Şimdi nerdeler?

Mart 17, 2009 - Leave a Response

12 Mart  1997 tarihinde kaybettiğimiz ; Ülkücü Camiaya büyük hizmeti geçmiş , büyük Türk Milliyetçisi Gazeteci-Yazar Galip ERDEM Ağabeyimizin ruhuna Fatihalar okumanız dileğiyle…Allah (c.c) mekanını cennet eylesin…

 Şimdi nerede olduklarını, ne yaptıklarını bilmediğim delikanlılar!
“Fetih Marşı” şiirini çok severlerdi. O delikanlılar, büyük yürekli
ama alçak gönüllü idiler. Doğru, “Fatih’in İstanbul’u fethettiği
yaşta” idiler. Yine de hiçbirinin Fatih’lik iddiası yoktu. Sadece
Allah’a iyi kulluk edebilmenin, milletine daha çok hizmet vermenin
yarışına girmişlerdi. İlimde, fikirde ve sanatta birer “Fatihçik”
adayı olmanın hayalini kurmuşlarsa, kim kınayabilir? Belki de
aralarında gerçek fatihler çıkacaktır, kim bilebilir?

Bir zamanlar o delikanlıların bir çoğunu tanımıştım. Her iki dünyada
da şahitlik ederim ‘oyuna ve oynaşa’ ayıracak zamanları hiç olmadı.
Delikanlılığın yaşlanınca gülümsenerek hatırlanan yaramazlıklarından
bile uzak kaldılar. Milletlerinin saadetlerini, devletlerinin
yücelmesini, bayraklarının dünya durdukça hep öyle nazlı nazlı
dalgalanmasını hayatlarının gâyesi saydılar. Mukaddesatına
yabancılaşmış, güzelliklerini unutmuş bir neslin çocukları idiler.
Yolun doğrusunu gösterecek büyükleri öyle azdı ki, içlerinden bazıları
büyüklerine doğru yolu seçtirmenin ağır yükünü omuzlamaktan
çekinmediler. O delikanlıları bir hayli zamandır.
göremiyoruz. Acaba halleri nicedir?

O delikanlılardan her biri “burçlara bayrak olacak kumaştan” idiler.

Hep yükseklerde kalmayı ve hiç yere düşmemeyi çoktan hak etmişlerdi.
kıymetlerini bilemedik. Niçin görünmüyorlar? Gücendiler mi?Aramıza bir
daha dönmeyecekler mi? Eğer böyle ise kaybımız çok büyüktür.

Gün gelecek o delikanlıları yine arayacağız ama artık kolay
bulamayacağız.
Bizden şan istemediler, canlarını verdiler. Bizim hürriyetimiz için
hürriyetlerini feda ettiler. Bizden sadece biraz sevgi, biraz anlayış
beklediler. Onu bile esirgedik.
Hep aynı soru beynimi kemiriyor; “Fatih’in İstanbul’u fethettiği
yaştaki” o delikanlılar. Şimdi neredeler, ne yapıyorlar? Yoksa
atalarından işaret aldıkları gün yürüdüler de arkalarından kimse
gitmediği için çok mu uzaklara düştüler? O delikanlıların bazılarının
yerini biliyorum. Ulubatlı Hasan Ağabeylerinin yanındalar.

Galip ERDEM

Ülkücüler

Mart 17, 2009 - Leave a Response
Siz büyük Türkiye’yi gerçekleştirecek olan Ülkücüler! ! !
Siz Oğuzların, Kür Şadların, Alparslanların, Fatihlerin, Yavuzların, Abdülhamidlerin, Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların, Sütçü İmamların, Dilşad Sultanların, Nene Hatunların, Gevher Nesibelerin, Malhun Hatunların torunları olan Ülkücüler;
‘Gafillerin ardında Allah’ı anan; kaçanların ardında vuruşan, ölüler arasında diri olan gibidir.’ Kutlu Peygamber sözünün muhatabı olmak için çalışın.
Yolunuz açık olsun. Cenab-ı Allah, taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yüklemesin. Yüce Yaradan kendi dini için gayret eden herkese yardım etsin.
‘Gençliğin acı haline’
‘Öldün mü ey gençlik?
Eğer öldünse haber ver: ”Onlara hicviye yazan kalemim sana da mersiye yazsın. Yahut ölmediğini ispat et ki, sana olan büyük imanım sarsılmasın ve sana olan destanım boşa gitmesin.”

Arif Nihat Asya

ŞEHİT LİDER: NEJDET KOÇAK

Mart 17, 2009 - Leave a Response

 

Büyük Türk Milliyetçisi Nejdet KOÇAK’ı rahmetle anıyoruz.

Necret Koçak

Yüreğimizin yağının eridiği, kalplerimizin titrediği, vicdanlarımızın sızladığı uç noktadır Necdet Koçak. Meslektaşım, ağabeyim, dava arkadaşım ve dostum Necdet Koçak hakkında yazmaktan ve konuşmaktan sakınır ve kaçınır olduk 28 yıldır. Bu konu, sevenleri arasında çok acil olduğunda kısaca bahsedilir ve bitirilir. Sonra… Sonra gözlerimiz dalar ufuklara, boşluğa, gittiği cennete ve hasretin verdiği özlemle içimize akar gözyaşlarımız…

 HAYATI

07.04.1939’da Kerkük’te doğan Nejdet Koçak ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladı. Babası Nurettin Ali Tevfik, bir Türkmen öğretmeniydi. 1958 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Makineleri Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden Ziraat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Daha sonra Kerkük’e döndü ve 1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığı’na bağlı Zirai Donatım Müdürlüğü’nde çalıştı. 1964 yılında Türkiye’ye tekrar geldi ve 1966 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Master’ını, 1969 yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamladı. Daha sonra Irak’a döndü ve 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başladı. 1976 yılında Doçent oldu.

Türkiye’ye gelirken adı Necdet olan şehidimiz, Nejdet Sançar’ı Ankara’da görüp tanıyınca, ismini bu çok sevdiği büyüğümüzünkine benzetmesi saygısı icabı oldu ve bundan sonra hep Nejdet ismini kullandı. Necdet Koçak, milli dava uğruna daha ortaokul ve lise dönemlerinde çalıştı. Nitekim 1959 yıllında Kerkük Katliamı’nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah’ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında faaliyet gösterdi ve başkanlığını yaptı.

14 Temmuz 1958’de Irak’ta Krallık idaresinin Albay Abdülkerim Kasım tarafından devrilmesinde, 19 yaşındadır. Bundan sonraki gelişmeleri yakından gözlemleyecek ve engin milliyetçi ruhunda sentezleyecektir. İhtilalden 3 ay sonra 22 Ekim 1958’de Barzani (Molla Mustafa Barzani (1903-1979), şimdiki Mesut Barzani’nin babası) Kerkük’ten büyük nümayişlerle geçerek Süleymaniye’ye gider. Peşine taktığı yüzlerce komünist Kürt büyük azgınlıklar içinde, önlerine gelen Türklere hakaret ederler, hadise
çıkartırlar, “Kerkük’ü terk edin, Kerkük bizimdir” diye bağırırlar. Kürtlerin emellerini ve bugünkü noktaya nasıl gelindiğini 50 yıl önceden göremeyen devlete devlet denir mi?
Ya da ne denir?

Mart 1959’da Türklere karşı bir sindirme hareketi başladı. Yılların Kürt-Arap çatışması unutuldu ve Türk’e karşı sindirme ve imha hareketi başlatıldı. Haziran ortasına kadar Türklere tam anlamıyla kan kusturuldu.

14 Temmuz 1959; Irak’taki ihtilalin seneyi devriyesidir. Şehir tam bir bayram havası içindedir. Fakat sadece Kürtler kamyonlara doldurulmuş, ellerinde sopalar, taşlar ve silahlarla şehri dolaşıp Türkleri tehdit ediyorlardı. İlk olarak bir Türk kahvesini basıp içeridekilere ateş ettiler. İlk şehit Kahveci Osman’dır. Hırslarını tatmin edemiyorlardı, şehidimizi bir arabanın arkasına bağlayıp caddelerde sürüklediler. Sokağa çıkma yasağı konuldu, ama Kürtler hariç. Sokakta yakalanan çoluk çocuk bütün Türkler barbarca öldürüldü, işkence edildi, direklere asıldı, açtıkları çukurlara diri diri gömüldü ve iki ayrı arabaya bağlayıp parçalandı. Başta Lider Binbaşı Ata Hayrullah olmak üzere 36 Türk şehit edildi. Maalesef Türkiye bütün bunları seyretti ve “Birkaç Yüz Türk için Irak’la dostluğumuzu bozamayız” diyen bakanları bünyesinde bulunduran Türk Hükümeti, cinayetler karşı suskun kaldı ve Kasım ihtilaline dostluk elini uzattı.

Genç Necdet, bütün bu soykırımları, cinayetleri, Türklere karşı oynanan kalleşçe oyunları birebir yaşadı. Bu olayları Türkiye’ye bütün detayıyla ilk defa getiren ve duyuran kişi oldu. Hazırlanan yeni anayasada, Irak’ın altıda bir nüfusunu teşkil eden Türkmenlerin yer almayışını hemen gördü. Bunun Orta Doğu petrol bölgesinde Türkiye’nin söz hakkını sıfıra indiren İngiliz taktiği olduğunu fark edecek ve olayların önünü ve arkasını çok iyi takip ederek, milletine karşı tertiplenen gizli planları sezecek ve şahadetine kadar sürecek 22 yıllık ömrünü bu gözlem ve sezgilerine göre programlayacaktır.

22 Mart 1979 tarihinde Türkiye hesabına casusluk yapmak ve Türkçülük suçu isnat edilerek tutuklandı. 10 ay gibi uzun bir süre nerede olduğu bile bilinmedi. Söylediklerine inanmadılar. Zincirlere vurdular. Vakit namazlarını kılmasına izin vermediler. Kurtarılması için Devrin Cumhurbaşkanına, Başbakanına, bakanlarına ulaşılmıştı. Temas edilen hariciyeciler, körkütük aptala yatıyorlardı. Sonuçta, bu dava adamı kurtarılamadı. Uzun süren mahkeme safahatı, Türkiye’yi idare edenler açısından bir hicap tablosudur, yüz karasıdır.

On ay sonra 16 Ocak 1980 tarihinde ilk ve son defa görüldüğünde, idam edileceğini bildiği halde her zamanki gibi vakur, dimdik ve asildi. Son anlarında kendisini yalnız bırakmayan gençlere söylediklerini özellikle yazmak istiyorum:

● Hiçbir şey değişmesin. Doğru olduğunu bildiğiniz yolda devam edin. Söyleyin arkadaşlara korkmasınlar.
● Ben kimsenin adını vermedim. Bu dava yerde kalmayacaktır.
● Ağaç budandıkça göverir.
● Ağacın özünde de kurt var. 27 gün önceki mahkemede beni ihbar edenlerin isimlerini verdiler. “Sen bu toplumun liderisin, bir isim listesi vereceğiz, bu listede tanıdıklarının karşısına işaret koyarsan kurtulursun, senin için pek çok devletin teşebbüsü var, görevine iade edip göz önünde bulundurmamızı istiyorlar, aksi halde idam edileceksin” dediler. “Ben listeyi görmek istemiyorum. Sizin iftira ettiğiniz gibi vatana ihanet etmedim. Bu vatana ihanet etmem, sadece Türküm ve Türklerin de öz memleketlerinde herkes gibi bütün haklarına sahip olmalarını istiyorum”.

16 Ocak 1980 sabah karşı saat 6.44’de Bağdat’ta Saddam rejimi tarafından idam edildi, şahadet şerbetini içerek şehitlere serdar oldu. Dava arkadaşları Abdullah Abdurrahman, Adil Şerif, Dr. Rıza Demirci ve Halit Akkoyunlu O’nu bu cennet yolculuğunda yalnız bırakmadılar. Cenaze, Irak gizli servisi nezaretinde, aileden birkaç kişinin iştirakiyle gizlice kaldırıldı. Türkiye’den bir partinin lideri, idamları müteakip Saddam Hüseyin tarafından özel surette Bağdat’a davet edildi. Devlet başkanlarına yakışır bir biçimde cömertçe ağırlandı. Bu zat Türkiye’ye döndüğünde, “Irak’ta Türklere baskı yapılmadığını, idam edilenlerin de, camilerde namaz kılan halkın yüzüne kezzap döken teröristler olduğunu” söylemek gaflet, dalalet ve hıyanetinde bulundu.

KENDİSİ GÜZEL, AHLAKI GÜZELDİ

Necdet Koçak kadar temiz, içi dışı bir, O’nun kadar yiğit, yakışıklı güzel Türk görmedim diyen pek çok dostumuz vardır. Necdet Koçak, temiz, düzgün fizikli, kırmızı yanaklı, güler yüzlü, güler gözlü, erkek güzeli yakışıklı, sempatik, cana yakın bir kişiliği ile hemen fark edilirdi. Her zaman itinalı ve temiz giyinir, güler yüzüne ince bıyıkları çok yakışırdı. O, az insanda rastlanabilecek gönül zenginliğine ve ruh güzelliğine sahipti. Gençlik yılları dâhil bütün ömrü boyunca, arkadaş ve akranlarından ahlaki anlamda en küçük bir zaafı görülmedi.

Konuşurken iç dünyasındaki güzelliklerin pırıltısı gözlerinde okunur, yüreğinin sıcaklığı ve aydınlığı bir tatlı tebessüm halinde yüzüne aksederdi. Rahmetliyi tanıyıp da sevmeyen bir insan yoktur. Ses tonu ve davranışları kararlı, insana huzur veren bakışları derin ve anlamlı idi.

Hasbiliği, fedakârlığı, cesareti, çalışkanlığı, yani bir insanı kâmil mertebelere ulaştırabilecek davranışların tamamını, Necdet Koçak’ın günlük yaşayışlarında mükemmel bir tablo halinde görmek mümkündü. Namaz vakitleri gelince, kibarca yanındakilerden izin ister namazlarını kılardı.

O, bir gün bile öfkeli görülmedi. Ağzından bir defa olsun kötü söz duyulmadı. Karşısındakine her zaman: “Bir insan ancak bu kadar halim selim, bu kadar ölçülü ve terbiyeli olur” dedirtirdi. Herkese sevgi ile yaklaşırdı. Sohbet etmediği, samimi davranmadığı kimse yoktu. Hayatta iken de, şehit edildikten sonra da, O’nun hakkında olumsuz tek kelime den olmamıştır.

Gösteriş bilmezdi. Yüzünden nur akardı. Saflığın, masumiyetin, iç ve dış temizliğinin, ihlasın adeta timsaliydi. O hiç nursuz görülmedi. Sevilecek insandı ve öyle oldu. Her kes sevdi O’nu. Sanki şehit olmadan şehitlik nurunu yüzünde taşıyordu.

TAM VE KAMİL BİR DAVA ADAMIYDI

Necdet Koçak ne istiyordu? O, Irak’ta Türklerin her türlü zulüm ve katliamdan kurtarılarak, yok olmadan insan gibi yaşamalarını istiyordu. Dillerini, kültürlerini, törelerini, milli kimliklerini, kaybetmemelerini, birliklerini korumalarını isterdi. Onun için yorgunluk, şahsi meşgale yahut mazeret söz konusu değildi. O’nun hayat felsefesi davasına hizmet esası üzerine kuruluydu. Haberli ya da habersiz günün her saatinde yanınızdakilerle birlikte kapısı çalınabilirdi. Gelenleri yüzünden hiç eksilmeyen aydınlık tebessümüyle karşılar, hiç üşenmeden yorulmadan Irak Türklerini, Kerkük’ü, üzerindeki baskıları, tehditleri, gelecek için düşündüklerini anlatırdı.

1960’ların başlarında, Türkiye dışında yaşayan Türklerin varlığından söz edenlere, “bilimsel gerçeğe” yani sosyalizme kafa tutmaya çalışan hayalperest Turancılar nazarıyla bakılırdı. O şartlarda Necdet Koçak bir kardelen gibi, kendi tarihine bigâne duyarsız sosyal muhitin karlı ve buzlu kış günleri kadar sert ve acımasız ortamında, ilkbaharı müjdeleyen bir sıcak nefes gibiydi.

Necdet Koçak, bütün bir ömrü cephedeymiş gibi yaşayan ve zoru başaran ender bir Türk Milliyetçisi idi. O’nda bir imparatorluk mirasçısı edası vardı. Kerkük’ün nerede olduğunu bilmeyenlere, Kerkük ve Kelkit’i birbirine karıştıranlara, yüzü al al yanarak açıklamalarda bulunmak, O’nun bitmez tükenmez gayretleri arasındaydı. O’nun sayesinde Kerkük Ankara’nın bir semti, Erzurum’un hemen ötesindeki Bayburt gibi yakın, sıcak bir mekân oldu. Türk dünyasına yakınlığımızı hissettik. Davasından hiç ama hiç sapma göstermedi.

