gözlüklerinin ardından küçülmüş gözlerle, görmeden, fakat küçümsiyerek gençlere baktı. Alt dudağına yapışıp kalmış izmaridi, diliyle sağa sola çekip, çıkarttı ağzından, yere tükürdü. Mehmet, hemen pabucu ile basıp üstüne söndürdü-

-Ağabey, yazınızı getirdiniz mi?

Ufak tefek adam, eliyle sinek kovar gibi bir hareket yaptı, yürüdü, söylendi:

-Çayı hemen getirin. –sonra birden döndü- Yamak, Yumağın ciğerini unutturma bana-

-Peki ağabey, çayını yolluyorum, yazını bekliyorum.

Gri elbiseli adam arkasını dönüp yürürken, tekrar elini salladı, koridorun arkasındaki kapıyı açıp, içeri daldı.

Mehmet, omuzlarını silkip odaya döndü. Ali’ye:

-Galip ağabey, dedi, yeni uyanmış yüz vermiyor.

Ali gayri ihtiyari saatine baktı, beşe geliyordu, sordu:

-Galip Erdem mi?

-Evet.

-Niçin bu vakitte uyanmış, hasta mı?

-Yoo hasta falan değil, yalnız sabahları yatar, bütün gece okur…Günün bu saatinde, yahut daha geç uyanır.

Osman:

-Neyse geldi ya, yazdırırız şimdi, dedi.

-Yumak’la yamak kim?

Mehmet:

-Yamak benim, dedi, kendisine yamak olma şerefini bana tanımıştır, Yumak da kedisi, her gün ciğer alır götürür ona. Evet, geldiğine göre, yazısını da yazar,fakat önce çay lazım çay demlemesini bilir misin?

-Hayır ama öğrenirim.

-Tövbe… Tövbe – Osman homurdandı- amma öğrenme meraklısı bebesin be, ben yaparım çayı.

-Al çocuğu yanına, o da öğrensin. Lazım olur, dedi Mehmet, Ali’ye de; bak canım dedi, buraya gelmeye devam edeceksen ki, artık gelirsin, bir şeyler yapmayı bilmen gerek, bu dergide iki önemli mesele vardır; biri çay, öbürü tashih!.. Pul yapıştırmak falan acemilerin işi, sen o devreyi atlattın. Anladın mı?

-Ev et ağabey.

-Hadi yürü.

Osman, omuzundan tutup, önünden yürüttü Ali’yi habire konuşuyordu:

-İki kap vardır: birine, büyüğüne su koyacaksın, üstündeki küçüğe de çay. Büyük kaptaki su kaynayınca üstündeki küçüğe, yani çaya boşaltacaksın. Eğer çayı Galip ağabey istiyorsa beş dakika bekleyeceksin, Dündür ağabey istiyorsa, on. Çünkü Dündar ağabey, az içer, iyi içer. Galip ağabey çok içer, nasıl olursa öyle içer, aldırmaz. Anladın mı?

-Anladım.

-Ciddiye alma be, şaka söyledim, hiç adamına göre saat tutulur mu. Yaparsın işte. Bak bu nesneye çaydanlık denir, biliyor muydun?

-Biliyordum.

-Aferim sana be, haydi yap bakalım çayı, aynen öğrettiğim gibi.

Osman, mutfağın kapısını çekip gitti.  Ali bir şaşırdı, sonra hatırlamaya çalıştı: “Büyük kaba su…Küçük kaba çay!” Musluğu açtı, su akmıyordu. Çay arandı, bulamadı. Büsbütün şaşırdı, çevresine bakındı, ağlayacak gibi oldu.

-Gördün mü beceremedin işte!

-Gözlüyor muydun beni?

-Tabi ya arslanım, bakalım kulağına laf giriyor mu, girmiyor mu? Değil mi?

-Su yok, çayı bulamadım.

-Eee ne yapacaksın şimdi, bari otur ağla!

-Ne yapmam lazım!

-Haa, bak söyliyeyim, kulaklarını dört aç, dinle:

Su mu yok, şöyle aranacaksın, -Osman kendi etrafında döndü, elini uzattı.- İşte orada bir küp var! Hemen gidip bakacaksın, içinde su var mı?- Osman gidip, küpün kapağını açtı,-Varmış. Dolduracaksın kabı…_maşrapa ile çaydanlığa su doldurdu.- Çay bulamadın, bakınacaksın..-Orada bir dolap! Hemen kapağını açacaksın-Osman, dolabı açtı, bir filiz çayı kutusu çıkardı –İşte çay!Koyacaksın demliğe..Oldu. Şimdi ocağın üstüne oturtacaksın, kibrit? –arandı- Kibrit yok, n’apacaksın? Gidip Mehmet ağabeyinin çakmağını isteyeceksin.-Gürledi-Ne duruyorsun be, koşsana!..

Ali fırladı, çakmakla döndü. Osman

-Oldu…-yaktı ocağı, sonra ellerini beline koyup, sırıttı: işte böyle ,anladın mı?

-Evet.

-Hayır, anlamadın. Yani sana bi iş verdiler mi, şaşırıp kalmayacaksın, o işi başarmak için ne mümkünse yapacaksın, orayı burayı kurcala, aklını kullan,işi becer, anladın mı?

-Anladım.

-Oldu.Bu senin ilk dersin, hadi fırla şimdi odaya marş marş.

