Galip Erdem

Ağustos 21, 2009

ÜLKÜCÜ OLABİLMEK ÜLKÜSÜ (Galip ERDEM)

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri — galiperdem @ 8:06 am

GENÇ BİR ÜLKÜCÜ İLE SOHBETLER (1)

Galip ERDEM

Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi , ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür. Kırılma ve üzülme. “anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin: Seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de adaydır. Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır; kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor. Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır.

Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulmayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize , acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.

Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküsüne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı , yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde , adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır. Bu konuyu gelecek sohbetimizde konuşacağız.

(Bu yazı BOZKURT Dergisinin 1974/Şubat tarihli 17.sayısında yayınlanmıştır.)

http://www.eskimeyendostlar.net

12 YILIN ARDINDAN GALİP ERDEM’E HASRET MEKTUBU

Filed under: Ardından, Dostları anlatıyor — galiperdem @ 7:59 am

Osman OKTAY

 Galip Ağabey;

Çoktandır aramızda yoksun. 12 Mart 2009 tarihi itibariyle sen gideli tam 12 yıl olacak. Gerçi her fırsatta yâd edip hatıralarını canlı tutuyoruz ama yoksun işte, yoksun!

Kimi zaman gözlerimiz, gönüllerimiz buğulanarak, kimi zaman tebessümle, kimi zaman da ahlarla, vahlarla anıyoruz seni. Memleketin içine düştüğü durum, iç politika, dış politika, camiamızın kırık-döküklüğü, eve ya da bir çocuğa aldığımız çikolata, hatta ve hatta “Beşiktaş”ın durumu bize hep seni hatırlatıyor. Senin gibi bir ehl-i dil, ehl-i kalem, ehl-i sohbet çıkaramadığımız için de kara gürültü, kuru gürültü idare edip gidiyoruz. Emr-i Hakk’a uyup herkes gidecek, hepimiz gideceğiz lâkin giderken o “Ağabeylik” kavramını niye götürdün be canım Ağabeyim? Senden sonra bu kavramı -senin gibi- taşıyan mı çıkmadı biz mi kimseye yakıştıramadık bilmiyorum.  Sana yaşıtların, hatta yaşça büyüklerin bile “Ağabey” diyordu, şimdi herkesin ağabeyi farklı. Zaman mı değişti, biz mi değiştik, nifak kol mu geziyor nedir; durumumuz bu, halimiz perişan…

Bir zamanlar hep zoru isteyen, güzellikler içinde yaşamak varken sıkıntılara talip olan insanların nice zaman sonra bile değişmeleri mümkün mü? 1970’li yılların başında on beş on altı yaşlarında iken yani hayatlarının baharında o büyük ideallere bağlanan gençler bugün elli yaş sınırını çoktan aştılar. Hayatlarının en olgun, en verimli çağını yaşıyorlar. Kısacası otuz beş kırk yıl öncesinin “Çoluk çocukları” bugün kocaman adamlar oldular. Hepsi okumuş, yetişmiş insanlar. Çoğu bir ateş çemberinin içinden geçip de geldi:

            “Biz kim bu cihan gülşenini hâra değiştik,
            Varını yoğa, yârını ağyâra değiştik!”

            Divan Edebiyatımızın bu nadide beyti aslında tam da bizim o -eski günlerdeki- halimiz için söylenmiş gibiydi. Ancak ne olduysa oldu mazimizi, kendimizi inkâr ediyoruz Ağabey. Sen kendini unutmuş; başkaları için yaşıyordun.  Onun içindir ki 67 yıllık ömründe beş yüz yıllık çile çekmiştin, yorulmuştun. 12 Mart 1997’de tarihimizin ikinci 12 Mart Muhtırası’nı vererek terk-i dünya ettiğin gün Dr. Haluk cansız bedenine bakıp ağlarken, “Ah Galip Ağabey ah, demişti! Bu küçücük bedenine o koskoca Galip Erdem’i nasıl sığdırdın?”

            Evet evet… Sen gerçekten bir muhtıra vererek gittin Ağabey. Yorgun olduğun kadar da kırgındın, biliyorum. Darmadağınık oluşumuza, ayakların baş oluşuna, “birbirimizi yeterince sevmeyi hâlâ öğrenememiş olmamıza” kızıyordun. Hakk’a yürümeden bir süre önce Ankara’da düzenlenen “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta da bu yüzden tek cümle söyleyip kürsüden inmiştin: O cümlen çok müthişti Galip Ağabey: “Türk milliyetçiliğinin tek meselesi vardır, o da Türk milliyetçileridir!”