Her sohbetinde karşısındakilere mutlaka bir şeyler öğretirdi. Kendi neslinin de, kendinden öncekilerin de fikir babasıydı. Tam anlamıyla aksakallısıydı. Irak’ta Türk varlığını dava haline getiren O’dur. Sanatın ve sporun bir milletin tanınmasındaki önemini çok iyi kavramış ve arkadaşlarını teşvik etmişti. Lozan’da Musul ve Kerkük’ün Irak hudutları içine bırakılması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Irak Türkleri ile ilgilenmemesi O’nun ıstırabı idi. 1958 ihtilalinde, Bağdat Paktına dayanılarak Türkiye Irak’a müdahale edebilirdi. 1990 Körfez savaşında da, Müttefiklerimizin ısrarlarına rağmen Kerkük’ü içine alabilecek bir müdahale maalesef gerçekleşmedi. Nihayet 2003 Mart teskeresinin reddedilmesi, Kerkük Türküne ve Güneydeki problemin çözümüne tam bir ihanet olmuştur.

NECDET KOÇAK BİR LİDERDİ

O, bir liderde aranan bütün vasıfları benliğinde taşıyor ve çevresindeki gençleri bilinçlendiriyordu. Zamanla Irak’ta yaşayan bütün Türkmen aydınları Türk-İslam bilinciyle O’na bağlandılar, O’nu lider gördüler. Kendisinden yaşça büyük olanlar bile O’na ağabey diye hitap ederlerdi.

O çok büyük bir kabiliyetti. Gerçek bir liderin haiz olması gereken tüm yüksek meziyetleri kendinde toplayan karizmatik bir kişiliğe sahipti. Yüreğinde kin ve nefrete yer yoktu. Son derece dürüst, mütevazı ve o nispette bilgili ve kültürlü idi. Kısa sürede milletin bir ümit ışığı ve sembolü haline gelmişti. O’nun beş projesi meşhurdur: Çiftlik, Hastane, Gazete, yayınevi ve Okul. Bağdat Üniversitesindeki çalışmalarından çok umutluydu. Türkiye’deki bilimsel çalışmaları beğenmez, bizleri tembellik ve öze inmemekle suçlardı. Birlikte projeler yapılmasından söz ederdi.

“Irak’a dönme, Saddam’ın ne yapacağı belli değil, sana zulmedilmesinden korkuyoruz” tarzındaki ikazlara, “Olur mu hiç! Irak’taki çocuklarımızı, kardeşlerimizi nasıl sahipsiz bırakabiliriz. Kerkük’ü ikinci bir Kıbrıs durumuna düşürmemeliyiz. Ben gitmek mecburiyetindeyim” diye cevap verirdi. “Allah’ın yarattığı her Türkmen bizim insanımızdır, onu kaybetmeye, ya da kazanmamaya tahammülümüz olmamalıdır” derdi. Yiğitler bir yola dönmemek üzere girerler. Bağdat’ta bir değil 1000 Saddam olsa Necdet Ağabey yine gidecekti. Ve gitti. Bıraktığı boşluğu dolduracak kimse bu kadar yıldır çıkmadı.

 

BİZ HALA ŞOKTAYIZ

Bu dava binlerce şehit verdi. Nelerimizi kaybetmedik? Kimlerin kaybına alışmadık ki? Ancak aradan 28 sene geçti ve hala hadiseye intibak edemeyişimiz gariptir. Sanırım O’nu kurtarmak için denediğimiz yollar az geldi. İdamdan kurtulabilir miydi? Kurtarılamadığı kesin, ama sanki O’nu zindandan kurtarmanın başka yollarını da denemeli idik. Bize bu yakışırdı mı diyoruz? Bu dünyada Nejdet Ağabeyi kurtaramayacaksak niye yaşıyoruz mu diyoruz? Kahroluyoruz. O’nun yolunda gidenler çıkacaksa, O’nun davası kucaklanacaksa, O’nun yeri doldurulacaksa belki ancak hüznümüz hafifler.

Allahın rahmeti üzerine olsun Ağabeyim. Seninle cennette buluşmak istiyoruz. Sen Allahın izniyle şefaat edici olacaksın. Bizleri de unutma diyoruz.

YANAR KERKÜK
MUM KİMİN YANAR KERKÜK
YAĞ YANDI FİTİL BİTTİ
AHRINDA SÖNDÜ KERKÜK

BU ALMA DÖRT OLAYDI
KANIMA DERT OLAYDI
BOYNUMU VURAN CELLÂT
KEŞKE BİR MERT OLAYDI.

Prof. Dr. Orhan ARSLAN

 

ÜLKÜCÜLÜK NEDİR, ÜLKÜCÜ KİME DERLER ???

Ekim 10, 2007 - Leave a Response
Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

 

Ülkü, insanın ya kendi milleti veya bütün insanlık için ulaşılmasını şiddetle arzu ettiği son hedeftir. Arzu ve hayal edilen son hedefe varmak gayesiyle, yorulup yılmadan, bıkıp usanmadan fazilet ve cesaretle, fedakarca çalışanlara da Ülkücü denir. Hayatlarını insanlığa hizmet uğrunda harcayan peygamberlerle, bazı filozof ve ilim adamları birer ülkücü sayılırlar. Kendilerini milletlerine adayan büyük liderler, cihangir başbuğlar ve kahraman askerlerle, milliyetçi ilim, fikir ve san’at adamları da tam manasıyla birer ülkücüdürler.

İnsanlık da, milletler de bugün ki seviyelerini, gelmiş geçmiş ülkücülere borçludurlar. Ancak, gerek insanlık tarihinde, gerekse milletlerin tarihinde kendini böyle bir ülküye vermiş ülkücülerin sayıları pek fazla değildir. Çünkü ülkücülük çok çetin bir yoldur. O yola herkes dayanamaz. Hevesle başlasa da herkes bu dikenli yolda sonuna kadar gidemez. Her insanın san’atkar veya kahraman olması nasıl mümkün değilse, ülkücü olması da öyle imkansızdır. Hatta ülkücülük sanatkarlıktan da kahramanlıktan da güç ve daha fazla bir şeydir. Sanatkar, yaratılışının icabına uygun olarak istemese bile eser vermeye mecburdur. Kahraman ise, belki bir ömür boyu bekledikten sonra gerektiğinde kendini feda edecektir. Ama ülkücü onlar gibi değildir. Hayatının her anını yalnız ülküsü uğruna harcar.

Ülkücülüğün vazifesi ve hizmeti belirli bir an için değildir. Kendini bir ülküye adayanlar, şahsiyetlerini ancak azim, irade ve sabırla bu yolun icabına göre terbiye eder ve hazırlarlar. Ülkücülüğün en güç tarafı da budur. Ülkücünün bir insan olarak, hem eksiksiz ve kusursuz, hem de bir çok üstün meziyetlerle yüklü olması gerekir. Doğuştan bu derece mükemmel bir insan pek az bulunacağına göre, kusurları düzeltip, eksikleri tamamlayarak mükemmel bir insan seviyesine yükselmek ülkücüye düşen ilk vazifedir. Ülkücü adeta kendi kendini yeniden yaratacaktır. Yetiştiği çevreden ve gördüğü eğitimden edindiği kötü alışkanlığı bırakmak, yanlış bilgi ve inanışları değiştirmek suretiyle kendini yeniden terbiye etmek de gene ülkücüden beklenen bir iştir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücülerde bulunması gereken vasıf ve meziyetler:
AZİM VE İDARE:

Her iş ve meslekte başarıya ulaşmanın mühim unsurlarından biri olan azim ve irade ülkücünün birinci vasfıdır. Ülkü dediğimiz uzak ve yüce hedef öyle kolayca ulaşılacak bir nokta olmadığına göre, o yola baş koyanların her türlü güçlüğe, ağırlığa, tersliğe, aksi tesadüflere, talihsizlik ve engellere yılmadan, bıkmadan, bezmeden, ümitsizliğe düşmenden karşı koymaları gerekir. Bu da ancak güçlü bir azim, çelik gibi sağlam bir irade sayesinde mümkündür.

 İnsanın, elinde olmadan, doğuştan getirdiği veya muhitinden kaptığı zaaf ve kusurlarını düzeltebilmesi de, gene kuvvetli bir iradeye sahip olmasına bağlıdır. Bu bakımdan azim ve irade ülkücünün sırtını dayadığı yüce dağlar gibidir. O sayede hiçbir düşman ve saldırı karşısında gerilemez, direnir. Direndiği müddetçe da ayakta kalır ve kazanır. Zaten irade Tanrı’nın insanlara bağışladığı en güçlü silahtır. Onun yardımı ile yenilemeyecek düşman, aşılamamış engel, düzeltilmeyecek şahsi kusur yoktur. Yeter ki insan ülkücülüğün bunu gerektirdiğini kabul etsin.SABIR VE TAHAMMÜL:


Ülkücü, döktüğü alın terine, harcadığı emeğe ve kaybettiği zamana rağmen, hedefe hemen ulaşamayacağını bilmeli ve mutlu neticeyi yıllarca sabırla beklemeye razı olmalıdır. Öyle hedefler vardır ki, oraya ancak asırlarca sonra varılabilir. Bu uğurda kim bilir kaç ülkücü, hedefe yarın varılacak gibi çalışır, fakat zafer çiçeklerinin yüz yıllarca sonra derlenebileceğini de göze alır.

Dilimizdeki “Sabrın sonu selamettir”, “Sabreden derviş muradına ermiş “, “Sabırla koruk helva olur”, “Sabır başı sarı altın” gibi atasözleri bütün ülkücülerin kulağına küpe olmalıdır. Sabırsız insan çok çabuk yılar. Davadan hemen dönebilir. Halbuki ülkücü tuttuğu yolun bütün icaplarını yerine getirdikten sonra, geçici başarısızlıklar ve yenilgilerle dayanma gücünü kaybetmez. Ayrıca döktüğü alın terinin ve akıtacağı kanın boşa gitmeyeceğine inanır.DİSİPLİN:
Ülkücü, yapmakta olduğu için bir çeşit savaş olduğunu bilmelidir. Savaş ise başında komutanın bulunduğu, çeşitli rütbe ve derecedeki askerlerin katıldığı bir san’attır. Tek gaye olan zafere kavuşmanın mühim şartlarından biri de herkesin vazifesini mutlak bir disiplin içinde yapmasıdır. Bu disiplin bütün askerlerin komutanın emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeleridir.

Her ferdin kendi yerini ve sırasını iyi bilip, amirlerinin sözünü dinlemesidir. İşte ülkücü de böyle bir savaş cephesinde olduğunu düşünmeli ve liderin emirlerini tam bir inançla yerine getirmelidir. Emir dışına çıkanlara ordubozan adı verilir. Milletimiz böylelerinden büyük zarar görmüştür. Bunlar yüzünden nice savaşlar yenilgiyle bitmiştir. Disiplin bir bakıma, savaşçı veya ülkücünün davasına ne ölçüde bağlı olduğunu gösteren mihenk taşıdır.

Şahsi düşünce ve anlayışının tesiri ile yahut da inanç zayıflığı yüzünden, liderin emirlerini dinlemeyip disiplin dışına çıkanlar tam bir ülkücü sayılamazlar. Bir ülkücü herhangi bir grup içine girmeden tek bir fert olarak da çalışsa, gene davanın gerektirdiği disipline uymak zorundadır. Bu da aynı yolun diğer yolcuları ile geçinmeyi, yardımlaşmayı ve iç mücadeleye girmemeyi zaruri kılar. Çünkü dava şahsi değil, millidir. Metot ve teferruattaki görüş ayrılıkları, aynı hedefe yönelmiş ülkücüleri bir biriyle karşı karşıya getirmemelidir. Bayrak göndere çekildiği zaman, çeken kim olursa olsun, bütün ülkücüler onun altında toplanmayacaklar mı?

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

FEDAKARLIK:
Her ülkücünün fedakar olması gerektiğini söylemek bile lüzumsuzdur. Kendini milletine adamış bir kimsenin her şeyini bu uğurda feda etmesinden daha tabii ne olabilir. Ancak gene de bu fedakarlığın derecesi üzerinde durmak isteriz. Ülkücünün fedakarlığı, hayatı dahil, bütün maddi ve manevi varlığını milleti için harcamaktan ibaret değildir. Ülkücü verdiğinin ve yaptığının hiçbir zaman karşılığını istemeyen kimsedir. Ülkücü, şöhret, mevki, ve menfaatle hiçbir ilgisi olmayan bir atsız kahramandır.

Asırlardır, savaşlarda verdiğimiz ve hiç birinin adını bilmediğimiz milyonlarca Türk şehidi gibi. Ülkücülük, insanın bazı şahsi zevk, arzu ve alışkanlıklarını da terk etmesini gerektirir. Hem prensler gibi rahat yaşamak, hem de ülkücü olmak mümkün değildir. Türk Milleti söz ve yazıları ile milliyetçi, fakat yaşayış ve davranışları ile menfaat ve mevki düşkünü eyyamcılardan çok çekmiştir. Onlar gibi, ülkücü geçinip de bunun hiçbir şartına uymayanların aramızda yeri yoktur.FAZİLET VE DÜRÜSTLÜK:
Dürüstlük ve fazileti olmayan insanlar hiçbir işte uzun zaman başarı sağlayamazlar. Onun için uzak hedefli davaların sahipleri daima ahlak ve faziletle mücehhez olmak zorundadır. Ülkücülerin de Türk töresinin bütün esaslarına uymaları ve düşmanlarına karşı bile dürüst, mert ve insanca davranmaları gerekir. Yalan, entrika, dedikodu, iftira ve bozgunculuk gibi ahlaki hastalıklardan bir tanesi dahi büyük bir kitleyi mahvetmeye yeter. Düşmanlarımızı yenmek pahasına da olsa, ülkücü böyle adi yollara başvurmamalıdır.BİLGİ VE ÇALIŞKANLIK:


Yaşadığımız çağda bilgi kadar değerli ve güçlü şey yoktur. Her insana kapılarını açan bilgidir. Ülkücünün mesleği ise ne olursa olsun, önce o konuda sağlam ve geniş bilgi sahibi olması gerekir. Çünkü kendi mesleğinde başarılı olmayanların başka sahalarda da başarı sağlayamadıkları görülmüştür. Sonra da Türk tarihini, Türk töre ve kültürünü bilmek icap eder. Türkiye’nin bugünkü meselelerini, bunların hal çareleri için sunulan reçeteleri ve dostu, düşmanı öğrenmek de gene zaruridir. Tabi bütün bunların temini ülkücünün çalışkan olmasına bağlıdır. Ülkücü bir karınca sabrı ve arı titizliği ile çalışmak zorundadır.Ülkücü bu çetin yolu birçokları gibi sadece kendini tatmin etmek yada menfaat sağlamak için seçmediğine göre, onun hayatı boyunca başarması gereken mukaddes vazifeler vardır. En son hedefe ulaşmak şerefi kimlere, hangi nesle nasip olacaktır, bilinmez. Ancak asıl hedefe bir anda değil, adım adım ve bir çok “ara hedefler” aşıldıktan sonra varılabileceği muhakkaktır. İşte her ülkücü nesilden beklenen de, kendi payına düşen bu “ara hedefleri” mutlaka aşmaktır. Tıpkı savaşta büyük zaferi kazanmak için, önce her cephede bütün birliklerin muharebeyi kanmış olmaları gibi. Muharebe birliklerinden herhangi birinin, üzerine aldığı vazifeyi ham zamanında yapmaması zaferi geciktirir veya tehlikeye düşürür. Her tepe önceden hazırlanan plana göre gerektirdiği anda ele geçirilmelidir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücülerin şimdiye kadar yaptıkları ve bundan sonra da yapacakları mücadele ciddi bir savaştan farklı değildir. Dış düşman ile iç düşman birleşerek karşımızda vaziyet almış bulunuyor. Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki, bu savaşta ağır silahtan sabotaja, yalan iftira ve bozgunculuktan cinayete kadar “sıcak harb” vasıta ve metodlarının her türlüsü kullanılmaktadır. Bunlara ilave olarak, gene ancak savaş zamanlarında hüviyetleri belli olan korkaklar “asker kaçakları” düşmanla işbirliği yaparlar, iki taraflı çalışanlar, sadece kendi hayatlarını yaşamaya bakan nemelazımcılar ve “tarafsızlar” karakterlerinin icabına göre hareket etmişlerdir. Millet sahipsiz kimsesiz ve “başsız” kalma korkusu içinde bunalmıştır. İşte ülkücüler böyle bir ortamda Türk Milleti adına savaş yapmışlardır. Onun için, gelecek günlerde de savaşın gerektirdiği bütün şartlara uymalı ve her türlü imkan seferber edilmelidir. Üstelik bu “ya istiklal, ya ölüm” yahut “ya yeneriz-ya yeniliriz” şekilde iki ihtimalli bir mücadele de değildir. Ülkücülerin gönlünde tek netice vardır: ZAFER. Her şeye rağmen ve mutlaka ZAFER. O halde zafere en emin şekilde ulaşmanın çareleri bulunmalı ve tatbik edilmelidir. Tarihte ün yapmış ve daima kazanmış kimselerin “zafer sırlarıdır” bunlar. Fakat, unutmamak gerekir ki, hiçbir zafer tek bir insan tarafından kazanılmamıştır. Bu sebeple, yalnız komutan veya liderin mükemmel olması yetmez. Davayı benimseyip mücadeleye katılan her ülkücünün aynı yüksek meziyetlere sahip olması gerekir. Zafer, netice itibariyle Mehmetçiğin namlusunda veya süngüsündedir. Ülkücü de kendi mücadelesinin Mehmetçiği sayılır.Her ülkücü iman ve inanç sahibi olmalıdır. Hem Türk Milletinin iman ettiği yüce dine ve mukaddes tanıdığı varlıklara samimiyetle bağlanmalı, hem de davasının haklı olduğuna ve mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmalıdır. Zihnine bir “acaba” sorusu takılan ülkücü çalışma gücünden çok şey kaybeder. O zaman uğrunda didinilen mesele dava olmaktan çıkar; bir macera veya oyuna benzer.