Çayı, Ali demledi, bardaklara doldurdu, dipteki odaya Galip Erdem’e, onun yanındaki odaya Dündar Taşer’e götürdü. Yaptığı işten son derece memnun, böbürlenip Osman’a rapor verdi:

-Çayları bardaklara koyup Galip Beye,Dündar Beye götürdüm.

Birazcık olsun övgü, en azından bir”Aferim” bekliyordu. Oysa Osman yine homurdandı:

-Hani bize? Hani kendine? Koşş!

……

  

*Roman

  Işınsu, Emine. Sancı, 4. Baskı, Ankara, Töre-Devlet Yayınevi, 1976, 342 sf. (sf.128-131)  

Not: Temennimiz, edebiyatımızda Galip Erdem’ li roman, hikaye, deneme, şiir gibi ürünlerin artmasıdır. O bunlara layık güzel bir insandı.

Ekim 1, 2007

KERKÜKLÜLERİN AĞABEYİ

Kategori: Dostları anlatıyor — galiperdem @ 2:45 pm

 Suphi Saatçi Hafızamı her ne kadar zorladımsa da, rahmetli Galip Erdem ağabeyi ilk defa nerede gördüğümü, tam olarak tespit edemedim. Fakat yanılmıyorsam kendisini ilk defa, rahmetli Necdet Koçak ağabeylerin oturduğu Ankara Maltepe’deki evlerinde, 1967 veya 1968 yılında görmüş olabilirim. Ben İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi (bugünki Mimar Sinan Üniversitesi)’nin Mimarlık Bölümü’ne başlamıştım. Ankara’ya uğradığım zaman, Necdet ağabeyin yönlendirmesi ile, Kerküklü arkadaşlarla birlikte Üniversiteliler Kültür Derneği adlı kültür ocağına gider, Galip ağabeyin sohbetlerini dinlerdik. O tarihlerde kendisi, bu derneğe sık sık uğrardı. Dernek’te, Acar Okan başta olmak üzere, Nuri Gürgür, Nevzat Kösoğlu, Ayvaz Gökdemir, Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin gibi, yetişmemizde ciddî emekleri olan değerli ağabeylerimizden yararlanırdık. O tarihlerde büyük ağabeyim olan Dr. Abdulcabbar Saatçi de, Hacettepe’nin ana ve Çocuk Sağlığı bölümünde kurslara katılmak üzere, Kerkük’ten Ankara’ya geldiği için, ben de sık sık Ankara’ya giderdim. Galip Erdem de bazen yalnız, bazen de Necdet ağabeylerle birlikte, bize yemeğe gelirdi. Onların tanışıklığı, 1951-1952 yıllarına, İstanbul’daki öğrencilik dönemine uzanıyordu. Ben de Ankara’da ağabeyimlere gittiğim zaman, Galip Erdem’in ziyaretlerinde mutlaka hazır bulunmağa çalışırdım. Aslında Galip Erdem’in Kerküklülerle tanışıklığı çok eskilere dayanır. Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a yüksek tahsil için gelen Kerküklü öğrencilerin hemen hemen tamamını tanırdı. Bu tanışıklığa vesile olan kişinin de, değerli Ömer Öztürkmen ağabeyimizin olduğunu zannediyorum. Anlaşılan Galip Erdem’in tanıdığı ilk Kerküklü de Ömer ağabeydir. Ömer ağabey, Galip Erdem’in insan yetiştirmede, sevgiyle insanları bir fikir etrafında toplayabilme konusunda ustalığını bildiği için, Kerküklü öğrencilerle ilgilenmesini istemiştir. Galip agabey de Kerküklüleri, kendisine emanet edilmiş çocuklar gibi, her zaman sevgiyle kucaklamış, onları bilgisi ile beslemiş, bir kısmını ciddî biçimde yönlendirmiştir. Böylece Kerküklülerin de her zaman gerçek bir ağabeyi olmuştur. Ben de Galip ağabeyden nasibime düşen feyzi almış, bahtiyar bir Kerküklü sayılırım. Galip Erdem’in Kerküklülere yakınlığı o kadar ileri dereceye ulaşmış ki, Irak Türklerinin her türlü meselelerinden haberdar olmuş, onların çektikleri çile ve sıkıntıları çok yakından takip etmiştir. Telafer’den, Erbil’den, Altunköprü’den, Tavuk ve Tuzhurmatu’dan Hanekîn ve Mendeli’ye kadar uzanan Türkmen diyarını adeta gezmiş gibi, teke tek insanlarla kurduğu diyaloglarla, yöredeki gelenek ve göreneklere de nüfuz ederek tanımıştır. Kısacası Kerküklülerle gülmüş, onlarla ağlamıştır.  Galip ağabey, özellikle Kerkük mutfağına, Kerküklüler kadar aşina olabilen bir kişiydi. Kerkük’ün dolmasını, ünlü kelle-küpe yemeği ile içli köfte çeşitlerini, ayrıntılarına kadar bilir ve severdi. Nitekim, misafir olarak gittiği Kerküklülerin evine, hangi Kerkük yemeğini istediğini, daha önceden sipariş olarak bildirirdi. Buna rağmen, sipariş verdiği yemeğe ek olarak, herkes sofrada başka çeşit yemekler de bulundururdu. Bu harekete Galip ağabeyin zaman zaman sinirlendiği bile olurdu. Hiç unutmam, bir Ramazan akşamı, Erşat Hürmüzlü ağabeyin evindeki iftar yemeğine gittiği zaman, daha önceden sipariş olarak verdiği yemeklere ilaveten 5-6 çeşit yemeğin de fazladan hazırlandığını görünce kızmış ve “Safa yengemize bu kadar eziyet etmeye ne hakkın var ?”, diyerek Erşat ağabeye çıkışmıştı. Ramazan