            Dinleyenler afallamış, günümüzün moda söyleyişi ile “şok” olmuşlardı.  Sonra düşününce sana hak verdiler vermesine de hâlâ bu meseleyi halledemediler. 2008’in Kurban Bayramı’nda Türk Ocağı Genel Merkezi’ndeki bayramlaşma töreninde idik. Bir dostum, orada bulunanlara şöyle bir baktı, tanımadıklarını sordu ve sonra, “Yahu Osman, dedi. Bu camiada çok değerli adamlar var da, neden Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olamıyorlar? Bunca yetişmiş insan gücüne yazık değil mi?”

            Bu sorunun cevabı aslında senin o tek cümlelik konferansında verilmişti. Ben lâfı biraz da dolandırarak belki aynı şeyleri söyledim.  Eve dönünce, Türk tarihinin her döneminde ülkücüler olmasına rağmen, 1960’lı yılların başında, ülkü ve ülkücülüğün bir kavram olarak siyasi ve kültürel edebiyatımıza henüz girmediği bir dönemde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan “Ülkücü’nün Çilesi” başlıklı yazınızı bulup okudum. Şu satırlarınızın altını bir daha çizdim:

            “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’a göre, ‘uslanmamak’tır; kendilerine göre de ‘yılmamak.’”

            “Ülkücü, dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde  ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu. Hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. O, böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!”

            “…….Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tir. ‘Yapma’ derler, ‘Hayatını heba etme’ derler. ‘Gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)   

Kamuoyunda “Ülkücü” diye bilinenlerden çoğu o “nasihatleri” dinlemeye devam ettiler ama ne yazık ki bildiklerinden -ya da bildiklerini zannettiklerimizden- şaştılar Galip Ağabey. Ancak onlar senin ölçülerine göre zaten “ülkücü” değillerdi; öyle değil mi? 1977 yılında Ankara’da Ülkü Ocakları Başkanları’na verdiğin seminerde söylediğin sözler hiç aklımdan çıkmıyor: “…İnsanoğlunun hayat çizgisi her an değişebilir. Onun için bir kişiye sağlığında kolay kolay ‘ülkücü’ denmez. Hayat çizgisini değiştirmeden, ideallerinden taviz vermeden terk-i diyar edip Rahmet-i Rahman’a kavuşursa işte o zaman ‘O bir ülkücü idi’denir.” Siz bu ölçülere göre gerçek bir ülkücü idiniz. Çünkü hayat çizginizde hiçbir değişiklik olmadan, ideallerinizden taviz vermeden ömrünüzü tamamlamıştınız. Sizinle ilgili bir çalışma yaparken, ortaokul – lise çağlarında yazdığınız şiirlerinize rastlamıştım. “Bozkıra Özlem” adını taşıyan şiirinizde şöyle diyordunuz:

“Çok evvel ecdadımın at oynattığı kırlar
Şimdi bana yabancı, şimdi düşman elinde.
Bozkurt sürülerinin dolaştığı çayırlar
Bir yeşil güzellikle tütüyor hayalimde…”

Sonra, arkadaşınız Servet’le birlikte Erzurum’dan yola çıkıp ecdadımızın at oynattığı o diyarlara gitmeye karar verdiniz. 8 Eylül 1948 tarihini düştüğünüz günlüğünüzün bir sayfasına yazıp imzaladığınız yemin metni beni çok etkiledi:

                                               AND

  1. Birbirimizden ayrılmayacağımıza,
  2. Birbirimizin sözünden çıkmayacağımıza
  3. Birbirimizi tek insan kabul edip koruyacağımıza

 And içeriz.

Servet KURT Galip ERDEM
İMZA İMZA

            Turan yolculuğunuz Van’dan öteye geçememiş ve Erzurum’a geri gönderilmiştiniz ama olsun; siz yolunuzdan şaşmadınız. Öğrenciliğinizde, yazı hayatınızda, işinizde sadakati, doğruluğu, dürüstlüğü, kısacası ülkücülüğü bir an olsun terk etmediniz. İdeallerinizden taviz vermediniz. Seminerlerinizde, konferanslarınızda hep bunları anlattınız. Biz ise menfaat girdaplarında debelenip duruyoruz.  