Ülkücü sorumluluk duygusu taşımalıdır. Yapacağı her hareketin sebebini bilmeli, neticesini görmeli ve hesabını vermeye hazır olmalıdır. Üzerine aldığı hiçbir vazifeyi tesadüflere bırakmamalı ve başkalarına devretme yolları aramamalıdır. Ancak, bizzat yaptığı taktirde vicdan huzuru duymalıdır. İnsan bu şekilde davranmaya ne kadar erken yaşta başlarsa, o derece çabuk ve kolay alışır. Eski nesle mensup bazı kimselerin kendilerinden beklenen vazifeleri zamanında yapamayıp Türk Milletini müşkül durumlarda bırakmalarının mühim sebeplerinden biri de onların küçük yaştan itibaren ülkücü olarak yetişmemeleridir. Bu yüzden sorumluluk duyguları tam gelişmemiştir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücünün sorumluluk duygusu yalnız kendisine dair değildir. O bütün dava arkadaşlarının hareketlerinden de kendine sorumluluk payı düşeceğini bilmelidir. Demek ki onların davranışları ile de ilgilenmek zorundadır. Hata işlenmesine mani olmağa çalışmalı, yarım kalmış işleri başkalarının sırtında da olsa, tamamlamağa gayret etmelidir.. Ziya Gökalp’in “Gözlerimi kaparım, vazife mi yaparım” şeklinde özetlediği bir vazife ahlakı, vardır ki , ülkücülere rehber olmalıdır. Bazıları bu sözlerini: “Ben yalnız kendi vazifemden sorumluyum. Başkalarına karışmam” şeklinde yanlış yorumlamaktadırlar. Halbuki tam aksine, Gökalp belirtmek istiyor ki: “Her Şeye rağmen, bütün tehlikelere gözümü kapar, vazifemi mutlaka yaparım.” İşte ülkücünün de vazife anlayışı ve duyduğu sorumluluk hem ferdi, hem de umumi olmalıdır. İnsan ancak kendi şahsı için bir iş gördüğü zaman ferdi sorumlulukla yetinir. Bir cephe adına yapılan hareketlerde ise, o cephenin bütün mensupları birbirlerinin sorumluluğunu paylaşırlar. Çünkü başarının şeref ve sevinci gibi yenilginin acısı da hepimize aittir. Böyle, düşününce, herkesi başarımızla memnun edip, hatamızla üzeceğimizi daha iyi anlarız.Ülkücü. Gökalp’in; “Ben, sen yokuz; biz varız” düsturunu da gönülden benimsemelidir. O zaman meselenin fertlerden ziyade ve öte bir “kadro ve ekip” işi olduğu hakikatı ortaya çıkar. Bu demektir ki, her birimiz tek tek değil, diğerlerimizle omuzlaşarak, milletimizin tabirince, “sırt sırta vererek” yürümeliyiz. Aralarında güzel bir ahenk bulunan insanların teşkil ettiği ekip, kendisini meydana getirenlerin aritmetik toplamı gücünden çok daha kuvvetli ve tesirlidir. Ekip çalışmalarının faydası bundan ibaret değildir. Bu aynı zamanda fertleri en iyi yetiştiren ve terbiye eden bir yoldur. Orada herkes kendisinin güçlü ve zayıf taraflarını öğrenir, Hangi işte kimin daha başarılı olabileceği anlaşılır. Böylece de isabetli bir iş bölümü sağlanır.

Uygun iş bölümü de daima verimi ve başarıyı artırır. Ayrıca ekip içindeki fert bir yandan şahsi eksikliklerini giderirken, bir yandan da kendisine ne kadar ihtiyaç duyulduğunu görür. Bundan sonra davaya bağlılığı sağlamlaşır. Artık kopamaz ve ayrılamaz. İnsan bir işi beraberce yaptığı, hatta beraber oyun oynadığı kimseleri bile kolay terk edemez. Bu “iş” aynı hedefe koşanların omuz omuza yaptıkları “savaş” olunca, hiçbir kuvvet o ekibi parçalayamaz. Birlik ruhu hem zihinlerde, hem de gönüllerde perçinlenir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücü, bağlandığı davanın asaleti ile gurur duymalı, bunu göğsünü gere gere söyleyebilmelidir. Fakat hiçbir zaman hizmetleri ile övünmemelidir. Başkalarının ne alkışlamasına, ne de takdirine ihtiyaç duymalıdır. Onun kıymetini erbabı zaten bilir. Diğer insanlar da bilse ne çıkar, bilmese ne çıkar? Hizmetlerimizin bedelini “aferin” olarak dahi beklemek bize yakışmaz. Kimse bizi zorla veya türlü vaatlerde ülkücü yapmadı. Kendimiz inanarak, isteyerek ve koşarak bu yolu tuttuk. Herkes bizi alkışlamak mecburiyetinde değildir. Sadece vazifesini yapmış insanların kavuştuğu vicdan huzurundan daha büyük mükafat olur mu?Ülkücü ne kadar genç olsa, şahsi konularda affetmeyi ve hoş görmeyi bilmelidir. Kin ve husumet beslememeli, geçmiş hataları unutmalıdır. Arkadaşlarının dava ile alakası bulunmayan davranışlarına karışmayacak derecede müsamahalı ve geniş ufuklu olmalıdır. Aksi takdirde şahsen geçimsiz ve sevimsiz bir insan durumuna düşeriz. En yakınlarımızın bile bizden farklı huyları, zevkleri ve alışkanlıkları olduğunu hatırlayalım. Bilhassa genç ülkücülerin fikir ve inanışlarında sımsıkı, fakat; bu meseleler dışında gayet yumuşak, munis ve geniş yürekli olmaları beklenir. Yoksa, hiç farkına varmadan cemiyetten kopar, insanlardan ayrılır ve bir köşeye çekilmek zorunda kalırız.

İpek böceği gibi kendi ördüğümüz kozanın içine hapsolmayalım. Unutmayalım ki, biz en basitinden en yükseğine kadar, şu etrafımızdaki insanlar için halkımızın, milletimizin ebedi saadeti için çalışıyoruz. Onların büyük çoğunluğunu oldukları gibi kabule mecburuz. Ne onları değiştirebiliriz, ne de onlardan tamamıyle kopabiliriz.

Ülkücü, halkın içinde yaşayan ve cemiyetin her kesimi ile barış halinde olan kimsedir. Ülkücüyü diğer fikir mensuplarından ayıran en mühim noktadır bu. Böyle bir tutumun davadan taviz vermek sayılacağını söyleyenler de bulunur sanıyorum. Ancak şu bilinmeli ki, mevcut cemiyeti bu haliyle biz yaratmadık. O bize rağmen var ve devam ediyor. Biz her şeyi ile milli ve asil olan Türk cemiyetini kuruncaya kadar, şimdiki çevremizle bir arada yaşamak zorundayız. Bu çevrenin değer ölçülerini, dünya görüşünü, hayat, sanat ve ahlak anlayışını sihirbaz gibi bir anda değiştirmek mümkün değildir ki… Onlar bize uymayacağına göre, biz onlara mı benzeyeceğiz? Hayır! Biz milli şahsiyetimizi muhafaza etmekle beraber, kendimizi Türkiye’de bugün yürürlükte olan hayat tarzının dışında saymayacağız ki, onların bizi, bizim de onları tanımamız mümkün olsun. Her adım bundan sonra atılacaktır. Müzmin bir hastalığa yakalanmış olduğuna inandığımız cemiyeti çok yavaş bir tempo ile, uzun sürecek bir bakım neticesinde tedavi edeceğimizi anlamalıyız.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücüler, kavga etmek veya savaşmak için kurulmuş bir teşekkül değildir. Biz yazılarımızda her ne kadar “savaş” kelimesini kullansak da bu tabirden kasdettiğimiz mana hep mecazidir. Ülkücü Türk milletini fezalara yükseltip, ebediyete kadar ayakta tutmak gayesiyle fikir ve iman mücadelesi yapmaktadır. Milli varlığını ve değerlerini korumaya, yüceltmeye çalışmaktadır. Bu sebeple şahıslarla uğraşmaz. Menfaat grupları ile meşgul olmaz. Eğer bazen başa baş, dişe diş dövüşmek zorunda kalıyorsak; o ülkücünün hiç arzu etmediği halde, canını korumak için istemeyerek katıldığı arızi bir durumdur. Ülkücüler kendilerini yalnız millet ve devlet emrinde vazife yapmak için hazırlamaktadırlar. Sokak kavgası için değil.Ülkücülerin vasıflarını sayıp döktük. Günümüzde ki bu meziyetlere sahip insanları bulmak o kadar güç ki… Tarif ettiğimiz ülkücü örneği, okuyucularımıza, geçmiş asırların evliyalarını hatırlatacaktır. Ancak, bugün de, içimizden, dün olduğu gibi büyük lider, başbuğ, komutan ve adsız kahramanlar çıkarmazsak; ayakta duramayız. İşte bu sebeplerdir ki, Türk Milleti’nin bağrından binlerce ülkücü yetişmeğe başlamıştır. Bu ülkücüler, binbir güçlüklere rağmen, Türk tarihinin her karanlık gecesinde parlayan adsız kahramanların birer eşidirler. Göktürk İmparatorluğu’nu kuranların, Roma’da at oynatanların ve Anadolu’yu fethedenlerin hakiki torunları bunlardır. Bu durum ve ülkücülerin bir çığ gibi Türk’ün bağrından kopup gelişi, tarihimizin akışı içinde tabii bir neticedir. Türk tarihi her sahada sayısız ülkücülerin yetiştirdiği zengin bir hazinedir. Milletimizi asırlarca zaferden zafere ulaştıran adsız kahramanlar, cihana hakim kılan hakanlar ve nice fırtınalara rağmen onun ayakta kalmasını sağlayan kültür, san’at ve gönül erbabı hep birer ülkücü idiler. Türk Milleti bağrından böyle sayısız ülkücüler yetiştirmeseydi, bugün varlıkları tarih kitaplarında sadece birer isimden ibaret kalan topluluklar gibi, silinir giderdi.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Tarihimize baktığımız zaman görürüz ki, milletimizin hayatı yer yer zirveleşen, yer yer düzlükler halinde devam eden ve bazı kısımlarında da çöküntüler olan büyük bir dağ silsilesini andırıyor. Bu dağ silsilesi incelendiği zaman anlaşılır ki her zaman zirveden sonra düzlük, her düzlükten sonra da bir çöküntü gelmektedir. Çöküntümüzün hemen arkasında ise tekrar bir zirve başlamaktadır. Her zirve millet içinde ülkücü nisbetinin yüksek olduğunu, her çöküntü de bu nisbetin sıfıra yaklaştığını göstermektedir. Ama daima çöküntüyü yeni bir zirve takip etmektedir. Demek ki çöküntü devirleri milletin bağrından hemen sayısız ülkücülerin çıkmasına sebep olmaktadır. Onlar da yeniden zirveye doğru tırmanmaktadırlar. Çöküntü anında kurtarıcı ülkücüler yetiştirmeyen topluluklar ise eriyip gitmektedir.Cemiyetimizin bugünkü durumuna bakarsak, bir dağ silsilesini andıran tarihimizin çöküntü kısmanda bulunduğumuzu fark ederiz. Bu , tabii, çok üzücü bir haldir. Türk tarihini iyi bilmeyenleri ve milletimizi tanımayanları ümitsizlikle kahredebilir. Fakat tarihimizin akışını bilenler için, bu çöküntü yeni bir yükselişin, yeni bir zirvenin müjdecisidir. Nasıl “kul sıkılmayınca Hızır yetişmez” ise, Türk Milleti de büyük bir sıkıntıya düşmeyince, ülkücüler görülmemektedir. Bunun yakın tarihimizdeki örneği kurtuluş savaşı, uzakta örneği de Göktürk devletinin kuruluş ve yükseliş hadisesidir. Son örneği ise, bir çok resmi sorumlu ve vazifeli Türk Devleti’nin yıkılışına seyirci kalırken, binlerce ülkücü gencin milli bir iç güdü ile büyük tehlikeyi sezip, hain düşmanların karşısına dikilmesidir. Bu kükreyiş bize gösteriyor ki, Türk Milleti binlerce ülkücünün omuzları üstünde yeni zirvelere doğru yükselmektedir.

Bu gençlik Türk Milletini temsil etme hak ve yetkisine sahip yegane gençliktir. Çünkü Türk Milleti’nin sahip olduğu bütün milli ve manevi değerlerini muhafaza etmek şartıyla çağın üstüne çıkarmayı gaye edilen ve o uğurda yıllardan beri savaş veren gençlik bu gençliktir. Türk Devletini yıkılmak ve Türk Vatanını bölünmek tehlikesinden kurtarmak için şehitler veren gençlik bu gençliktir. Kaç asırdır gafiller, cahiller ve hainler eliyle yıkılan, budanan ve talan edilen milli kültürümüzü, san’atımıza, töre, gelenek, ahlak ve imanımıza artık sahip çıkan gençlik bu gençliktir. Milli tarih şuuru ile dolu, Türk Müslüman olarak yarattığı için gurur duyan ve Allah’a şükreden gençlik bu gençliktir. Türkiye Cumhuriyetini el alemin gözüne bakan, sıradan bir devlet durumunda görmeye tahammül edemeyip, onu gene dünyaya nizam veren bir cihan devleti seviyesine yükseltmeyi tek ülkü sayan gençlik bu gençliktir. Hepsi bu yolda her türkü fedakarlığı ve hatta seve seve ölmeyi gözü aldığı için kendilerine “ülkücü” adı verilmiştir. Milletimiz onları artık hep bu isimle, “ülkücü” ismiyle çağırmaktadır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Bugün Ülkücüler bir yandan Türk Milletini tehdit eden komünizm, hümanizm, kozmopolitiklik, bölgecilik, mezhepçilik ve anarşizm gibi bütün yıkıcı akımlara karşı en tesirli mücadeleyi vermekte, bir yandan da cemiyetimizi içten kemiren fakirlik, yoksulluk, haksızlık başıbozukluk, nemelazımcılık ve vurdumduymazlık gibi içtimai hastalıklarla savaşmaktadırlar. Müesseseleri sarmış olan laçkalığı, beyinleri işgal eden yanlış bilgileri, şahsiyetleri kemiren aşağılık duygusunu yok etmek için büyük gayretler göstermektedirler.Bundan dolayı, bütün düşmanlara üstün gelerek kutsal davayı kazanmak ve uzak hedefe ulaşmak için Ülkücüler bir karınca sabrı ile, bir arı titizliği ile çalışmaktadırlar. Bu yolun yolcuları 14 ile 24 yaş arasındaki, Türk gençleridir. Hemen hepsi fakir Anadolu çocuklarıdır. İçlerinde ne bir paşazade, ne bir bakan, müsteşar, profesör, büyükelçi ve ithalatçı çocuğu bulunduğunu sanmıyorum. Uşaklı, bahçıvanlı otomobilli ailelerin kolejlerde okuyan çocukları ne diye “ülkücü” olsun? Hem nasıl olsun? Bunların biraz zekileri sosyalist ve ilerici, biraz dengesizleri eli silahlı kızıl anarşist, ahmakları da diskotek ve kulüp tiryakisi olmaktadırlar. Kendilerine ne zerrece vatan- millet sevgisi, ne de milli, dini ahlaki bir terbiye verilmediği için böylelerinden başka türlü davranış zaten beklenemez. Halbuki ülkücülük her şeyden önce disiplinli, ölçülü, ahlaklı, terbiyeli, inançlı, milli gelenek ve töreye bağlı olmayı gerektirir, sonra da hudutsuz bir fedakarlığı şart koşar. Onun için ancak kökünden kopmamış, aslını unutmamış ve milletine yabancılaşmamış aile çocukları ülkücü olabilmektedirler.