ayı gelince, Ankara’daki bekâr takımı olarak bizler, Galip ağabeyin etrafında toplanarak, tadına doyum olmaz bir ay yaşardık. Galip ağabey, bir gün önceden, ertesi gün, iftar yemeğine nereye gideceğimizi programlar ve gidilecek eve haber göndererek, davet sırasının kendilerine geldiğini bildirirdi. Bizler de, tabii ki Galip ağabeyin sayesinde, titizlikle hazırlanmış, mükellef sofralarda ağırlanırdık. Fakat esas işin daha önemli yanı, daha sonra başlayan ve yemekten daha leziz ve nefis olan Galip Ağabeyin sohbetleri idi. Bu bakımdan, o zamanlar, Ankara’daki bekâr tekkesi mensupları olan bizler, şeyhimiz Galip ağabeyin yüzüsuyu hürmetine de olsa, tekrar mükellef sofralara kavuşabilmek için, Ramazan ayını iple çekerdik. Hemen şunu belirtmek isterim ki, Galip ağabey yemek konusunda çok titizdi ve çok ciddî bir damak tadına sahipti. Hangi yemekleri sevdiğini, hangi sebzelerden hoşlanmadığını, zaten bütün camia yakından bilirdi. Bu hususta Ayvaz ağabeyin çok güzel ve doğru bir tesbitini, hiç unutmuyorum: “Galip ağabeye yemek vermezseniz hiç şikâyet etmez; ancak yemek ikram ederseniz, onu kolay kolay memnun edemezsiniz. Onun için dikkatli olun”. Galip Erdem’in bir tutkunluğu da, Kerkük horyatlarını ve türkülerini dinlemekti. Ancak onun birinci gözdesi, hiç şüphesiz Azerî müziği idi. Ondan sonra Kerkük yöresinin ezgilerini, özellikle de Kerkük’ün yetiştirdiği usta ses sanatçısı Abdulvahit Küzecioğlu’nun yorumu ile, dinlemeyi pek severdi. Aşkın onulmazlığını, çaresizliğini, vazgeçilmezliğini, belki de bilinç altında ülkücülerin çilesi ile özdeştirdiği için, Kerkük’ün çok ünlü şu Saba türküsüne pek düşkündü: Kâr etmez âhım sen gülizâreOnulmaz işler (güzelim) dilde bu yâreOlsam da geçmem ben pâre pâreSevmiş bulundum (güzelim) gayri ne çâre Galip ağabeyin bir yazısında da geçen bu türküyü çok sevmiş olması, beni o kadar etkilemiş olmalı ki, bu ezgiyi her duyuşumda onu hatırlarım. Yine Küzecioğlu’nun yorumundan dinlediği Kerkük’ün Muhalif horyatına olan hayranlığını, aynı yazıda dile getirmiştir: Dağlar yeşil boyandı (Yar dayandı)Kim yattı kim oyandı (Sineme yar dayandı)Kalbime ataş düştüİçinde yar da yandıSu septim ataş sönsünSeptiğim su da yandı Galip ağabeyin biz Kerküklülere karşı gösterdiği sevginin enginliğini biliyoruz. Ne var ki, biz Kerküklülerin bu sevginin karşılığını vermekte ona yetişebilmiş miyiz ? Hiç sanmıyorum. Fakat o, bunun karşılığını ölçmeyen ve esasen böyle bir şey beklemeyen gerçek bir ülkü deviydi. Zaten o, bizim dışımızda, daha nice kişi ve topluluklara karşı, sevgi selini olanca cömertliğiyle sebil gibi akıtmıştır. Herkesin gönlünde taht kurmasının altında, yüreğindeki sevgi sarayında herkese yer vermesi yatıyor. İtiraf edeyim ki, o küçücük cüssenin içinde taşıdığı minicik yüreğine, bu kadar büyük bir camianın sevgisini nasıl sığdırdığına, zaman zaman şaştığım ve gıpta ile kendisine baktığım olmuştur. 12 Eylül ihtilalinin, Galip ağabeyin dünya görüşünü derinden etkilediğini herkes çok iyi bilir. Ülkücülerin hapislere düştüğü, dışarıda kalan ailelerinin perişan olduğu o tarihlerde, Galip ağabey, bütün hayat düzenini, bu davanın seyrine göre ayarlamıştı. Bir yandan avukatlık mesleğinin yetkilerini kullanarak, içerdeki kişileri birer birer ziyaret ediyor, diğer yandan, onların ailelerine ve çocuklarına yardım toplamak için, akla hayale gelmedik mücadele, kavga ve zaman zaman dargınlıklara kadar varan tartışmalara giriyordu. Bütün görevi, herkesten sahife adedi yüksek mektuplar toplamaktı. Bizim camiamızdan da mektup istemeyi ihmal etmemişti. Gördüğü kişilerden mektupları bizzat kendisi alırdı. Görmediklerine de haber gönderirdi. Herkesin göndereceği mektupların sahife adedini kendisi tespit ederdi. Kimden kaç sahife mektup istediğini bana söyler, ben de bunu gerekli yerlere bildirirdim. Benim görevim postacılıktı. Mektuplar gelince derhal kendisine ulaştırırdım.  Artık kafamı değiştirdim; bu dava hayırlısı ile sonuçlansın, ondan sonra bir olta alıp, balık tutmaya gideceğim, diyordu. Hatırası bütün sıcaklığı ile yaşayacak olan Galip Erdem, hayatı örnek alınacak bir dava adamı ve kelimenin tam manasıyla bir ülkücü idi. Bu yüzden, hiç bir zaman balık tutmaya gidecek vakti olmadı. Yüce ruhuna binlerce Fatiha, nur içinde yat aziz ağabey..