            Siz, 1961 yılından 1966 sonuna kadar, 6 yıl içinde Tercüman, Yeni İstanbul, Son Havadis, Bâb-ı Ali’de Sabah ve Zafer gibi günlük gazetelerde yazılar yazmıştınız. Prensipleri, idealleri olan bir yazarın esen siyasi rüzgârlara ve menfaatlere göre yön değiştiren matbuat ortamında tutunması mümkün değildi. Onun için sık sık kovuluyor ya da ayrılıyordunuz ve çalıştığınız her gazetedeki ilk yazınıza şu cümlelerle başlıyordunuz: “Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım ama inanmadıklarımı asla yazmayacağım!” İnanmadıklarınızı yazmadınız, yazdıramadılar. Çünkü eyyamcılığı ve eyyamcıları sevmiyordunuz:

            “Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da ülkücüyü hep ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.” (G. Erdem, Ülkücünün Çilesi. Tercüman, 13 Ağustos 1961)

Bu yazı çıktığı zaman siz henüz 29 yaşındaydınız. Günümüzde artık “medya” diye anılan basın – yayın dünyası böylesine yozlaşmadan da işin farkındaydınız. Onun içindir ki, Tercüman’daki ilk “Sohbet” yazınıza şöyle başlamıştınız:

“…Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı, iyi ile kötünün kolay kolay seçilemediği bir yola giriyorum. Belki de en iyi niyetlerle bu yolculuğa çıkanların birçoğu kendi kendilerinin kurdu kesilmişlerdir. Hele bazıları kendilerini yiyip tükettikten sonra masum ve mazlum, üstelik aynı zamanda âlicenap bir halkın mukaddesatını kemirerek yaşamışlardır. Hâlâ da yaşıyorlar. Böylelerine acıyorum. Yegâne tesellim, ‘ifrit’i yenmiş ve Türklük sevgisini ebedî bir aşk haline getirmiş hakikî kalem kahramanlarının da mevcudiyetidir. Fâni âleme veda edenleri rahmetle, yaşayanları hürmetle anıyorum. Ehliyet ve kifayetlerinden elbette ki çok uzağım. Ama gene de ‘maddeci’lerin en ustası olmaktansa; bir ömür boyu ‘ülkü erleri’nin peşinden gitmeyi, -hatta ifademi mazur görünüz- hep ‘çırak’ kalmayı tercih ederim.”
“Bâb-ı Ali’nin öyle bir havası var ki kalemin sürçmemesi, sözün şaşırmaması ve bilhassa istikametin değişmemesi çok zor. Daima sevginizden kuvvet alacak, ilginize lâyık olmaya çalışacağım. Yazacaklarımı dost gözü ile okumanıza, hatalarımı müsamaha ile karşılamanıza ve hepsinden önce Tanrı’nın yardımına muhtacım. Ara sıra benim için dua ediniz.” (G. Erdem, Sohbet. Tercüman, 1 Ağustos 1961)

                Kalemi sürçüp sözü şaşanları sen de görmüş ve hatta bir ara “yazı orucu” bile tutmuştun. Bunda, “Okuyan kim, dinleyen kim?” hesabı camiamıza kızgınlığının da rolü vardı, biliyorum. Kurşun kalemle çizgili kâğıtlara yazdıklarını okuyabilmek için ihtisas gerekse de; muhtevasına erişilemeyen o güzel, anlamlı yazılarını daktilo etme şerefine erenlerden biri de âcizane bendim. Sizden yazı almanın zorluğunu da bilenlerdenim. Devlet Gazetesi’ne, Bozkurt Dergisi’ne yazı almak için kaç defa evinize gitmiştim bilmiyorum. Ancak gönül istiyor ki keşke siz şu günleri görseydiniz de, 12 Eylül felaketinden sonra döktürdüğünüz o sanatlı, cinaslı yazılarınızın benzerlerini alabilmek için kapınızda nöbet tutsaydım! O dönemde “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?”, “Türk Gençliğine”, “Akyuvarların Hikâyesi”, “Has Kul”, “Var mı idi Yok mu idi?”, “Sihirli Kumaş”, “Sessiz Dünya” ve “Bir Çin Masalı” gibi şaheserleri kaleme alan bir deha son dönemlerde içeride ve dışarıda yaşadıklarımızı (AB, Kıbrıs, Kerkük, Irak, İsrail – Filistin, PKK, Terör, Ergenekon…) ve daha da yaşayacaklarımızı o güzel üslubuyla kim bilir nasıl yazıya dökerdi! Yazılarınıza, yol göstericiliğinize gerçekten ihtiyacımız var ama siz yoksunuz Galip Ağabey, siz yoksunuz!