Bu çocuklar seçtikleri ülkücülük yolu uğrunda ne çocuklarını, ne de gençliği yaşayabiliyorlar. Düşününüz; 16 yaşındaki lise öğrencisi 120 milyonluk dünya Türklüğünün dert ve ıstıraplarını teninde duyuyor. Kendisini bu ıstırapları dindirmekle vazifeli sayıyor. Yüklendiği vazifeyi ifa edememenin acısı ile kıvranıyor. Almanya da ki Türk işçilerinin çilesini bu genç düşünüyor… Okulsuz, doktorsuz, yolsuz ve ışıksız Türk köylüsünün bu yokluk çölünden niçin hala kurtulamadığını ve nasıl kurtulacağını kendi kendine bu genç soruyor…

Doğu Türkistan’da, Rusya’da, Bulgaristan, Batı Trakya, Kıbrıs ve Kerkük’te katledilen, zulüm gören ve ezilen milyonlarca esir Türk’ü bu genç hatırlıyor… Çünkü bütün bundan mes’ul olanlar, olması gerekenler ortada yok… Mevcutlar da gaflet ve dalalet içinde. İşte ülkücüler bir yandan da bu “gaflet ve dalalet” içinde bulunanlara “dur!” demek üzere hazırlanıyor. Bu uğurda durmadan okuyor, araştırıyor, soruyor, münakaşa ediyor. Teşkilatlanıyor. Kitap yazdırıyor, dergi çıkarıyor, gazete yazıyor… Köye gidiyor; işçiye, esnafa, tüccara, aydına ve resmi yetkililere acı gerçekleri anlatıyor. Onları uyarmaya ve vazife yapmaya çağırıyor…

Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

ÜLKÜCÜLÜK

Ekim 10, 2007 - Leave a Response

Ülkü kelimesi, batı dillerindeki ideal’in karşılığıdır. İdeal kelimesinin, ide yani fikir kökünden gelmesini dikkate alan Ziya Gökalp, fikir kökünden mefkûre kelimesini türeterek bu kavramı karşılamıştır. Ancak, Gökalp bu kelimeyi, günlük hayatta alışageldiğimiz anlamında kullanmamış, mefkûreyi sosyolojik bir terim haline getirmiştir. Gökalp’in, neredeyse unutulmuş gibi olan bu terimini, Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak isimli kitabındaki makalesine dayanarak açıklamak istiyorum.

Gökalp bu kavramın açıklanmasına bir tohumun çimlenme süreci benzetmesini yaparak başlar. Önce bir ilkah (döllenme) dönemi geçirilir, sonra büyüme, şekillenme ve uzuvlaşma devresi gelir. Şair yahut düşünürlerin yaratışları da buna benzer. Şairin muhayyilesinin yahut düşünürün müfekkiresinin (düşünme gücünün) ilkah olması (döllenmesi) ile ilham yahut sezgi gelir; ve er geç bir eser doğar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Meseleyi toplumsal zemine getirdiğimiz zaman: Henüz millî kimliğini bulamamış bir toplumu, şairin muhayyilesi yahut düşünürün müfekkiresine benzeten Gökalp onun da ilkaha (döllenmeye, aşıya) ihtiyacı olduğunu söyler. Bu da, daha ziyade büyük, millî felâket anlarında gerçekleşir. Böyle acı zamanlarda, ferdin kişiliği kaybolur, herkesin ruhunda “millî bir şahsiyet” yaşar; bütün kalpler “millî şahsiyeti” yaşatmak duygusu ile dolar. Bu hengâmede fertler kendi hürriyetlerini değil, milletlerin istiklalini düşünürler. İşte, o muazzez duygu ile karışık olan bu mukaddes düşünceye mefkûre denilir ve bu buhranlı devreye de, “ilkah devresi” nâmı verilir. Buhran zamanlarında, millî felaketlerin kalpleri birleştirdiği, tek yürek yaptığı dönemlerde, mefkûre bu kalplerden doğar. Sonra gelişir, çiçek açar; uzuvları belirir, kurumlaşır.

Fransız milleti, İngiliz istilası altında çözülmüşken, “millî vicdan meczup bir köylü kızından (Jan Dark) fışkırarak, onu kendisine müncî (kurtarıcı) yaptı. Cermenlik mefkûresi, Napolyon’un Almanya’yı çiğnediği dönemde canlandı” vb. Korkakları cesur, tembelleri çalışkan yapan “bu mefkûre güneşi”, buhrandan sonra hemen sönmez; milletin bütün faaliyetlerini deruni bir zemberek gibi ısrarla tahrik eder. Milletin hars ve medeniyeti bu güçle kurulur. Mefkûreler milletlerin geleceklerini kurar. Mefkûre var oldukça, millet siyâseten çökse de, yeniden dirilir; mefkûresi olan devlet ölmez.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Gökalp’in bu açıklamalarında iki nokta dikkati çekmektedir: Mefkûre sahibi fert, kendisini aşmaktadır; bunu, vecde varan bir iman içinde yapmaktadır. Mefkûre bu gücünü nereden alıyor, diye sorduğumuz zaman, insanları bir iman çevresinde toplamasından, cevabına gideriz. “Fertler mefkûreli oldukları dakikada, ruhları şedit bir vecd ile dolar” derken de, iman haline işaret etmektedir.

***

Ülkü, kelime olarak, ulaşılmak istenen yüksek bir amaç anlamındadır. Burada açıklanması gereken nokta, bu amacın kişisel değil, toplumsal olduğudur. Ferdin kendi hayatı için çizdiği program ve hedefler ülkü değildir; millet hayatına ait program ve hedefler ülkü olabilir. Ülkücü, millet hayatına ait bu ülküyü gerçekleştirmek üzere çalışan, bu yoldaki fedakârlıkları ile aynı zamanda nefsini aşarak kişiliğini geliştirip, yücelten insandır.

TÜRK ÜLKÜCÜLÜĞÜ

Kavramlar ve Yürekler

Osmanlıca Lügat, mefkûre kelimesini “ülkü” olarak karşılıyor ve “Ziya Gökalp’in yaptığı kelimelerden”, diye açıklama veriyor. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ü ülkü kelimesini, amaç edinilen, ulaşılmak istenen şey, ideal olarak anlamlandırıyor ve Kızıl Elma’yı çağrıştıran bir açıklama ekliyor: “İnsanı duyular âleminin üstüne yükselten ve hiç bir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek olan, hep yalnızca gereklilik, yalnızca erişilmesi istenen bir amaç olarak kalan kılavuz ilke, örnek yargı ölçüsü, mefkûre, ideal.”
Kelimeyi dilimize bir sosyoloji kavramı olarak sokan Ziya Gökalp’in bu konudaki açıklamaları unutulmuş gibidir. O, mefkûreyi, toplumların büyük buhran zamanlarında, kendi kimliklerini idrak etmesi, ferdî kimliklerinin silinip toplumsal/millî kimliğin egemen olması, şeklinde kavramlaştırıyordu. “İçtimaiyat ilmine göre mefkûre, istikbâlde vâsıl olacağımız gâye, bir hedef demek değildir.” Mefkûre, toplumda esasen var olan bir gerçekliğin, toplumun galeyanlı dönemlerinde fertler tarafından algılanmasıdır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Mefkûreyi kelime olarak Gökalp de, sözlüklerde yer alan anlamında kullanmış ve anlam bu şekliyle yerleşmiştir. Biz burada, ülkünün bir iman konusu olduğunu belirteceğiz. Bu özelliği ile toplumda bir gerilim yaratır ve gerçekleştirilmesi için insanları ardından koşturur. Gökalp de, mefkûreyi, toplumu dirilten, uyuşukları harekete geçiren, tembelleri çalışkan, bencilleri diğergâm kılan bir güç kaynağı olarak görür. Diğer bir düşünürümüz Mehmet İzzet de ülküyü, “o kadar sağlam görünürler ki, onlar hakkında soru sorulmasına lüzum görülmez, onlar vardır ve insan, hayatı boyunca başaramayacağını bilse de ona ulaşmak için çabalamalıdır. İşte sağlığı yerinde bir ruhun anlayışı” diye anlatır. Prof. Mehmet İzzet, “Hayatın gayeleri karşısında bir “niçin” veya “nasıl” sorusunu ortaya koymak, fikir inceliğini gösterse bile, kalp bozukluğuna alâmet sayılır; netice vahimdir” der ve “Muhakkak O’nu, onlardan önce bir kavim sordu, sonra o sebeple kâfir olarak sabahladılar (kâfir oldular)” âyetini zikreder. Bu dokunuşlar kavramın, imanla ilişkilerini yeterince ortaya koymaktadır.

***

Açıklamalarımız bizi, bu tür kavramların, kültürün değişik dönemlerinde farklı biçim ve ağırlıklarda algılandıkları meselesine götürür. Toplumsal gerilimin yüksek olduğu kuruluş ve yükselme dönemlerinde bu kavramlar en geniş ve derin anlamlarıyla kavranır ve inanılır. Tabii, bu halin hayata yansıması da o ölçüde büyük ve parlak olur. Toplumsal gerilimin düşük olduğu, iman zaafı yaşanan devrelerde ise kavramların içeriği zayıflar, basitleşir, silikleşir hatta kaybolur. Yani kavram, kavrayan yüreğe ve idrake göre büyür, zenginleşir; heyecanların ve büyük açılışların kaynağı olur. İman sönmeye başlayıp, yürekler daraldıkça, idrakler küçülüp karardıkça, anlam değişmeleri de basite doğru gider. Millî iman muhtevamızdan olup, Türk ülkücülüğünün iki ana ilkesi olan İ’lâ-yı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem kavramları, yükseliş dönemlerinde tam bir kızıl elma heyecanı içinde, büyük fetihler üzre olmak ve dünyanın nizamından sorumluluk şeklinde algılanırken, imanın soğumaya yüz tuttuğu gerileme dönemlerinde, tesbih çekmek ve mahallenin asayişini temin etmek kaygısına dönüşmüştür.

Osmanlının ünlü Viyana elçisi Ahmet Resmi Efendi, 1768 Osmanlı-Rus savaşı vesilesiyle, soğuma dönemlerinin kavrama zorluğu ve karmaşası yaşayan aydınlarını şöyle niteler: “Kızıl Elma’ya dek gitmeye ne minnet vardur, deyu tumturak-ı elfaz ile cehlini itiraf ve sandalye üstünde hamzanâme nakleden pehlivanlar lâf u güzâf edüp, Kızıl Elma semtini, Boğdan’dan gelen alyanak elma gibi yenir bir şey zanneden sâdediller…”

Fertlerin ve Milletlerin Ülkücülüğü

Ülkücülük genelde, kişinin kendini, nefsini aşma cehdidir; insan bunu, bir üstün değere bağlanarak, kendini ona adayarak yapar; yani inanarak. Bu bakımdan iyi bir müslümanın hayatı, tabii bir ülkücülük hikayesidir. Çünkü, mümin bir müslüman hayatının her eyleminde Allah rızasını arar; bu, Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından sakınma ve vicdanının uyarılarından şaşmama şeklinde ortaya çıkar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Tasavvuf, bu ülkücülüğün öğretisi, tekkeler ise eğitim merkezleridir. Şüphesiz ki, iman gibi, bu yükselişin de mertebeleri vardır ve Allah’ın insana takdir ettiği yönde sonsuzdur. Ülkücülükten nasibi olmayan insan ise “esfel-i safilin”e doğru iner. Ancak, insan sadece doğruya, hakka yönelerek ülkücü olmaz; bâtılın da ülkücülüğü vardır. İnsan inanmışsa ve inancının yönü, içeriği ne olursa olsun, bu uğurda kişisel yarar ve beklentilerini, hatta hayatını feda edebiliyorsa işte ülkücülük budur.

İnsanlar gibi, toplumların da ülkücülüğü vardır. Toplum, kendi yararlarını aşan bir takım insanî değerlere inanmış, bağlanmış ise, o değerler uğruna fedakârlıklar yapabiliyorsa, o toplumun ülkücülüğünden söz edebiliriz. Kişinin nefsini imanla sınırlandırması, ölçülendirmesi gibi, toplum da inanarak, isteklerini bağlandığı ülkünün gerekleri ile sınırlandırabilir. Ve, bütün toplum yükselişleri yahut tarihi başarıları, ülkücülük ile birlikte görülür.

***

Tarihin bütün büyük kültürlerinde bu ülkücülük vardır. Eski Roma, İran, Büyük İskender ve Cengiz imparatorluklarında dünya egemenliği ve nizam-ı âlem fikri vardır. Ancak, tabiidir ki, egemenlik ve nizam fikrinin ölçüleri birbirlerinden farklı idi. Aynı düşünce eski Çin’de kuvvetle hakimdi ve bütün diğer hükümdarlar, dünyanın merkezinde oturan Göğün Oğlu İmparatora bağlı olmak zorunda idiler.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Yeni çağda İngiliz İmparatorluğu, kendilerinin bütünlüğü ve medeniyeti temsil ettikleri inancına dayanan bir dünya egemenliği fikri ile birlikte gelişti. Thomas Burnet, piskopos Berkeley gibi ilahiyatçılar, ilmin ve siyasî kudretin doğudan batıya geçtiğini sürekli işlemişlerdir. “Tıpkı güneş gibi, ilim gelişimine doğuda başlamış, sonra batıya dönmüştür. İşte batıda uzun zamandan beri onun ışığından yararlanmaktayız.” Batılılar sömürgeciliklerini, bu üstünlük ve medeniyeti yayma misyonlarına bağlamışlardır. “İngilizler, emperyalizmin, müşterek medeniyet dâvasından ibaret olduğuna inanmışlardır.” Almanya, Cermen ırkının üstünlüğüne inanarak dünyaya nizam verme iddiasını toplumuna mal etmeye çalışırken, bunu yapan ilk ülke değildi.Osman Turan hoca, eski ve orta çağlar boyunca Cermen ve Türk kavimlerinin esareti altında yaşayan ve bu yüzden, “tarihte değil, coğrafyada mühim bir mevkii” olan Rusların, Altınordu ve Bizans’ın çöküşünden sora, üçüncü Roma olmak ülküsüne bağlandıklarını ve dünya egemenliği şuuruna yükseldiklerini yazar.

1917′de Bolşevik İhtilali’ni başarıya ulaştıran temel etmenlerin başında, Marksist ülkücülük geliyordu. Bu inancın toplum çapında ve büyük ölçüde kaybedilmesi ise Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasının temel sebebi oldu. Bugün dünyamızın en güçlü toplumu olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, kuruluşundan itibaren böyle bir Amerikan ülkücülüğü ile geliştiğini görmekteyiz. “Amerika’ya ilk yerleşen İngilizler, Allah’ın inayeti ile kendilerini, bütün Avrupa için gerçek reform örneği olacak tepe üstündeki siteyi kurmak için seçilmiş olduklarına inanıyorlardı.” Amerika’yı kuran öncüler içinde, buranın, İsa’nın ikinci geliş yeri olarak ve kendilerinin de, burada, yeryüzü cennetini kurmak için seçildikleri inancı yaygındı. ABD kendisinin yeryüzünde özgürlük, demokrasi ve barışı korumakla görevli olduğuna inanmaktadır. 1765′de yazan John Adam “Amerika’nın kuruluşu, halâ esir durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp zincirlerinden kurtarmak yolunda Tanrı’nın taşıdığı bir niyet gibidir” der. Amerika’nın öncülerinden Protestan rahibi Josiah Strong, Anglo-Sakson ırkının, Tanrı tarafından dünyayı uygarlaştırmak üzere seçilip, görevlendirildiğini söyler. Yüzyılımızın başlarında, ünlü Amerikan tarihçi ve senatörü Albert J. Beveridge, bu inancın güçlü sesidir: “Ve bütün öteki milletler arasından Tanrı, dünyayı yeniden diriltip düzene kavuştursun diye Amerikan ulusunu seçti.”