ŞERAFETTİN YILMAZ ANLATIYOR;

Kategori: Dostları anlatıyor — galiperdem @ 2:26 pm
   Sonra Galip Erdem, bizim hayatımızın içine öylesine girdi ki, 1959 yılından vefatına kadar geçen zaman  diliminin içinde, İstanbul’daki kısa süreli askerlik ve … günleri dışında bütün hayatımız Galip Abiyle birlikte geçmiştir. Yaklaşık  35 senelik bir hayat demek mümkündür. Bu hayatın içinde çok güzel şeyler vardır. Kayda değer olan hadiselerin benim hafızamda kalanlarından bazılarını aktarmak istiyorum. 1964 yılında  askerliğimi yapmıştım ben, zannediyorum 1994-95 yıllarıydı. Galip Abiyi hâlâ  yazma hususunda iknaya çalışıyorduk. Birgün  dedi ki “Çocuklar, ben yazmayı çok istedim, denedim de kendi kendime, fakat kafamda ölçü olarak aldığım insanlar vardı. Meselâ; şiir yazmak istedim, benim kafamdaki ölçü Yahya Kemal’di, denemelerime baktım, şiir yazamayacağıma karar verdim. Roman yazmak istedim. Kafamda ölçü vardı: Marcel Proust’tu. “Geçmiş Zaman Peşinde” romanının  yazarı, Fransız yazarı Marcel Proust’tu. Denemeye kalktım. Elimde çok kötü bir Türk  Romanı vardı. Ondan da kötü bir örnek çıkardığımı gördüm denemenin. Bunun üzerine roman yazma faslını da kapattım” dedi. Böylece vermiş olduğu kararları, tekrardan tartışmaya da yanaşmayan bir tavrı ve üslubu da vardı, biz bunu hiç değiştiremedik. Galip Abinin, tabii, bir yazarlık hayatı var. Bu yazarlık hayatında da çok kuru, sağlam bir mantıkla yazardı. Biz arada bir Galip Abiye, yazılarının çok kuru olduğunu, sırf mantıktan ibaret olduğunu, bunu biraz, tabir caizse sulandırmak suretiyle edebî bir üslûp kazandırmasını kendisinden isterdik ve buna da hiç  yanaşmazdı. Kader birgün Galip Abinin bizim arzu ettiğimiz tarzda yazılar yazmaya onu mecbur etti. O da 12 Eylül ihtilaliyle birlikte yaşanan o acılı günlerdir. İşte milliyetçi gençlerin  cezaevlerine düşüp de, orada yargılandıkları sırada  Galip Abinin yazmış oldukları  yazılarda, bizim arzu etiğimiz şekilde, duyguları allak bullak eden çok enfes yazılar yazmıştır. Ondan sonra da Galip Abi zaten yazı hayatını hemen hemen  bitirmiştir.   

 Galip Abinin arkadaşlığı hakikaten hiç unutulmayacak bir şeydir. Ben Hayrabolu’da askerim. :ir gün bana bir mektup yazdı. “Şeref, şu tarihte İstanbul’a geliyorum, İstanbul’a git, Stefan Zvayg’ın  ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu al,  oku ve İstanbul’da buluşalım.” Ben İstanbul’a gittim. M:E:B:Yayınlarından kitabı aldım, okudum, gerçekten çok güzel bir kitaptı ve ben İstanbul’a geldim. Galip Abi bizi aldı, Maksim Gazinosuna götürdü. O gece 12′ye kadar Behiye Aksoy’u dinledik ve oradan çıktık İbrahim Metin vardı, ben vardım, Galip Abi vardı, zannediyorum Ahmet İyioldu vardı, yürüye yürüye Emirgan’a kadar gittik. Emirgan’a vardığımızda güneş doğuyordu. Ve biz orada bir çorba içtik, artık biz ayakta duramıyoruz, yorgunluktan. Galip Abi sanki daha sabahleyin yataktan yeni kalkmış gibi zinde, bizi uyutmamak için durmadan bize ikazlarda bulunuyordu. Galip Abi böyle kendisine mahsus dünyası olan bir insandı, bizi o dünyanın içine  zaman zaman buna benzer anekdotlarla çeker, bizi, bizimle onları yaşardı. Galip Abinin yazması hususu, bizi gerçekten ömrümüz boyunca çok etkilemiş ve çok arzu ettiğimiz bir yönüydü. Buna ikna  edebilmek için hepimiz çok uğraştık, fakat Galip Abi günlük fıkralardan başka yazı yazmaya yanaşmadı. Bu  ısrarlarımızda o noktaya vardırdık ki; bir gün Ruhi Özbilgiç, Ben, Galip Abi Karadeniz Lokantasına gittik. Karadeniz Lokantasında gece boyu Galip Abiyeyazma konusunda onu ikna etmeye çalışıyoruz. O da hep dinliyor bizi. En son dedi ki, “Sizin elinizden ben ancak bir türlü kurtulurum” dedi. “Eğer ben 65 yaşına  kadar yaşarsam, o zaman ben bunu Allah’ın yaz emri telakki edeceğim. 65 yaşına ulaştığım zaman, size söz veriyorum, yazacağım.” dedi. Biz 65 yaşını bekledik. 65 yaşına  Galip Abi geldi ve Galip Abi’ye dedik ki; 65 yaşına geldin, Allah’ın yaz emrine uyacaksın.”"Uyacağım” dedi “Bana masa alın”"nasıl alalım”“şeyle alın”"Bana kalem, defter, kâğıt alın” “Nasıl alalım” “Şöyle alın, eve gönderin” gönderildi. Masayı beğenmedi, tekrar masa alındı. “Galip Abi başladın mı?” “Başlıyorum.” “Galip Abi başladın mı” “Başylıyorum” Sonra zannediyorum, ona jübile mahiyetinde bir yemek verildi, öğretmenler evinde, Ankara’da, ben de o yemeğe katıldım, bu hatırayı naklettim Galip Abiye. Orada bulunan N.Kemal Zeybek, Ayvaz Gökdemir, Nuri Gürgür, Acar Okan, Nevzat Kösoğlu ve bütün arkadaşlar,. sevdikleri, orada bir kare masanın etrafında, en aşağı 30 kişi vardı. Galip Abi 30 kişinin huzurunda söz verdiği halde yine yazmaya başlamadı. Artık da zannediyorum, Galip Abinin hayatında yeni bir döneme girilmek üzereydi. O dönem, o kendi iç dünyasında bir farklı bir boğuşmanın içinde olduğunu hissettiğim bir dönemdi. Bu döneme geçmeden önce ben gene Galip Abinin hayatında çok farklı  bir dönem olan Mamak Günlerinden de bahsetmek istiyorum. 12  Eylül  ihtilali olduktan sonra, o sırada Galip Abi memurdu ve zannediyorum başbakanlıkta danışman olarak, müşavir olarak görev yapıyordu.Davayı götürürken, bir süre sonra Galip Abi istifa edip gelip avukatlık cübbesini giyerek davaya katılmak istediğini söyledi ve nitekim istifa etti. Avukatlık cübbesini aldı ve bizim Çelikkale sokaktaki büromuza geldi ve dava bitinceye kadar cübbeyi sırtından çıkarmadı. Galip Erdem’in avukatlık hayatı MHP Mensuplarının ve ülkücülerin yargılandıkları davayla başlamış ve o davayla bitmişbir hadisedir. Avukatlık hayatında başkaca hiçbir vekâlet söz konusu değildir. Onlar için cübbe giymiştir. Onların kararıyla birlikte cübbesini çıkarmıştır. Davanın içinde kendisine iki fonksiyon biçmişti Galip Abi. Bir, ve en önemli fonksiyonu, cezaevlerinde, anneleri, babaları da çoğunlukla yoksul olan, imkânları kısıtlı olan, üç kuruş harçlıktan dahi mahrum olan, cezaevlerinde yatan yüzlerce gencin oradaki maişetlerine katkıda bulunmak. O Galip Abinin kendine biçtiği birinci görevdi. Ömrünü parayı sevmemiş, ömrünce para için hareket etmemiş olan Galip Erdem, Mamak günlerinde, hiçbir kimsenin inanamayacağı kadar, adeta para toplayan, tabii dilenme tabiri burada Galip Abinin şahsiyetine yakışmadığı için onu burada  kullanmak istemiyorum ama zaman zaman o derecelere düşen, kendisini, şahsiyetiyle karşı karşıya  getirmesine rağmen, o parayı temin edebilmek için inanılmaz şekilde bir dönem yaşamıştır ve ben çok şaşırmışımdır bu dönemde. O parayı kullanırken, bu parayı yardım