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.Amerikanın kurucuları yanında hemen bütün Amerikan başkanlarında, bu görev şuuru vardır ve bunu ifade etmişlerdir. Böyle bir ülkücülüğe çok uzak gibi görünen Woodrow Wilson, Amerikan ülkücülüğünü dile getirenlerdendir. “Wilson için Amerikan ulusal değerleri liberal gelişmeciliğin evrensel değerleri ile çakışır ve olağanüstü bir görevi yüklenmiş olan bir Amerika, insanlığı yarının uluslararası düzenine götürmeyi kendine amaç edinmek zorundadır.” Amerika hiç bir coğrafi sınır tanımadan, dünyanın herhangi bir yerindeki olaylara müdahele ederken, her zaman bu ülkücülüğe dayanmış ve bunu ifade etmiştir. 1968′de Başkan Johnson, askerlerini Saygon’a gönderirken, Allah’ın yardımına ihtiyacımız var, çünkü, “özgürlük uğruna yüklendiğimiz görev, hiç bir zaman kolay olmamıştır” diye konuşur. Eisenhower, bu ülküye samimiyetle inanan bir dindardı. Kennedy’lerde bu inanç açık ve kesin ifadelerle dile gelir. Başkan Kennedy şöyle konuşur: “Tanrı’nın bizi korumasını ve bize yardımcı olmasını dileyelim; ama, unutmayalım ki, yeryüzünde Tanrı’nın yapacağı işi yapmakla biz görevliyiz.” Başkan seçilmeden vurulan, kardeşi Robert Kennedy de, Amerika’nın “özgürlüğün bekçisi” olduğuna kesininananlardandı; “gezegenimizin manevi yönetiminde hakkımız vardır” diye konuşuyordu.Her milletin yükseliş dönemlerinde benzeri bir ülkücülük yaşanmıştır. Biz, Amerika’ya yaptığımız bu dokunuşlarla yetinip, kendi tarihimize yönelelim.

Türk Ülkücülüğü

Türk tarihinde, ferdin nefsini temizleyerek insan-ı kâmil (olgun insan) olmak ülküsü, topluma Kızıl Elma ülküsü olarak yansımış, bu iki ülkücülük birbirini beslemiştir. Olgunluğa ulaşmak, nasıl, sınırlandırılmış değilse, <fenafillah>a yani sonsuza bitişiyorsa, Kızıl Elma da, ulaşılacak bir menzil değil, yaklaştıkça uzaklaşan ve kitleleri sürekli arkasında koşturan bir kavramdır.
Kişisel ve toplumsal ülkülerimizin bu özelliği yüzündendir ki, Türk kültürünün genel ve temel arketipi “hasret” duygusu olmuştur. Mimarimiz, musikimiz, edebiyatımız ve tarihimizin Çin Seddi’nden Viyana’ya koşan coşkun akışı hep, bir “hasret” çevresinde gerçekleşmiştir. Sürekli ardından koşulan, ulaşıldıkça uzaklaşan ve yeni bir koşuyu başlatan Kızıl Elma; yani içimizdeki dinmeyen hasret. Bu yüzden Türk tarihi, bitmeyen bir koşu gibidir. İstanbul, Viyana, Roma Papa Kilisesi gibi belirli fetih Kızıl Elma’larının yanında, kültürümüzün temel ülküsü yahut Kızıl Elma’sı, Allah’ın adını yüceltmek üzere dünyaya egemen olmak ve insanları Allah’ın emrettiği ölçüler içinde adaletle yaşatmak; yani, İ’lâ-yı Kelimetullah ve nizam-ı âlemi kurmak…

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

“Tarih yazılıp bir kültür ve şuur kaynağı olmadıkça, toprak altında kalan kıymetli madenler gibi, hiç bir mânâ ifade etmez” diyen Prof. Osman Turan, millî imanımızın muhtevasından olan bu iki kavramın gelişmesi ve tarihi ortaya çıkışlarını bir kitabının (Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, M. Kaplan) konusu yapmıştır. Diğer bazı büyük tarihçilerimiz (ise) bu ülküye ancak satır aralarında işaret etmişlerdir.

Müslüman Türk ülkücülüğünün iki temel ilkesinden biri olan, âleme nizam vermek yahut cihan devleti olmak fikri, destanlarımız kadar eskiye dayanır. Türkler hakanlarına Acun Beği yani Dünya Beği derler. Oğuz Destanı’na göre, Oğuz Kağan bütün kavimlere elçiler göndererek, “Ben artık dünyanın hanıyım” der. Yine destanda, cihan devleti anlayışı, “Güneş tuğumuz, gök çadırımız” şeklinde şiirsel bir ifade ile dile getirilir. Bilge kişi Irkıl Koca da, Oğuz’un dünya egemenliği için dua eder. Kaşgarlı Mahmud da, İran destanlarındaki Afrasyab’a Türklerin Alper Tunga dediklerini ve onun Dünya Hükümdarı (Acun Beği) olduğunu söyler. Göktürk Hakanı, Muhan Han, Bizans elçisini 568 yılında Ak-Dağ civarında kabul ettiğinde gözlerinden yaşlar gelir ve bu durumu, Bizans elçisine şöyle açıklar: “Atalarımızdan işittik ki, Garp İmparatorluğu elçileri geldiği zaman, bu, bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istila edeceğimize delalet eder.” Kültür tarihçimiz Prof. Bahaddin Ögel, eski Türk devlet anlayışını yorumlarken, Türk anlayışında “Türk Hakanı, Tanrı tarafından bütün insanlığı idare için gönderilmiş bir hükümdar idi” der.

***

Türklerin İslâm dünyasına girişleri İslâm âleminin siyasî ve toplumsal parçalanmalar içinde olduğu, pek sıkışık bir dönemine rastlar. Türk boylarının hızla İslâmlaşması müslüman topluluklar arasında ümit ve heyecan doğurur. Türklerin İslâm’ı kurtaracakları, her yana egemen olacakları yolunda kerametler, evliya muştuları ve hadisler yayılmaya başlar. “Türkçe öğreniniz; çünkü bu kavmin egemenliği uzun sürecektir” yahut, “Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin” gibi hadis rivayetleri bu dönemde duyulmaya başlar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Türk topluluklarının savaşçılık kabiliyeti, gazâ ve i’lâ-yı kelimetullah kavramlarında tam bir mecra ve hız bulur. Müslüman topluluklarda beliren ümit, Türklerin şevkini artırır. İslâm’ın bayraktarı, kılıcı oldukları yolundaki inançları giderek kuvvetlenir, yaygınlaşır. Kaşgarlı prens Mahmud şu kudsî hadisi nakleder: “Benim Türk adını verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavim üzerine gönderirim.” Allah’ın

ordusu oldukları şeklindeki inanç güçlendikçe, nizam-ı âlem fikri de kökleşir. Esasen kültürlerinde var olan cihan devleti fikri, dünyaya egemen olmak ve insanları adaletle yönetmek şuuru halinde devam eder. İslâm’dan önceki dönemlerde de var olan, Türk hakanlarının Tanrı’nın teyidine mahzar oldukları inancı pekişir, “Tanrı onları Türk adı ile adlandırdı. Kendilerini yeryüzünün hükümdarları yaptı, herkese üstün kıldı. Onları hakla teyid ve kendilerine sığınanları ta’ziz eyledi.” Bir kaç yüzyıl sonra da, Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkarken, ünlü rüya sebebiyle Hasan Can’la konuşurken, “Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere çıkmayız” diyecektir.

Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beğ, Bağdat’a girip, Büveyhileri temizledikten sonra, Halife kendisine taç giydirip kılıç kuşatır ve onu “Dünya Sultanı” ilân eder. Bu inanç bütün İslâm dünyasında yayılır. Ermeni ve Gürcü kaynakları da Selçuklu Hakanı Melikşah’dan, “Cihanın Efendisi” olarak söz eder ve kalbinin Hıristiyanlara karşı da şefkatle dolu olduğunu söylerler. Yine Selçuklu Sultan Sançar kendisini dünya düzeninden sorumlu ve yetkili görür: “Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır” der. Cihan hâkimiyetine işaret eden, Osman Gazi’nin ünlü rüyasını, Selçuk’un babası Dukak da benzer şekilde görmüştür. Göbeğinden üç ağaç çıkar ve göklere yükselen dalları her tarafı tutar. Korkut Ata bu rüyayı dünya egemenliği olarak yorumlar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

İ’lâ-yı kelimetullah ve nizam-ı âlem ülküsü Osmanlıda doruğa çıkar ve Osmanlı, İslâm tarihinin doruğuna çıkar. Kuruluş dönemindeki bu iman ve heyecan artık bütün tarihçilerce kabul edilmektedir; devletin adı gâziler devleti, askerin adı gâziler ordusu olarak anılır. Fatih Sultan Mehmed Han, Otlukbeli zaferini, Timur’un torununa bildirirken, atalarının daima i’lâ-yı kelimetullah uğrunda gâza ve cihat yaptıklarını söyler ve ordusunu “Allah’ın ordusu” olarak niteler. Ona göre dünyada tek imparatorluk ve tek hükümdar olmalıdır. İstanbul da bu devletin tabii başkentidir. Türk hakanları, İstanbul’u fethetmekle, bir cihan devleti olan Roma imparatorluk tacını da giymiş oluyorlardı. Bütün müslümanların halifesi olmakla da, artık cihan hakimiyetini kurmuş oluyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman Han, dünyada tek cihangir hükümdar olarak kendisini görüyor, İspanyol Kıralı Şarlken’i imparator olarak kabul etmiyordu. İspanya kralına verdiği amannâme’nin görkemli giriş cümlesi bu anlayışın ifadesidir:

“Hak Taalâ’nın yardımı ve ulu Peygamberimizin mu’cizatı berekâtı ile, ben ki, dünya hükümdarlarına taç giydiren Sultanların sultanı, zilullah-ı filarz, mukaddes Mekke, Medine, Kudüs-ü şerif ve İstanbul şehirlerinin, Kara ve Ak Deniz’in Anadolu ve Rumeli’nin, Karaman, Rum, Zulkadriye, Acem, Şam, Mısır, Arabistan ve Yemen beldelerinin hükümdarı, Gürcistan, Dağıstan, Tatar ve Kıpçak illerinin, Eflak, Boğdan ve Budin (Macar) tahtının ve Erdel vilayetinin, kılıcımızla alınmış nice memleketlerin padişahı ve sultanı Süleyman Han bin Selim Han bin Beyazid Han’ım. Bu bizim âhidnâmemizi okuyup işitmeyenlere mâlum ola ki, Romanların ve ona tâbi olanların kralı Ferdinandos, benim azametlû dergâhıma elçi genderüp inayet-i hümayunum rica ettiği ve gönderdiği elçi anın karındaşı İspanya vilayeti kralı Karlos (Roma-Germen imparatoru Şarlken) tarafından dahi vekil idiğün arzetti. Üngürüs vilayetinin Hıristiyan taifesi ellerinde kalan yerler mukabelesinde her yıl saadetli dergâhımıza otuz bin sikke Macar altunu kesim vermek üzere amân-ı şerifim talep edüp temennna-yı şefkat eylediği ecilden kemal-i inâyet-i padişahanemden kendüye ve İspanya kralına beş yıla değin amân-ı şerifim ihsan edüp şol şart üzre olunmuştur…”***

Türk kültürünün eski çağlarında düzen, ölçülerini töreden alırdı. Tanrı’dan kut alan Hakanlar dahi töreye uymak zorunda idi; aksi halde, Tanrı kutunu çeker ve Türk milleti esarete düşebilir, hakan öldürülebilirdi. Türklerin Müslüman oluşlarından sonra, nizâm-ı âlem ülküsünün temel ilkesi adalet olmuştur; dünya nizamının temel değeri, adalettir. Bu kavram, bütün hayat faaliyetlerini kapsayan bir genişlik ve bugün insan hakları olarak ifade ettiğimiz ilkeleri de içeren bir derinlik kazanır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Adalet fikir ve duygusunun bu egemenliğidir ki, Türklerin gerek Anadolu’da ve gerek Balkanlardaki süratli yayılışını temin eder. Katoliklerin zulmünden kaçanlar Osmanlının adalet ve hoşgörüsüne sığınırlar; mahalli beğlerin ve kralların zulmünden yaka silkenler Türkleri bir kurtarıcı gibi karşılar ve keşke çok öncelerden gelseydiniz, derler.

Gün Batarken

Büyük zamanlarımızda Yeniçeriler eğitim yaparken, “destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz…” diye türkü söylerlermiş. Sultan Süleyman Han da, sefer sırasında ordugâhı dolaşıp, otağ-ı hümayûn’una dönerken, askerlerine, “Kızıl Elma’da buluşuruz…” diye Allahaısmarladık edermiş. Gün dönmeye başladığında, 1768′de Sultan III. Mustafa Han’ı Rusya ile savaşa kışkırtan Osmanlı aydınları ise, daha önce söylendiği gibi, Kızıl Elma’yı, Boğdan’dan gelen kırmızı elma zannediyorlardı.
Sonra Osmanlıda gerilim iyice düştü ve Kızıl Elma ülküsünün hafızalardaki izleri de kaybolmaya başladı. On altıncı yüzyılda Osmanlı, âlem dediği zaman, bu, dünya demekti; yani bildiği kavradığı bütün dünya. İlgisi de, gücü de dünya ölçüsünde idi ve âleme nizam vermek onun sorumluluğu idi, fiili siyaseti idi. 1572′de Polonya kralı ölüp, hanedanı söndüğünde, Fransa kralının kardeşi Henri de buraya kral olmak için Osmanlı hükümetine dilekçe ile başvurur, “Vilâyet-i Leh’e kral nasb olunmak reca vü istidâ eyler.” Avrupa’nın bütün hanedanları yarış halindedir. Divân-ı Hümayûn, Henri’nin başvurusunu uygun bulur ve Sultan II. Selim Han Gâzi, kralı seçecek olan Polonya Diyet Meclisi’ne şu buyruğu gönderir:

“Françe pâdişahınun karındaşı, vilâyet-i mebzureye kral nasbolunmak evlâ ve münasib görülmüşdür. Buyurdum ki, (Henri) Lehistan’a vardukta, mâbeyninüzde vuku’bulan tefessüd ü ta’allülü def eyleyüb, fermân-ı şerifüm muktezasınca, müşarünileyhün karındaşın krallığa kabul idüb tâzim-i iktirân ve tefhim-i ihtirâmı bâbında bezl-i makdûr eyleyüp basiret ü intibah üzre olasız. Şöyle ki, emr-i şerifüme mugayir iş idesiz, asla özrünüz kabul olmamak lâzım gelür; ana göre tedarük eyleyesünüz…” Bu fermana tuğrasını basan adam, nizam-ı âlem dediği zaman, o, nizam-ı âlemdir. Ve, Henri gider, kral olur; sonra kardeşi Fransa kralı ölünce Fransa’ya geçip Fransa kralı Henri olur.On yedinci yüzyılın ortalarında Koçi Beğ, nizam-ı âlem bozuldu, derken, yahut on sekizinci yüzyılda Tatarcıklı Abdullah Molla, layihasında ayni cümleyi kullanırken, devlet yapısının, bir takım kurumların bozulmasını yahut Anadolu’daki zulüm ve ayaklanmaları kastediyorlardı. Işık gücünü yitirdikçe, görme alanımız, dünyamız daralır. 

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Sönen Kibritin Son Alevi

Doksanüç Harbinin hâtıraları henüz kaybolmamışken, Balkan Savaşı felaketi yaşandı. İkinci bir hamle ile Edirne’yi zor kurtardığımız bu savaş Osmanlı aydınları için çok onur kırıcı olmuştu. Toplumun bütünü, hele İstanbul ve çevresi gibi yoğun göçlerin yaşandığı çevreler ise derin acılarla sarsılmıştı.
Belki de, Gökalp’in açıklamalarına uygun olarak, bu büyük buhran zamanında Türkçülük mefkûresi çimlenmeye ve Türk toplulukları, önde aydınları olmak üzere kendi benliklerini idrak etmeye ve yeni bir heyecanla dolmaya başlamışlardı. İnsanlar yeniden Kızıl Elma rüyaları görüyorlardı. Cihana nizam verme iddiasını taşıyan ve tarihinde bunu yaşayan bir kültürün mirasçıları, yıkılıyor, ama sadece kendi postunu kurtarmak kavgası ile yetinemiyorlardı; Turan’ı kurup, dünya Türklüğünü bir bayrak altında birleştirmeli idiler; bütün İslâm ülkelerini ayağa kaldırıp Avrupalılara karşı bağımsızlıklarına kavuşturmalı idiler!..

Osmanlının son dönemi ve onun külleri üzerinde yükselen Cumhuriyetin hikayesi, bu heyecanlardan doğan ferdi ve toplumsal büyük gerilimlerin atılışlarından yani Türk ülkücülüğünün yeni bir açılışından ibarettir. O dönemin yükünü taşıyan kahraman nesil, yanan bir kibritin son alevi gibi parlak ve destansı idi. Kollarında imparatorluğun can verip bir cumhuriyetin doğduğu bu büyük nesil, çoğu kere siyasî çekişme ve endişeler sebebiyle, o büyük yanları ile değerlendirilememiştir.