için kullanmak konusunda almış olduğu karara öylesine sadakatle hareket ederdi ki; bu paraları, kendine mahsus bir ölçü içinde, cezaevinde yaşayan bütün o gençlere, imkânlarını adaletli bir şekilde kullanır ve bu parayı gönderirdi. Bizim de büro olarak tabii, o zaman büroda on kişiye yakın çalışan var. Bu insanların yemeleri, içmeleri, telefon paraları, bir yığın masraf var. Kolay kolay  her zaman para gelmiyor. Genel Başkan tutuklu, her tarafta yargılanmalar söz konusu ve bütün para kaynakları kurumuş vaziyette. Bir gün büroda kahvaltı yapacak para yok, yani kahvaltı için alınacak malzeme için ödenecek bir kuruş yok. Galip Abiye gittim. O her zaman zengindi. “Galip Abi” dedim.”Bir on bin lira ver de, ben senden ödünç istiyorum, bu parayı size ben geri vereceğim.” dedim. “Yok” dedi. Hiçbir imkânım yok. Borç alabileceğim bütün insanlardan borç  almışım. Telefon edip borç isteme şansım yok. “Galip Abi bu parayı ver”"vermem” “Galip Abi  bu parayı ver.” “Vermem” ben nasıl doluysam, Galip Abinin yanından ayrılırken hüngür hüngür ağlıyordum. Odama gittim, uzun süre bunu hazmetmeye çalıştım. Kendi kafamdan birtakım yorumlar yapıyorum:”Ben burada kim için çalışıyorum? Ben  burada onlar için çalışmıyor muyum? Onlara para göndermek, onları kurtarmak için çalışmaktan daha mı önemli?” diye bir sürü yorumlar yaptım kendi kendime.  Daha sonra rahmetli Türkeş Beyin huzurunda, Galip Abi de var, bu olayı kendisine naklettim ve sıkıntımızı ifade ederken, orada da ben hayatımda bir başkasının önünde gözümden yaşların aktığını gördüm. Galip Abi  burada benim sıkıntılarıma karşı ilgisizliğinden değil, üstlenmiş olduğu görevi ifa etmek için  kendi içi kararını  bozmamak için ben inanıyorum ki Galip Abi o da içinden ağlıyordu. Ama Galip Abi o parayı bana vermedi. Galip Abinin Mamak Günlerinde  kendisine biçtiği bir başka görev vardı; eşleri, evlatları, insanlıkları veya kardeşleri tutuklu olan kimselerin yakınlarıyla ilgilenmek. Bu yakınlarının  kimisi genç, eşi oluyor, kimisi kız kardeşi oluyor, kimisi annesi oluyor, bu insanların hepsine, inanılmaz bir şefkatli  bir babaydı. Ben buna nasıl katlandığına hayret ederdim. Onların himayesi doğrultusunda. öylesine zaman zaman katı davranışları olurdu ki, mesela ölçü olması bakımından bir olay zikretmek istiyorum. Yine tahliyelerin beklendiği  günlerden birisiydi  ve duruşma salonu çok kalabalık, kışındı ve hava çok soğuktu. Belki 5-6, eksi beş, altı derece bir hava suhuneti vardı. Gece 12′de duruşmadan çıktık. Hiçbir vasıta yok. Mamak kapısına geldik, bir taksi bulundu ve bu taksiye Nuri Erogan, avukat  Nuri Erogan ve zannediyorum ki bir kişi daha binmişler. Galip Abi geldi, o tutuklu gençlerden eşlerinin birkaç tanesi yanında, Nuri Erogan’adedi ki , Nuri Erogan kendisinin asker arkadaşı. “İn arabadan Nuri” dedi.  Nuri Erogan şaşırdı, Nuri Erogan arabadan indi, öfkelendi, bağıra, çağıra, aldı  çantasını, yayan Kızılay’a gitmeye uğraşıyordu. Galip Abi hiç umursamadan o gelinlerini arabaya bindirdi ve çekti, gitti. Hakikaten böyle bir himaye duygusu ve böyle bir kararlılıkla, dava sonuna kadar o yaralı insanların   eşlerine sahip çıktı. Zannediyorum o gelenlerin her birisi şimdi Galip Abiyi hatırlarken o günlerin hatıralarını, zannediyorum çok farklı duygularla yaşamaktadırlar. Galip Abi  milliyetçi nesiller üzerinde, ifadede  kelime bulamıyorum, o kadar içten, o kadar samimi bir adanmışlık içindeydi ki, onların her safhası, Galip Abi için önemliydi. Evlilikleri çok ayrı bir yer işgal ederdi hayatında. Yani diyelim ki Van’da bir milletçi genç evlenecek, şartlar ne olursu olsun, Galip Abi gidip orada  onun nikah şahitliğini yapmaya talip  bir duygu içindeydi, veya yüzüklerini takmak için böyle bir duygu içindeydi. Kalplerin birleşmesi ve ülkücülerin yuva kurması, Galip Abi’nin kendi öz evlatlarının yuva kurması  gibi bir tablo yaratırdı. Bunu böyle nikâhlarını ve böyle nişan yüzüklerinin takıldığı arkadaşlarla  görüşmek mümkün olsa, öyle zannediyorum ki benim cümlelerimle ifade ederler bunu. Hatta komik bir hadise  yaşamıştım. Arslan Küçükyıldız bugün TRT’de çalışan arkadaşlarımızdan Arslan Küçükyıldız bizim büromuzda, davanın safahatı içinde, ciddi hizmet etmiş bir kimse idi, büronun kendine mahsus bir kadrosu vardı. Ona yakın insandık ve her gün orada adeta  birlikte yatıp  kalkmak suretiyle  davayı, davanın