Balkan Harbinin perişan ordusu, nasıl oldu da iki yıl sonra, yedi cephede, yedi düvele ve tifüse ve tifoya karşı yıllarca ve kahramanca savaşabildi? Nasıl, Çanakkale destanı yaşanabildi? Sarıkamış cephesinde on binlerce Osmanlı askeri ve subayı Allahuekber dağlarında soğuktan donarken ve tertemiz alnından vurulup yatarken, niçin tek bir asker geriye dönüp bakmadı; bir tek adım geri atmadı? Bugün bize pek hayali görünen, o olmaz işlere nasıl öyle kahramanca atılabildiler?

Enver Paşa orduyu gençleştirmiş ve Alman subaylarının da yardımı ile yeni bir eğitim hareketi başlatmıştı. Fakat meselenin, iki seneyi bile bulmayan bu yeniden düzenlenme yanı, böyle bir şahlanışı açıklamaya yetmez. İşin sihri, özellikle genç Osmanlı subayının imanında idi. Bu ülkücü yürekler Türkçülük, Turancılık heyecanları ile çarpıyor, o destanlar, gerilimini bu kaynaktan alıyordu. Türkçülük-Turancılık heyecanlarının arkasında, Balkan yenilgisinin utancı, batılı devletlere duyulan kırgınlık, öfkeler ve Osmanlı büyüklüğünü bir şekilde yeniden yaşama ihtirasları vardı. Sonuçta Türkçülük-Turancılık heyecanı, yıkılmış orduyu diriltiyor ve Enver Paşa’yı bayrak adam yapıyordu. Teşkilât-ı Mahsusa’nın bütün ataklıkları, İstanbul’lu bir doktorun kuzey Afganistan’ın bir dağ köyünde öğretmenliğe soyunması, hep bu gerilimin tezahürleridir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Bu yeni Türk ülkücülüğünün yarattığı gerilim, nihai başarı için, yani hayallerin gerçekleşmesi için yetmemiştir. Yetmesi de gerekmezdi; o, ayrı bir bahistir. Ancak, Millî Mücadele’yi zafere götüren gerilimin de, hemen ayni insanlardaki, ayni ülkücülük olduğundan şüphe edilmemelidir. Bu gerilimin hedefini belirleyip, yönlendiren önderi de, Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Bu nokta ihmal edilirse, maddeten sıfırlanmış gibi olan Anadolu’da, bu başarıyı açıklayabilecek başka bir şey bulamazsınız.

Cumhuriyet ve Yeniden Diriliş

Cumhuriyeti kuran neslin, Cumhuriyetle sınırlanan ülkücülüğü anlaşılabilir bir olgudur. Bütün güç ve dikkatlerini, bir yangın üzerine bina ettikleri eserlerine vermeleri, onun üzerine titremeleri tabiidir. Ancak, batılılaşma hedefinin sürekli vurgulanması ve bu yöndeki hassasiyetlerin artırılması, Türk tarih ve kültüründen kaynaklanacak yeni bir ülkücülüğü dışlamıştır. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak iyi bir hedef olmakla birlikte, bir ülkü değil, ülkücülüğün meyvelerinden biri olarak görülmeliydi. Bu yüzden de, büyük gerilimler yaratamamış, ancak oluşmakta olana yeni ölçüler kazandırmıştır. 
1970′li yılların soğuk savaş ortamında Türk ülkücülüğü, millî varlığı koruma hareketi olarak ve bir siyasî söylem içinde ortaya çıktı. Soğuk savaş her millet için bir başka anlam taşıyordu. Bizim gibi, son üç yüz yılını Rus yayılmacılığı ile savaş halinde geçirmiş, Balkanları, Kırım’ı, Kafkasya’yı kaybetmiş, yüz milyonun üstündeki soydaşı, tarihi düşman olarak gördüğü Rusya’nın egemenliğinde olan, üstelik eline bir de Marksizmi silah olarak geçirmiş olan Rusya’ya karşı, soğuk savaş demek, var olmak-yok olmak savaşı demekti. Onun için, bu gücün kartondan bir kaplan olduğunu söyleyen bir iki şair var idiyse de, buna kimse inanmıyordu.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Türk ülkücülüğü bu dönemde, üstüne düşeni yaptı; ezilip yıkılmadı. Bu sıkıntılar altında iman zaafına uğrayan bir kısım insanların değerlendirme farklılıklarına rağmen, ülkücülük yapılması gerekeni, -hatalar insanlar için olduğuna göre- yapılması gereken biçimde yaptı. 1990′lı yıllarda Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi ve Marksizmin bir soğuk savaş silahı olarak iflas etmesi üzerine, dünya derinden değişti. Şimdi Türk ülkücülüğü, temel değerleri iman, sevgi ve hoşgörü olmak üzere, bir başka büyük açılış içindedir ve dünyanın her yanındaki tezahürleri ile kendini sergilemektedir. Şimdi yürekler yeniden büyümüştür ve gören gözler için Türk dünyasına ışık ve ümit saçmaktadır.

Nevzat Kösoğlu

Işınsu’nun Sancı Romanında Galip Erdem

Ekim 5, 2007 - One Response

SANCI * romanından ; 

….

O sırada kapının önünden ince,gri bir gölge geçiyordu ki, durakladı,kocaman bir ses çıktı:

-Osman! Çay!

Osman fırladı yerinden:

-Ağabey yazınızı getirdiniz mi?

Aynı ses, bu kez daha sert, daha öfkeli tekrarladı:

-Osmann! Çay!

Mehmet, kocaman gövdesinden umulmayacak bir çeviklikle fırladı, koridora attı kendini, arkasından Osman. Ali de kalktı, kapıdan başını uzatıp, baktı: Gri gölge, ufak tefek son derece zayıf bir adamdı. Yüzü çizgiler ve yer yer kırlaşmış en az üç günlük bir sakalla kaplıydı, bu haliyle, sanki bin asrı yalnız cefasıyla yaşamış intibaını uyandırıyordu. Gözlüklerinin ardından küçülmüş gözlerle, görmeden, fakat küçümsiyerek gençlere baktı. Alt dudağına yapışıp kalmış izmaridi, diliyle sağa sola çekip, çıkarttı ağzından, yere tükürdü. Mehmet, hemen pabucu ile basıp üstüne söndürdü-

-Ağabey, yazınızı getirdiniz mi?

Ufak tefek adam, eliyle sinek kovar gibi bir hareket yaptı, yürüdü, söylendi:

-Çayı hemen getirin. –sonra birden döndü- Yamak, Yumağın ciğerini unutturma bana-

-Peki ağabey, çayını yolluyorum, yazını bekliyorum.

Gri elbiseli adam arkasını dönüp yürürken, tekrar elini salladı, koridorun arkasındaki kapıyı açıp, içeri daldı.

Mehmet, omuzlarını silkip odaya döndü. Ali’ye:

-Galip ağabey, dedi, yeni uyanmış yüz vermiyor.

Ali gayri ihtiyari saatine baktı, beşe geliyordu, sordu:

-Galip Erdem mi?

-Evet.

-Niçin bu vakitte uyanmış, hasta mı?

-Yoo hasta falan değil, yalnız sabahları yatar, bütün gece okur…Günün bu saatinde, yahut daha geç uyanır.

Osman:

-Neyse geldi ya, yazdırırız şimdi, dedi.

-Yumak’la yamak kim?

Mehmet:

-Yamak benim, dedi, kendisine yamak olma şerefini bana tanımıştır, Yumak da kedisi, her gün ciğer alır götürür ona. Evet, geldiğine göre, yazısını da yazar,fakat önce çay lazım çay demlemesini bilir misin?

-Hayır ama öğrenirim.

-Tövbe… Tövbe – Osman homurdandı- amma öğrenme meraklısı bebesin be, ben yaparım çayı.

-Al çocuğu yanına, o da öğrensin. Lazım olur, dedi Mehmet, Ali’ye de; bak canım dedi, buraya gelmeye devam edeceksen ki, artık gelirsin, bir şeyler yapmayı bilmen gerek, bu dergide iki önemli mesele vardır; biri çay, öbürü tashih!.. Pul yapıştırmak falan acemilerin işi, sen o devreyi atlattın. Anladın mı?

-Ev et ağabey.

-Hadi yürü.

Osman, omuzundan tutup, önünden yürüttü Ali’yi habire konuşuyordu:

-İki kap vardır: birine, büyüğüne su koyacaksın, üstündeki küçüğe de çay. Büyük kaptaki su kaynayınca üstündeki küçüğe, yani çaya boşaltacaksın. Eğer çayı Galip ağabey istiyorsa beş dakika bekleyeceksin, Dündür ağabey istiyorsa, on. Çünkü Dündar ağabey, az içer, iyi içer. Galip ağabey çok içer, nasıl olursa öyle içer, aldırmaz. Anladın mı?

-Anladım.

-Ciddiye alma be, şaka söyledim, hiç adamına göre saat tutulur mu. Yaparsın işte. Bak bu nesneye çaydanlık denir, biliyor muydun?

-Biliyordum.

-Aferim sana be, haydi yap bakalım çayı, aynen öğrettiğim gibi.

Osman, mutfağın kapısını çekip gitti.  Ali bir şaşırdı, sonra hatırlamaya çalıştı: “Büyük kaba su…Küçük kaba çay!” Musluğu açtı, su akmıyordu. Çay arandı, bulamadı. Büsbütün şaşırdı, çevresine bakındı, ağlayacak gibi oldu.

-Gördün mü beceremedin işte!

-Gözlüyor muydun beni?

-Tabi ya arslanım, bakalım kulağına laf giriyor mu, girmiyor mu? Değil mi?

-Su yok, çayı bulamadım.

-Eee ne yapacaksın şimdi, bari otur ağla!

-Ne yapmam lazım!

-Haa, bak söyliyeyim, kulaklarını dört aç, dinle:

Su mu yok, şöyle aranacaksın, -Osman kendi etrafında döndü, elini uzattı.- İşte orada bir küp var! Hemen gidip bakacaksın, içinde su var mı?- Osman gidip, küpün kapağını açtı,-Varmış. Dolduracaksın kabı…_maşrapa ile çaydanlığa su doldurdu.- Çay bulamadın, bakınacaksın..-Orada bir dolap! Hemen kapağını açacaksın-Osman, dolabı açtı, bir filiz çayı kutusu çıkardı –İşte çay!Koyacaksın demliğe..Oldu. Şimdi ocağın üstüne oturtacaksın, kibrit? –arandı- Kibrit yok, n’apacaksın? Gidip Mehmet ağabeyinin çakmağını isteyeceksin.-Gürledi-Ne duruyorsun be, koşsana!..

Ali fırladı, çakmakla döndü. Osman

-Oldu…-yaktı ocağı, sonra ellerini beline koyup, sırıttı: işte böyle ,anladın mı?

-Evet.

-Hayır, anlamadın. Yani sana bi iş verdiler mi, şaşırıp kalmayacaksın, o işi başarmak için ne mümkünse yapacaksın, orayı burayı kurcala, aklını kullan,işi becer, anladın mı?

-Anladım.

-Oldu.Bu senin ilk dersin, hadi fırla şimdi odaya marş marş.

Çayı, Ali demledi, bardaklara doldurdu, dipteki odaya Galip Erdem’e, onun yanındaki odaya Dündar Taşer’e götürdü. Yaptığı işten son derece memnun, böbürlenip Osman’a rapor verdi:

-Çayları bardaklara koyup Galip Beye,Dündar Beye götürdüm.

Birazcık olsun övgü, en azından bir”Aferim” bekliyordu. Oysa Osman yine homurdandı:

-Hani bize? Hani kendine? Koşş!

……

  

*Roman

  Işınsu, Emine. Sancı, 4. Baskı, Ankara, Töre-Devlet Yayınevi, 1976, 342 sf. (sf.128-131)  

Not: Temennimiz, edebiyatımızda Galip Erdem’ li roman, hikaye, deneme, şiir gibi ürünlerin artmasıdır. O bunlara layık güzel bir insandı.

GALİP ERDEM TRT 2 EKRANLARINDA

Ekim 2, 2007 - Leave a Response

2.  GALİP ERDEM HAKKINDA YAPILAN İKİNCİ BELGESEL:

Avni Özgürel tarafından hazırlanan belgesel 22.30′da TRT  2 ekranlarında

http://www.trt.net.tr/wwwtrt/tvakis.aspx?kanal=2

1. VEFATININ SENEİ DEVRİYESİNDE TÜRK OCAKLARI SİNEMA TOPLULUĞUNCA 120 DAKİKALIK BİR BELGESEL HAZIRLANDI. TÜRK OCAKLARINDN TEMİN EDİLEBİLİR.

KERKÜKLÜLERİN AĞABEYİ

Ekim 1, 2007 - Leave a Response

 Suphi Saatçi Hafızamı her ne kadar zorladımsa da, rahmetli Galip Erdem ağabeyi ilk defa nerede gördüğümü, tam olarak tespit edemedim. Fakat yanılmıyorsam kendisini ilk defa, rahmetli Necdet Koçak ağabeylerin oturduğu Ankara Maltepe’deki evlerinde, 1967 veya 1968 yılında görmüş olabilirim. Ben İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi (bugünki Mimar Sinan Üniversitesi)’nin Mimarlık Bölümü’ne başlamıştım. Ankara’ya uğradığım zaman, Necdet ağabeyin yönlendirmesi ile, Kerküklü arkadaşlarla birlikte Üniversiteliler Kültür Derneği adlı kültür ocağına gider, Galip ağabeyin sohbetlerini dinlerdik. O tarihlerde kendisi, bu derneğe sık sık uğrardı. Dernek’te, Acar Okan başta olmak üzere, Nuri Gürgür, Nevzat Kösoğlu, Ayvaz Gökdemir, Sadi Somuncuoğlu ve İbrahim Metin gibi, yetişmemizde ciddî emekleri olan değerli ağabeylerimizden yararlanırdık. O tarihlerde büyük ağabeyim olan Dr. Abdulcabbar Saatçi de, Hacettepe’nin ana ve Çocuk Sağlığı bölümünde kurslara katılmak üzere, Kerkük’ten Ankara’ya geldiği için, ben de sık sık Ankara’ya giderdim. Galip Erdem de bazen yalnız, bazen de Necdet ağabeylerle birlikte, bize yemeğe gelirdi. Onların tanışıklığı, 1951-1952 yıllarına, İstanbul’daki öğrencilik dönemine uzanıyordu. Ben de Ankara’da ağabeyimlere gittiğim zaman, Galip Erdem’in ziyaretlerinde mutlaka hazır bulunmağa çalışırdım. Aslında Galip Erdem’in Kerküklülerle tanışıklığı çok eskilere dayanır. Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a yüksek tahsil için gelen Kerküklü öğrencilerin hemen hemen tamamını tanırdı. Bu tanışıklığa vesile olan kişinin de, değerli Ömer Öztürkmen ağabeyimizin olduğunu zannediyorum. Anlaşılan Galip Erdem’in tanıdığı ilk Kerküklü de Ömer ağabeydir. Ömer ağabey, Galip Erdem’in insan yetiştirmede, sevgiyle insanları bir fikir etrafında toplayabilme konusunda ustalığını bildiği için, Kerküklü öğrencilerle ilgilenmesini istemiştir. Galip agabey de Kerküklüleri, kendisine emanet edilmiş çocuklar gibi, her zaman sevgiyle kucaklamış, onları bilgisi ile beslemiş, bir kısmını ciddî biçimde yönlendirmiştir. Böylece Kerküklülerin de her zaman gerçek bir ağabeyi olmuştur. Ben de Galip ağabeyden nasibime düşen feyzi almış, bahtiyar bir Kerküklü sayılırım. Galip Erdem’in Kerküklülere yakınlığı o kadar ileri dereceye ulaşmış ki, Irak Türklerinin her türlü meselelerinden haberdar olmuş, onların çektikleri çile ve sıkıntıları çok yakından takip etmiştir. Telafer’den, Erbil’den, Altunköprü’den, Tavuk ve Tuzhurmatu’dan Hanekîn ve Mendeli’ye kadar uzanan Türkmen diyarını adeta gezmiş gibi, teke tek insanlarla kurduğu diyaloglarla, yöredeki gelenek ve göreneklere de nüfuz ederek tanımıştır. Kısacası Kerküklülerle gülmüş, onlarla ağlamıştır.  Galip ağabey, özellikle Kerkük mutfağına, Kerküklüler kadar aşina olabilen bir kişiydi. Kerkük’ün dolmasını, ünlü kelle-küpe yemeği ile içli köfte çeşitlerini, ayrıntılarına kadar bilir ve severdi. Nitekim, misafir olarak gittiği Kerküklülerin evine, hangi Kerkük yemeğini istediğini, daha önceden sipariş olarak bildirirdi. Buna rağmen, sipariş verdiği yemeğe ek olarak, herkes sofrada başka çeşit yemekler de bulundururdu. Bu harekete Galip ağabeyin zaman zaman sinirlendiği bile olurdu. Hiç unutmam, bir Ramazan akşamı, Erşat Hürmüzlü ağabeyin evindeki iftar yemeğine gittiği zaman, daha önceden sipariş olarak verdiği yemeklere ilaveten 5-6 çeşit yemeğin de fazladan hazırlandığını görünce kızmış ve “Safa yengemize bu kadar eziyet etmeye ne hakkın var ?”, diyerek Erşat ağabeye çıkışmıştı. Ramazan ayı gelince, Ankara’daki bekâr takımı olarak bizler, Galip ağabeyin etrafında toplanarak, tadına doyum olmaz bir ay yaşardık. Galip ağabey, bir gün önceden, ertesi gün, iftar yemeğine nereye gideceğimizi programlar ve gidilecek eve haber göndererek, davet sırasının kendilerine geldiğini bildirirdi. Bizler de, tabii ki Galip ağabeyin sayesinde, titizlikle hazırlanmış, mükellef sofralarda ağırlanırdık. Fakat esas işin daha önemli yanı, daha sonra başlayan ve yemekten daha leziz ve nefis olan Galip Ağabeyin sohbetleri idi. Bu bakımdan, o zamanlar, Ankara’daki bekâr tekkesi mensupları olan bizler, şeyhimiz Galip ağabeyin yüzüsuyu hürmetine de olsa, tekrar mükellef sofralara kavuşabilmek için, Ramazan ayını iple çekerdik. Hemen şunu belirtmek isterim ki, Galip ağabey yemek konusunda çok titizdi ve çok ciddî bir damak tadına sahipti. Hangi yemekleri sevdiğini, hangi sebzelerden hoşlanmadığını, zaten bütün camia yakından bilirdi. Bu hususta Ayvaz ağabeyin çok güzel ve doğru bir tesbitini, hiç unutmuyorum: “Galip ağabeye yemek vermezseniz hiç şikâyet etmez; ancak yemek ikram ederseniz, onu kolay kolay memnun edemezsiniz. Onun için dikkatli olun”. Galip Erdem’in bir tutkunluğu da, Kerkük horyatlarını ve türkülerini dinlemekti. Ancak onun birinci gözdesi, hiç şüphesiz Azerî müziği idi. Ondan sonra Kerkük yöresinin ezgilerini, özellikle de Kerkük’ün yetiştirdiği usta ses sanatçısı Abdulvahit Küzecioğlu’nun yorumu ile, dinlemeyi pek severdi. Aşkın onulmazlığını, çaresizliğini, vazgeçilmezliğini, belki de bilinç altında ülkücülerin çilesi ile özdeştirdiği için, Kerkük’ün çok ünlü şu Saba türküsüne pek düşkündü: Kâr etmez âhım sen gülizâreOnulmaz işler (güzelim) dilde bu yâreOlsam da geçmem ben pâre pâreSevmiş bulundum (güzelim) gayri ne çâre Galip ağabeyin bir yazısında da geçen bu türküyü çok sevmiş olması, beni o kadar etkilemiş olmalı ki, bu ezgiyi her duyuşumda onu hatırlarım. Yine Küzecioğlu’nun yorumundan dinlediği Kerkük’ün Muhalif horyatına olan hayranlığını, aynı yazıda dile getirmiştir: Dağlar yeşil boyandı (Yar dayandı)Kim yattı kim oyandı (Sineme yar dayandı)Kalbime ataş düştüİçinde yar da yandıSu septim ataş sönsünSeptiğim su da yandı Galip ağabeyin biz Kerküklülere karşı gösterdiği sevginin enginliğini biliyoruz. Ne var ki, biz Kerküklülerin bu sevginin karşılığını vermekte ona yetişebilmiş miyiz ? Hiç sanmıyorum. Fakat o, bunun karşılığını ölçmeyen ve esasen böyle bir şey beklemeyen gerçek bir ülkü deviydi. Zaten o, bizim dışımızda, daha nice kişi ve topluluklara karşı, sevgi selini olanca cömertliğiyle sebil gibi akıtmıştır. Herkesin gönlünde taht kurmasının altında, yüreğindeki sevgi sarayında herkese yer vermesi yatıyor. İtiraf edeyim ki, o küçücük cüssenin içinde taşıdığı minicik yüreğine, bu kadar büyük bir camianın sevgisini nasıl sığdırdığına, zaman zaman şaştığım ve gıpta ile kendisine baktığım olmuştur. 12 Eylül ihtilalinin, Galip ağabeyin dünya görüşünü derinden etkilediğini herkes çok iyi bilir. Ülkücülerin hapislere düştüğü, dışarıda kalan ailelerinin perişan olduğu o tarihlerde, Galip ağabey, bütün hayat düzenini, bu davanın seyrine göre ayarlamıştı. Bir yandan avukatlık mesleğinin yetkilerini kullanarak, içerdeki kişileri birer birer ziyaret ediyor, diğer yandan, onların ailelerine ve çocuklarına yardım toplamak için, akla hayale gelmedik mücadele, kavga ve zaman zaman dargınlıklara kadar varan tartışmalara giriyordu. Bütün görevi, herkesten sahife adedi yüksek mektuplar toplamaktı. Bizim camiamızdan da mektup istemeyi ihmal etmemişti. Gördüğü kişilerden mektupları bizzat kendisi alırdı. Görmediklerine de haber gönderirdi. Herkesin göndereceği mektupların sahife adedini kendisi tespit ederdi. Kimden kaç sahife mektup istediğini bana söyler, ben de bunu gerekli yerlere bildirirdim. Benim görevim postacılıktı. Mektuplar gelince derhal kendisine ulaştırırdım.  Artık kafamı değiştirdim; bu dava hayırlısı ile sonuçlansın, ondan sonra bir olta alıp, balık tutmaya gideceğim, diyordu. Hatırası bütün sıcaklığı ile yaşayacak olan Galip Erdem, hayatı örnek alınacak bir dava adamı ve kelimenin tam manasıyla bir ülkücü idi. Bu yüzden, hiç bir zaman balık tutmaya gidecek vakti olmadı. Yüce ruhuna binlerce Fatiha, nur içinde yat aziz ağabey..

ŞERAFETTİN YILMAZ ANLATIYOR;

Ekim 1, 2007 - Leave a Response
   Sonra Galip Erdem, bizim hayatımızın içine öylesine girdi ki, 1959 yılından vefatına kadar geçen zaman  diliminin içinde, İstanbul’daki kısa süreli askerlik ve … günleri dışında bütün hayatımız Galip Abiyle birlikte geçmiştir. Yaklaşık  35 senelik bir hayat demek mümkündür. Bu hayatın içinde çok güzel şeyler vardır. Kayda değer olan hadiselerin benim hafızamda kalanlarından bazılarını aktarmak istiyorum. 1964 yılında  askerliğimi yapmıştım ben, zannediyorum 1994-95 yıllarıydı. Galip Abiyi hâlâ  yazma hususunda iknaya çalışıyorduk. Birgün  dedi ki “Çocuklar, ben yazmayı çok istedim, denedim de kendi kendime, fakat kafamda ölçü olarak aldığım insanlar vardı. Meselâ; şiir yazmak istedim, benim kafamdaki ölçü Yahya Kemal’di, denemelerime baktım, şiir yazamayacağıma karar verdim. Roman yazmak istedim. Kafamda ölçü vardı: Marcel Proust’tu. “Geçmiş Zaman Peşinde” romanının  yazarı, Fransız yazarı Marcel Proust’tu. Denemeye kalktım. Elimde çok kötü bir Türk  Romanı vardı. Ondan da kötü bir örnek çıkardığımı gördüm denemenin. Bunun üzerine roman yazma faslını da kapattım” dedi. Böylece vermiş olduğu kararları, tekrardan tartışmaya da yanaşmayan bir tavrı ve üslubu da vardı, biz bunu hiç değiştiremedik. Galip Abinin, tabii, bir yazarlık hayatı var. Bu yazarlık hayatında da çok kuru, sağlam bir mantıkla yazardı. Biz arada bir Galip Abiye, yazılarının çok kuru olduğunu, sırf mantıktan ibaret olduğunu, bunu biraz, tabir caizse sulandırmak suretiyle edebî bir üslûp kazandırmasını kendisinden isterdik ve buna da hiç  yanaşmazdı. Kader birgün Galip Abinin bizim arzu ettiğimiz tarzda yazılar yazmaya onu mecbur etti. O da 12 Eylül ihtilaliyle birlikte yaşanan o acılı günlerdir. İşte milliyetçi gençlerin  cezaevlerine düşüp de, orada yargılandıkları sırada  Galip Abinin yazmış oldukları  yazılarda, bizim arzu etiğimiz şekilde, duyguları allak bullak eden çok enfes yazılar yazmıştır. Ondan sonra da Galip Abi zaten yazı hayatını hemen hemen  bitirmiştir.   