hazırlık safhalarını  yaşamıştık. Arslan evleniyordu, ben de davayı bitirmiş, İstanbul’a yerleşmiştim. Israr etti, “Abi benim şahidim olmanı istiyorum.” dedi. Ben de “Peki Arslan’cığım” dedim. Uçağa atladım, Ankara’ya  geldim. Gençlik Parkı evlendirme dairesinde., kalabalık da bir gün, Galip Abi de orada, işte arkadaşlar oradalar, biz şakalaşıyoruz, ediyoruz. Bir baktım. Bir defa Galip Abi alışılmışın dışında şık. Hatta takıldım ” Ne o Galip Abi ” dedim. Güldü sadece. Galip Abide kıpırdanışlar başladı. Yavaş yavaş sahneye doğru Galip Abi yürüyor, İsmail Vayvaylı’ya dedim ki; “Galiba benim şahitliğim suya  gitmek üzere İsmail ” dedim. “Galip Abiye bakıyor musun?” dedim.  Nitekim bir süre sonra  Galip Abi şahit masasındaydı, ben de nikâh salonunda, nikâhın kıyılmasını takip edenlerden biriydim. Bu hoş bir hatıradır ve gerçekten  Galip Abi, kurulan her yuvada, o yuvayı kuran bir baba gibiydi. Bu hareketler bizim hiç gücümüze gitmezdi, sadece aramızda espri kaynağı olurdu. O oyundan sonra ben kendisine dedim ki; “Galip Abi, bana attığın -affedersiniz- bu kazığı unutmayacağım, ama Bilge’nin nikâhının şahidi ben olacağım, Cumhurbaşkanı aday olsa da ben şahit olacağım” dedim ve nitekim Bilge’nin, kızı Bilge’nin  nikâh şahitliğini ben yapmıştım. Galip Abinin siyasi hayatta, şu anda da yaşayan insanları çok yakından tanıyan bir tarafı vardı. Çünkü Galip Abi aynı zamanda siyasi yaşamış bir insandı. Fikir mücadelesi veren bir kimse olarak, köşe yazarlığı yapan bir kimse olarak, inanılmaz bir kültür birikimine  sahip bir insan olarak, ülkeyi yönetecek olan insanları çok yakından tanırdı. Bütün özellikleriyle tanırdı. 12 Eylül sonrası siyasi partilerin yeniden kurulmasına izin verildiği dönemlerdeydi. Süleyman Demirel’i de, her yönüyle, Sayın Cumhurbaşkanını  çok yakından tanırdı. Süleyman Demirel’le MHP’nin dışarıda olan mensupları  arasında siyasi partileşme  olurken, “müşterek hareket edilebilir mi?” hususunu araştırmak üzere  rahmetli Türkeş Bey, bizim Süleyman Beyle görüşmemizi istemişti. Ben de kendisinden randevu alacaktım. Davanın devamı sırasında  da Sayın Süleyman Demirel’le çok yakın bir ilişki içindeydim. Ne zaman telefon edecek olsam, derhal bekler ve bütün yanında olan insanları çıkartmak suretiyle bana uzun zamanlar ayırır ve yardımcı olmaya çalışırdı, kendi ölçüleri içinde. Ben konuşacakken tam Galip Abi dedi ki “Şeref telefonu bana ver” dedi. “Sen bunu bilmezsin, bunun üslubundan ben anlarım” dedi. Aralarında geçen konuşmayı, Süleyman Beyin ben duymuyorum, ancak Galip Abi’nin şöyle söylediğini gördüm. “Tabi Süleyman Bey, biz de burada fevkalade bir izdiham yaşıyoruz. Bizim de kapımız şu anda insanlarla dolu, elbette ki sizin kalabalığınıza da saygı duyarım, madem öyle bizim şu anda karşı karşıya gelmemiz söz konusu değil, öyleyse bizim büromuzda Kemal diye bir arkadaşımız var, sizin oradan Yiğit Beyle masaya otursunlar, ilk müzakereleri onlar yapsınlar, devamını biz yapalım” gibi bir garip konuşma geçti. Onun üzerine oradan, Süleyman Beyin sesini duyuyorum; “Galip’ciğim bekliyorum, hemen gelin” tarzında bir tavır değişikliğini gördüm, “Tamam, biz geliyoruz” dedi. Ve Galip Abi’yle atladık  taksiye  Süleyman Beyin evine gittik. Süleyman Beyin evine, sonra giderken takside konuştuk, “Ne anlattı da Galip Abi Süleyman Bey ki böyle söyledin?”,”Ben telefon açtığım zaman, bütün sokak insan dolu ve bütün insanlar benle konuşmak istiyorlar Galip’ciğim, Yiğit Köker’le siz bir ön görüşmeyi yapın  dedi. Ben de Kemal’in, bizim büroda çalışan Kemal’in Yiğit Beyle görüşmesini söyleyince, kendisinin bana söylediğini benim kabul etmediğimi, gerçeği bildiğimi anladı ve hemen bizim gelmemizi istedi. Ben bunun yapılacağını bildiğim için telefonu senin elinden aldım. Ben Süleyman Demirel’i şu kadar zamandır tanırım.”  Hakikaten gittiğimiz zaman evinin önünde hiç kimse yoktu ve bizi  Süleyman Demirel yukarıya, odasına, evine aldı, evinde üçümüz beraber “niçin birlikte siyasi parti kurmanın gerekliliğini” konuştuk. Sonra Sadettin Bilgiç’e gittik, işin devamı var, o ayrı bir fasıl. Galip Abinin hayatı incelendiği zaman, şu gerçek çok bariz bir şekilde ortaya çıkar; Türk Milliyetçiliği fikri etrafında yetişmiş olan Galip Erdemden  sonraki kuşakların üzerinde, Galip Erdemin inanılmaz etkileri ve emekleri vardır. Meselâ, şu anda parlamentoda,  gözümün önüne getirdiğimde, öyle zannediyorum ki, en aşağı 200 parlamenter vardır. Onlara gidip, yaklaşacak ve Galip Erdemi soracak olsanız; herkesin Galip Erdeme karşı müthiş bir sempatisi ve kendisiyle ilgili hatıraları ve emekleri ve kendi üzerindeki etkilerini dinlersiniz. Türkiye’de  köşe yazarlığı yapmış, siyaset yapmış, fikir hareketleri içinde  bulunmuş birçok insan vardır, ama öyle zannediyorum ki, bu kadar geniş  kitlelere, böylesine  müessir olmuş, hem de kendi köşesinde  kendisini saklamış bir insana rastlamak kolay kolay mümkün değildir. Onu da ancak şöyle ifade etmek mümkün. Galip Abi Türk Milletine kendisini adamış  bir insandı, bu adamışlık bir sözden ibaret değildi. Hayatının bütün zevklerini, bütün arzularını kapatmış ve sadece inanmış olduğu fikre fiilen, bizzat veya emek verdiği insanlar vasıtasıyla hizmet etmekten ibaret bir hayat, ve bu hayat ömrünün son birkaç yılına kadar aynen böyle devam etmiştir.Bu sadece parlamenterlerle ilgili bir mevzi emek değil, emek verdiği insanlardan parlamentoya gelen insanları kastederek söyledim. Bürokratlarından, kendi bölgelerindeki mahalli liderlerine kadar. yazarlarından, üniversitelerde hocalık yapan insanlara kadar, Galip Abinin emek verdiği, kaliteli çok büyük bir kitle vardır ve hepsinin de Galip Erdem, “Galip Abi”sidir. Bu ölçüler içinde Galip Abiyle  ilgili pek çok anekdot anlatılabilir; ben Galip Abinin son dönemini anlatmak istiyorum. Hatta ona geçmeden önce bir hususu belirtmek istiyorum:Galip Abi on iki  saat okuyan, gece sabaha kadar okuyan, gündüz de uyuyan bir insandı. Mütemadiyen dolan bir insandı Galip Abi.  Bu yönüyle Galip Abinin kültür düzeyini ifade etmek mümkün değildi. O açıdan da  Galip Abinin, hayatının bize yansıyan  bölümüyle, bize yansımayan  bir bölümü vardı. Orası adeta 40′ncı odaydıve  kırkıncı odayı Galip Abi bize hiç açmadı. Ne kadar  açmaya uğraşmışsak  uğraşalım, Galip Abinin o gizli odasına biz giremedik. Zaman zaman bizim girdiğimizi hissettirecek şekilde küçük anekdotlarla, hayatının his dünyasından, kişisel yönlerinden çok küçük  kırıntılarla  bahsetmişse de hiçbir zaman Galip Abinin biz o gizli dünyasına giremedik. O dünyayı kendisiyle beraber aldı gitti.Eğer roman yazmış olsaydı, yazmış olduğu romanın satırları arasında, belki Galip Abinin gizli dünyasına girerdik, fakat o kendisine, hislerini anlatan yazıları yasaklamış olduğu için de yine biz o dünyaya gireme(z)dik. Galip Abi böylesine bütün zevklerden, bütün arzulardan, bütün insani isteklerden tecrit edilmiş bir hayatı, bir fikir uğruna, o fikre hizmet edeceği insanlara emek  vererek geçirmiş bir insan portresiydi. Ve ben bu insanın ömrünün son demlerinde, böylesine adadığı, kendisini adadığı kimselerde aradığını bulamamanın değil de emeklerinin kıymetinin bilinmediğinin hüznünü yaşadığını gördüm. Bunu kelimelerle  ifade etmedi, bunu açıkça söylemedi, açtığımız zaman üzerini kapattı. Ama bizim kendisiyle 35 sene yaşanmış bir hayatımız vardı ve o yaşanmış hayatın yapısından, tanıdığımız Galip Erdem yapısından, ben bunu çıkardım. Bir benzetme yapmak gerekirse;tıpkı bir radyonun düğmesini kapattıktan sonra nasıl susarsa, Galip Abi de  son bir iki yıl içinde kendi düğmesini kapatmıştı. Ne kadar konuşursanız konuşun, ne kadar sitem  ederseniz  edin, Galip Erdem suskun dönemini bir daha değiştirmedi. O suskun  hayatı ile birlikte ebedi aleme göç etti. Hatırladıkça bunu burnumun direği sızlar benim.  Biz Galip Erdemin kıymetini bilemedik. Belki de onun yazılarını yazabileceği zeminin oluşmasında da bizlerin de kendimize düşen payları vardır. Galip Abi inanan bir insandı. Beş vakit namazını kılan bir insan değildi. Son zamanlarda Nuri Beyle  beraber görüşmelerimizde de  bana aktarmıştı. Galip Abi Cuma namazlarına başlamak ve namazlarını kılmak doğrultusunda bir karar içindeydi. Fakat hastalıklar buna imkân vermedi. Orucunu tutardı, son zamanlarda sağlığı elvermediği için orucunu tutamaz duruma gelmişti.  Ama dini konularda Galip Abi derinlemesine bilgiye sahipti ve onun o saf yüreği, o tertemiz hali, inanmış bir insanın bir modeliydi. Beş vakit namazınıkılamıyordu ama bir müslümana yakışan bütün güzellikleri Galip Abi şahsında tecessüm ettiriyordu. Benim penceremden Galip Abinin kısa bir program için nakledeceğim hususlar bundan ibarettir. Teşekkür ederim.  

Serafettin YILMAZ

WordPress.com'dan blog alın.