 Galip Abinin arkadaşlığı hakikaten hiç unutulmayacak bir şeydir. Ben Hayrabolu’da askerim. :ir gün bana bir mektup yazdı. “Şeref, şu tarihte İstanbul’a geliyorum, İstanbul’a git, Stefan Zvayg’ın  ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu al,  oku ve İstanbul’da buluşalım.” Ben İstanbul’a gittim. M:E:B:Yayınlarından kitabı aldım, okudum, gerçekten çok güzel bir kitaptı ve ben İstanbul’a geldim. Galip Abi bizi aldı, Maksim Gazinosuna götürdü. O gece 12′ye kadar Behiye Aksoy’u dinledik ve oradan çıktık İbrahim Metin vardı, ben vardım, Galip Abi vardı, zannediyorum Ahmet İyioldu vardı, yürüye yürüye Emirgan’a kadar gittik. Emirgan’a vardığımızda güneş doğuyordu. Ve biz orada bir çorba içtik, artık biz ayakta duramıyoruz, yorgunluktan. Galip Abi sanki daha sabahleyin yataktan yeni kalkmış gibi zinde, bizi uyutmamak için durmadan bize ikazlarda bulunuyordu. Galip Abi böyle kendisine mahsus dünyası olan bir insandı, bizi o dünyanın içine  zaman zaman buna benzer anekdotlarla çeker, bizi, bizimle onları yaşardı. Galip Abinin yazması hususu, bizi gerçekten ömrümüz boyunca çok etkilemiş ve çok arzu ettiğimiz bir yönüydü. Buna ikna  edebilmek için hepimiz çok uğraştık, fakat Galip Abi günlük fıkralardan başka yazı yazmaya yanaşmadı. Bu  ısrarlarımızda o noktaya vardırdık ki; bir gün Ruhi Özbilgiç, Ben, Galip Abi Karadeniz Lokantasına gittik. Karadeniz Lokantasında gece boyu Galip Abiyeyazma konusunda onu ikna etmeye çalışıyoruz. O da hep dinliyor bizi. En son dedi ki, “Sizin elinizden ben ancak bir türlü kurtulurum” dedi. “Eğer ben 65 yaşına  kadar yaşarsam, o zaman ben bunu Allah’ın yaz emri telakki edeceğim. 65 yaşına ulaştığım zaman, size söz veriyorum, yazacağım.” dedi. Biz 65 yaşını bekledik. 65 yaşına  Galip Abi geldi ve Galip Abi’ye dedik ki; 65 yaşına geldin, Allah’ın yaz emrine uyacaksın.”"Uyacağım” dedi “Bana masa alın”"nasıl alalım”“şeyle alın”"Bana kalem, defter, kâğıt alın” “Nasıl alalım” “Şöyle alın, eve gönderin” gönderildi. Masayı beğenmedi, tekrar masa alındı. “Galip Abi başladın mı?” “Başlıyorum.” “Galip Abi başladın mı” “Başylıyorum” Sonra zannediyorum, ona jübile mahiyetinde bir yemek verildi, öğretmenler evinde, Ankara’da, ben de o yemeğe katıldım, bu hatırayı naklettim Galip Abiye. Orada bulunan N.Kemal Zeybek, Ayvaz Gökdemir, Nuri Gürgür, Acar Okan, Nevzat Kösoğlu ve bütün arkadaşlar,. sevdikleri, orada bir kare masanın etrafında, en aşağı 30 kişi vardı. Galip Abi 30 kişinin huzurunda söz verdiği halde yine yazmaya başlamadı. Artık da zannediyorum, Galip Abinin hayatında yeni bir döneme girilmek üzereydi. O dönem, o kendi iç dünyasında bir farklı bir boğuşmanın içinde olduğunu hissettiğim bir dönemdi. Bu döneme geçmeden önce ben gene Galip Abinin hayatında çok farklı  bir dönem olan Mamak Günlerinden de bahsetmek istiyorum. 12  Eylül  ihtilali olduktan sonra, o sırada Galip Abi memurdu ve zannediyorum başbakanlıkta danışman olarak, müşavir olarak görev yapıyordu.Davayı götürürken, bir süre sonra Galip Abi istifa edip gelip avukatlık cübbesini giyerek davaya katılmak istediğini söyledi ve nitekim istifa etti. Avukatlık cübbesini aldı ve bizim Çelikkale sokaktaki büromuza geldi ve dava bitinceye kadar cübbeyi sırtından çıkarmadı. Galip Erdem’in avukatlık hayatı MHP Mensuplarının ve ülkücülerin yargılandıkları davayla başlamış ve o davayla bitmişbir hadisedir. Avukatlık hayatında başkaca hiçbir vekâlet söz konusu değildir. Onlar için cübbe giymiştir. Onların kararıyla birlikte cübbesini çıkarmıştır. Davanın içinde kendisine iki fonksiyon biçmişti Galip Abi. Bir, ve en önemli fonksiyonu, cezaevlerinde, anneleri, babaları da çoğunlukla yoksul olan, imkânları kısıtlı olan, üç kuruş harçlıktan dahi mahrum olan, cezaevlerinde yatan yüzlerce gencin oradaki maişetlerine katkıda bulunmak. O Galip Abinin kendine biçtiği birinci görevdi. Ömrünü parayı sevmemiş, ömrünce para için hareket etmemiş olan Galip Erdem, Mamak günlerinde, hiçbir kimsenin inanamayacağı kadar, adeta para toplayan, tabii dilenme tabiri burada Galip Abinin şahsiyetine yakışmadığı için onu burada  kullanmak istemiyorum ama zaman zaman o derecelere düşen, kendisini, şahsiyetiyle karşı karşıya  getirmesine rağmen, o parayı temin edebilmek için inanılmaz şekilde bir dönem yaşamıştır ve ben çok şaşırmışımdır bu dönemde. O parayı kullanırken, bu parayı yardım için kullanmak konusunda almış olduğu karara öylesine sadakatle hareket ederdi ki; bu paraları, kendine mahsus bir ölçü içinde, cezaevinde yaşayan bütün o gençlere, imkânlarını adaletli bir şekilde kullanır ve bu parayı gönderirdi. Bizim de büro olarak tabii, o zaman büroda on kişiye yakın çalışan var. Bu insanların yemeleri, içmeleri, telefon paraları, bir yığın masraf var. Kolay kolay  her zaman para gelmiyor. Genel Başkan tutuklu, her tarafta yargılanmalar söz konusu ve bütün para kaynakları kurumuş vaziyette. Bir gün büroda kahvaltı yapacak para yok, yani kahvaltı için alınacak malzeme için ödenecek bir kuruş yok. Galip Abiye gittim. O her zaman zengindi. “Galip Abi” dedim.”Bir on bin lira ver de, ben senden ödünç istiyorum, bu parayı size ben geri vereceğim.” dedim. “Yok” dedi. Hiçbir imkânım yok. Borç alabileceğim bütün insanlardan borç  almışım. Telefon edip borç isteme şansım yok. “Galip Abi bu parayı ver”"vermem” “Galip Abi  bu parayı ver.” “Vermem” ben nasıl doluysam, Galip Abinin yanından ayrılırken hüngür hüngür ağlıyordum. Odama gittim, uzun süre bunu hazmetmeye çalıştım. Kendi kafamdan birtakım yorumlar yapıyorum:”Ben burada kim için çalışıyorum? Ben  burada onlar için çalışmıyor muyum? Onlara para göndermek, onları kurtarmak için çalışmaktan daha mı önemli?” diye bir sürü yorumlar yaptım kendi kendime.  Daha sonra rahmetli Türkeş Beyin huzurunda, Galip Abi de var, bu olayı kendisine naklettim ve sıkıntımızı ifade ederken, orada da ben hayatımda bir başkasının önünde gözümden yaşların aktığını gördüm. Galip Abi  burada benim sıkıntılarıma karşı ilgisizliğinden değil, üstlenmiş olduğu görevi ifa etmek için  kendi içi kararını  bozmamak için ben inanıyorum ki Galip Abi o da içinden ağlıyordu. Ama Galip Abi o parayı bana vermedi. Galip Abinin Mamak Günlerinde  kendisine biçtiği bir başka görev vardı; eşleri, evlatları, insanlıkları veya kardeşleri tutuklu olan kimselerin yakınlarıyla ilgilenmek. Bu yakınlarının  kimisi genç, eşi oluyor, kimisi kız kardeşi oluyor, kimisi annesi oluyor, bu insanların hepsine, inanılmaz bir şefkatli  bir babaydı. Ben buna nasıl katlandığına hayret ederdim. Onların himayesi doğrultusunda. öylesine zaman zaman katı davranışları olurdu ki, mesela ölçü olması bakımından bir olay zikretmek istiyorum. Yine tahliyelerin beklendiği  günlerden birisiydi  ve duruşma salonu çok kalabalık, kışındı ve hava çok soğuktu. Belki 5-6, eksi beş, altı derece bir hava suhuneti vardı. Gece 12′de duruşmadan çıktık. Hiçbir vasıta yok. Mamak kapısına geldik, bir taksi bulundu ve bu taksiye Nuri Erogan, avukat  Nuri Erogan ve zannediyorum ki bir kişi daha binmişler. Galip Abi geldi, o tutuklu gençlerden eşlerinin birkaç tanesi yanında, Nuri Erogan’adedi ki , Nuri Erogan kendisinin asker arkadaşı. “İn arabadan Nuri” dedi.  Nuri Erogan şaşırdı, Nuri Erogan arabadan indi, öfkelendi, bağıra, çağıra, aldı  çantasını, yayan Kızılay’a gitmeye uğraşıyordu. Galip Abi hiç umursamadan o gelinlerini arabaya bindirdi ve çekti, gitti. Hakikaten böyle bir himaye duygusu ve böyle bir kararlılıkla, dava sonuna kadar o yaralı insanların   eşlerine sahip çıktı. Zannediyorum o gelenlerin her birisi şimdi Galip Abiyi hatırlarken o günlerin hatıralarını, zannediyorum çok farklı duygularla yaşamaktadırlar. Galip Abi  milliyetçi nesiller üzerinde, ifadede  kelime bulamıyorum, o kadar içten, o kadar samimi bir adanmışlık içindeydi ki, onların her safhası, Galip Abi için önemliydi. Evlilikleri çok ayrı bir yer işgal ederdi hayatında. Yani diyelim ki Van’da bir milletçi genç evlenecek, şartlar ne olursu olsun, Galip Abi gidip orada  onun nikah şahitliğini yapmaya talip  bir duygu içindeydi, veya yüzüklerini takmak için böyle bir duygu içindeydi. Kalplerin birleşmesi ve ülkücülerin yuva kurması, Galip Abi’nin kendi öz evlatlarının yuva kurması  gibi bir tablo yaratırdı. Bunu böyle nikâhlarını ve böyle nişan yüzüklerinin takıldığı arkadaşlarla  görüşmek mümkün olsa, öyle zannediyorum ki benim cümlelerimle ifade ederler bunu. Hatta komik bir hadise  yaşamıştım. Arslan Küçükyıldız bugün TRT’de çalışan arkadaşlarımızdan Arslan Küçükyıldız bizim büromuzda, davanın safahatı içinde, ciddi hizmet etmiş bir kimse idi, büronun kendine mahsus bir kadrosu vardı. Ona yakın insandık ve her gün orada adeta  birlikte yatıp  kalkmak suretiyle  davayı, davanın hazırlık safhalarını  yaşamıştık. Arslan evleniyordu, ben de davayı bitirmiş, İstanbul’a yerleşmiştim. Israr etti, “Abi benim şahidim olmanı istiyorum.” dedi. Ben de “Peki Arslan’cığım” dedim. Uçağa atladım, Ankara’ya  geldim. Gençlik Parkı evlendirme dairesinde., kalabalık da bir gün, Galip Abi de orada, işte arkadaşlar oradalar, biz şakalaşıyoruz, ediyoruz. Bir baktım. Bir defa Galip Abi alışılmışın dışında şık. Hatta takıldım ” Ne o Galip Abi ” dedim. Güldü sadece. Galip Abide kıpırdanışlar başladı. Yavaş yavaş sahneye doğru Galip Abi yürüyor, İsmail Vayvaylı’ya dedim ki; “Galiba benim şahitliğim suya  gitmek üzere İsmail ” dedim. “Galip Abiye bakıyor musun?” dedim.  Nitekim bir süre sonra  Galip Abi şahit masasındaydı, ben de nikâh salonunda, nikâhın kıyılmasını takip edenlerden biriydim. Bu hoş bir hatıradır ve gerçekten  Galip Abi, kurulan her yuvada, o yuvayı kuran bir baba gibiydi. Bu hareketler bizim hiç gücümüze gitmezdi, sadece aramızda espri kaynağı olurdu. O oyundan sonra ben kendisine dedim ki; “Galip Abi, bana attığın -affedersiniz- bu kazığı unutmayacağım, ama Bilge’nin nikâhının şahidi ben olacağım, Cumhurbaşkanı aday olsa da ben şahit olacağım” dedim ve nitekim Bilge’nin, kızı Bilge’nin  nikâh şahitliğini ben yapmıştım. Galip Abinin siyasi hayatta, şu anda da yaşayan insanları çok yakından tanıyan bir tarafı vardı. Çünkü Galip Abi aynı zamanda siyasi yaşamış bir insandı. Fikir mücadelesi veren bir kimse olarak, köşe yazarlığı yapan bir kimse olarak, inanılmaz bir kültür birikimine  sahip bir insan olarak, ülkeyi yönetecek olan insanları çok yakından tanırdı. Bütün özellikleriyle tanırdı. 12 Eylül sonrası siyasi partilerin yeniden kurulmasına izin verildiği dönemlerdeydi. Süleyman Demirel’i de, her yönüyle, Sayın Cumhurbaşkanını  çok yakından tanırdı. Süleyman Demirel’le MHP’nin dışarıda olan mensupları  arasında siyasi partileşme  olurken, “müşterek hareket edilebilir mi?” hususunu araştırmak üzere  rahmetli Türkeş Bey, bizim Süleyman Beyle görüşmemizi istemişti. Ben de kendisinden randevu alacaktım. Davanın devamı sırasında  da Sayın Süleyman Demirel’le çok yakın bir ilişki içindeydim. Ne zaman telefon edecek olsam, derhal bekler ve bütün yanında olan insanları çıkartmak suretiyle bana uzun zamanlar ayırır ve yardımcı olmaya çalışırdı, kendi ölçüleri içinde. Ben konuşacakken tam Galip Abi dedi ki “Şeref telefonu bana ver” dedi. “Sen bunu bilmezsin, bunun üslubundan ben anlarım” dedi. Aralarında geçen konuşmayı, Süleyman Beyin ben duymuyorum, ancak Galip Abi’nin şöyle söylediğini gördüm. “Tabi Süleyman Bey, biz de burada fevkalade bir izdiham yaşıyoruz. Bizim de kapımız şu anda insanlarla dolu, elbette ki sizin kalabalığınıza da saygı duyarım, madem öyle bizim şu anda karşı karşıya gelmemiz söz konusu değil, öyleyse bizim büromuzda Kemal diye bir arkadaşımız var, sizin oradan Yiğit Beyle masaya otursunlar, ilk müzakereleri onlar yapsınlar, devamını biz yapalım” gibi bir garip konuşma geçti. Onun üzerine oradan, Süleyman Beyin sesini duyuyorum; “Galip’ciğim bekliyorum, hemen gelin” tarzında bir tavır değişikliğini gördüm, “Tamam, biz geliyoruz” dedi. Ve Galip Abi’yle atladık  taksiye  Süleyman Beyin evine gittik. Süleyman Beyin evine, sonra giderken takside konuştuk, “Ne anlattı da Galip Abi Süleyman Bey ki böyle söyledin?”,”Ben telefon açtığım zaman, bütün sokak insan dolu ve bütün insanlar benle konuşmak istiyorlar Galip’ciğim, Yiğit Köker’le siz bir ön görüşmeyi yapın  dedi. Ben de Kemal’in, bizim büroda çalışan Kemal’in Yiğit Beyle görüşmesini söyleyince, kendisinin bana söylediğini benim kabul etmediğimi, gerçeği bildiğimi anladı ve hemen bizim gelmemizi istedi. Ben bunun yapılacağını bildiğim için telefonu senin elinden aldım. Ben Süleyman Demirel’i şu kadar zamandır tanırım.”  Hakikaten gittiğimiz zaman evinin önünde hiç kimse yoktu ve bizi  Süleyman Demirel yukarıya, odasına, evine aldı, evinde üçümüz beraber “niçin birlikte siyasi parti kurmanın gerekliliğini” konuştuk. Sonra Sadettin Bilgiç’e gittik, işin devamı var, o ayrı bir fasıl. Galip Abinin hayatı incelendiği zaman, şu gerçek çok bariz bir şekilde ortaya çıkar; Türk Milliyetçiliği fikri etrafında yetişmiş olan Galip Erdemden  sonraki kuşakların üzerinde, Galip Erdemin inanılmaz etkileri ve emekleri vardır. Meselâ, şu anda parlamentoda,  gözümün önüne getirdiğimde, öyle zannediyorum ki, en aşağı 200 parlamenter vardır. Onlara gidip, yaklaşacak ve Galip Erdemi soracak olsanız; herkesin Galip Erdeme karşı müthiş bir sempatisi ve kendisiyle ilgili hatıraları ve emekleri ve kendi üzerindeki etkilerini dinlersiniz. Türkiye’de  köşe yazarlığı yapmış, siyaset yapmış, fikir hareketleri içinde  bulunmuş birçok insan vardır, ama öyle zannediyorum ki, bu kadar geniş  kitlelere, böylesine  müessir olmuş, hem de kendi köşesinde  kendisini saklamış bir insana rastlamak kolay kolay mümkün değildir. Onu da ancak şöyle ifade etmek mümkün. Galip Abi Türk Milletine kendisini adamış  bir insandı, bu adamışlık bir sözden ibaret değildi. Hayatının bütün zevklerini, bütün arzularını kapatmış ve sadece inanmış olduğu fikre fiilen, bizzat veya emek verdiği insanlar vasıtasıyla hizmet etmekten ibaret bir hayat, ve bu hayat ömrünün son birkaç yılına kadar aynen böyle devam etmiştir.Bu sadece parlamenterlerle ilgili bir mevzi emek değil, emek verdiği insanlardan parlamentoya gelen insanları kastederek söyledim. Bürokratlarından, kendi bölgelerindeki mahalli liderlerine kadar. yazarlarından, üniversitelerde hocalık yapan insanlara kadar, Galip Abinin emek verdiği, kaliteli çok büyük bir kitle vardır ve hepsinin de Galip Erdem, “Galip Abi”sidir. Bu ölçüler içinde Galip Abiyle  ilgili pek çok anekdot anlatılabilir; ben Galip Abinin son dönemini anlatmak istiyorum. Hatta ona geçmeden önce bir hususu belirtmek istiyorum:Galip Abi on iki  saat okuyan, gece sabaha kadar okuyan, gündüz de uyuyan bir insandı. Mütemadiyen dolan bir insandı Galip Abi.  Bu yönüyle Galip Abinin kültür düzeyini ifade etmek mümkün değildi. O açıdan da  Galip Abinin, hayatının bize yansıyan  bölümüyle, bize yansımayan  bir bölümü vardı. Orası adeta 40′ncı odaydıve  kırkıncı odayı Galip Abi bize hiç açmadı. Ne kadar  açmaya uğraşmışsak  uğraşalım, Galip Abinin o gizli odasına biz giremedik. Zaman zaman bizim girdiğimizi hissettirecek şekilde küçük anekdotlarla, hayatının his dünyasından, kişisel yönlerinden çok küçük  kırıntılarla  bahsetmişse de hiçbir zaman Galip Abinin biz o gizli dünyasına giremedik. O dünyayı kendisiyle beraber aldı gitti.Eğer roman yazmış olsaydı, yazmış olduğu romanın satırları arasında, belki Galip Abinin gizli dünyasına girerdik, fakat o kendisine, hislerini anlatan yazıları yasaklamış olduğu için de yine biz o dünyaya gireme(z)dik. Galip Abi böylesine bütün zevklerden, bütün arzulardan, bütün insani isteklerden tecrit edilmiş bir hayatı, bir fikir uğruna, o fikre hizmet edeceği insanlara emek  vererek geçirmiş bir insan portresiydi. Ve ben bu insanın ömrünün son demlerinde, böylesine adadığı, kendisini adadığı kimselerde aradığını bulamamanın değil de emeklerinin kıymetinin bilinmediğinin hüznünü yaşadığını gördüm. Bunu kelimelerle  ifade etmedi, bunu açıkça söylemedi, açtığımız zaman üzerini kapattı. Ama bizim kendisiyle 35 sene yaşanmış bir hayatımız vardı ve o yaşanmış hayatın yapısından, tanıdığımız Galip Erdem yapısından, ben bunu çıkardım. Bir benzetme yapmak gerekirse;tıpkı bir radyonun düğmesini kapattıktan sonra nasıl susarsa, Galip Abi de  son bir iki yıl içinde kendi düğmesini kapatmıştı. Ne kadar konuşursanız konuşun, ne kadar sitem  ederseniz  edin, Galip Erdem suskun dönemini bir daha değiştirmedi. O suskun  hayatı ile birlikte ebedi aleme göç etti. Hatırladıkça bunu burnumun direği sızlar benim.  Biz Galip Erdemin kıymetini bilemedik. Belki de onun yazılarını yazabileceği zeminin oluşmasında da bizlerin de kendimize düşen payları vardır. Galip Abi inanan bir insandı. Beş vakit namazını kılan bir insan değildi. Son zamanlarda Nuri Beyle  beraber görüşmelerimizde de  bana aktarmıştı. Galip Abi Cuma namazlarına başlamak ve namazlarını kılmak doğrultusunda bir karar içindeydi. Fakat hastalıklar buna imkân vermedi. Orucunu tutardı, son zamanlarda sağlığı elvermediği için orucunu tutamaz duruma gelmişti.  Ama dini konularda Galip Abi derinlemesine bilgiye sahipti ve onun o saf yüreği, o tertemiz hali, inanmış bir insanın bir modeliydi. Beş vakit namazınıkılamıyordu ama bir müslümana yakışan bütün güzellikleri Galip Abi şahsında tecessüm ettiriyordu. Benim penceremden Galip Abinin kısa bir program için nakledeceğim hususlar bundan ibarettir. Teşekkür ederim.  

Serafettin YILMAZ

Milli Kültür Düşmanları

Ekim 1, 2007 - Leave a Response

OCAK’DAN BİR SOHBET:
“Milli Kültür Düşmanları Görüşlerinin Bir Çoğunu Resmileştirmişlerdir.”
Galip ERDEM

Bu yazı Galip Erdem’in Türk Ocakları Ankara Şubesi’nin düzenlemiş olduğu Çarşamba seminerlerinden birisinde yaptığı sohbetten derlenerek yayına hazırlanmıştır. Dileğimiz sayın Galip Erdem’in yazma orucunu bozmasıdır.

Beni dinlemeye geldiğiniz için teşekkür ederim. Arkadaşlar ben yaklaşık yedi yıldan beri konuşma perhizindeyim, yazma orucundayım. Birine perhiz, birine oruç diyorum, çünkü insan ara sıra konuşmaktan kaçınamıyor; ama, yazma orucundayım.

Perhizimden caymamaya, orucumu da bozmamaya kararlı idim. Ama olmadı. 2. Milli Kültür Şurası’nın çalışmalarını beş gün takip ettikten sonra konuşma mecburiyetini hissettim. Şurada çok değerli tebliğlerin yanında, gayet münasebetsiz laflar da edildi. Ancak beni en rahatsız eden şura’nın değerlendirme raporudur. Seçilmiş bir komisyon tarafından hazırlanan bu raporda bir cümle beni çok üzdü, düşündürdü ve düşündüklerimi de açıklama ihtiyacı duydum. Söz konusu rapordaki cümle şu hüküm cümlesi:” Türk Kültürü Avrupa Kültürünün bir parçasıdır.” 

….

(Yazının devamını görmek için; Türk Yurdu Dergisi, Nisan 1990, sf.43-46′ daki aynı başlıklı bu sohbet yazısının sanal ortama aktarılmasını bekleyecek veya kendiniz dergideki o yazıyı bulup, sanal ortama da aktarıp aşağıdaki yorum kısmına kaydedecek ve daha çok kişiyle okuduklarınızı paylaşacaksınız. Karar sizin!)