            Olmadığınız için de teselliyi yine eski yazılarınızda buluyoruz. Bazıları tazeliğini hiç yitirmemiş ve sanki bugünler için yazılmış inanın… İbrahim Ağabey titiz bir çalışma yaparak eski yazılarınızı derleyip toparladı, sınıflandırdı. İlk olarak “Türk Kimdir, Türklük Nedir?”(*) başlığı altında bir kitap yayınladı. Bildiğim kadarıyla ikinci kitap da baskıya hazır. Yalnız, sizsiz geçen 12 yılda yaşananların da bilge kişiliğiniz ve o eşsiz üslubunuzla yazılıp yorumlanması gerekiyordu. Mesela şu “Ergenekon” konusu…

            Asırlar önce Türklüğün yok oluşun eşiğinden dönüp yeniden şahlanışa geçişinin destanı olan bu kutsalımız ne yazık ki şimdilerde ilgisi ve alâkası olmayan bir karmaşık işe ad oldu. Hele bazı köşe yazarlarının ve TV sunucularının üstüne basa basa “Ergenekon Terör Örgütü” demeleri kanımıza dokunuyor Galip Ağabey. Sen yazılarınla hem nalına hem mıhına vurarak; Ergenekon’un yüceliğini bu adi, gizli kapaklı işlere bulaştıranlara lâyık oldukları cevabı çok güzel verirdin, biliyorum. Biz bunu bile yapamıyoruz. Gidenin yeri dolmuyor ve hasret bitmiyor Galip Ağabey, bitmiyor…

            Son yıllarda yardım kuruluşlarının sayısı arttı. Neredeyse her cemaat, her görüş değişik adlar altında yardım amaçlı dernekler kuruyor. Bazıları, faaliyetlerini kendi doğrultularındaki TV kanallarında sergiliyorlar. Doğrusu gıptayla seyrettiğimiz çok güzel işler de yaptılar, yapıyorlar. Ancak bu güzel işlere şaibe bulaştıranlar oldu Ağabey. Hal böyle olunca biz yine seni hatırladık. 12 Eylül felaketinden sonra suçsuz – günahsız yere zindanlara tıkılan ülkücüler için yaptığın fedakârlık herkesin dilinde. Bir lokma bir hırka misali yollara düştüğünü, o gençlere ve ailelerine yardım edebilmek için neler çektiğini unutmak mümkün mü?

            Hani bir defasında, Sitelerden aldığın yardım zarfını -ki sen buna mektup diyordun- cebine koyup yola koyulmuştun. Kerim Ünal da sizinle birlikte idi. İkiniz de ceplerinize baktınız; otobüse, dolmuşa ya da taksiye verecek paranız yoktu. Yol arkadaşınızın, “Ağabey, zarftaki paradan alıp taksiye binelim. Kızılay’a gidince maaşımı çeker, yerine fazlasıyla koyarım” teklifini, “Kafamı bozma da, yürü!” diyerek şiddetle reddetmiştiniz. Çünkü o para yardım parası idi, emanetti ve yerine konmak üzere de olsa başka bir iş için kullanılamazdı. Siz bu kuralı daha işin başında koymuştunuz ve hiç taviz vermeden uyguluyordunuz. “Akıl Dükkânı” dediğiniz Avukat Bürosu’nda çalışanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü aynı gerekçe ile üzerinizde bulunan yardım paralarından -yine yerine konmak şartıyla- onlara kahvaltılık bile almamıştınız. Yardım amaçlı çalışma yapanlardan hesaplarına şaibe karışanları duyunca biz yine sizi hatırladık ve sırılsıklam halinize acıyıp arabasına alan bir vicdan sahibi vatandaşa rastlayana kadar yayan yapıldak yürümenizi yâd edip bir daha, bir daha saygı ve rahmetle andık.

            Kısacası, sizi çok özledik Ağabey. Ara sıra iyi işler yapıyor olsak da bir yere kadar. Siz, “Başka noksanlarımız da elbette vardır. Ama asıl noksanımız, yeterince sevmesini hâlâ öğrenememiş olmamızdır” diyordunuz. Bu hasret mektubu ile sizi üzmek istemiyorum. Lâkin biz yeterince sevmesini hâlâ öğrenemedik.

            Ruhun şad, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

(*)Türk Kimdir, Türklük Nedir? Galip Erdem. Derleyen: İbrahim Metin.  Elektronik Posta: imdevlet@mynet.com

http://www.eskimeyendostlar.net

BAYRAM DUASI

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri — galiperdem @ 7:55 am

Günahlarımızın ağırlığı altında, çökük omuzlarımızla, yakıcı bir özlemin büktüğü boyunlarımızla huzurundayız.

Allah’ım, bayramlık halimiz yok. Bayrama hakkımız yok; yine de bayram yapacağız, bağışla bizi…

Allah’ım, hırslarımızı yenmenin yollarını öğret bize, birbirimizi sevmenin yollarını öğret. Milletimize lâyık insanlar olalım. Halka ve Hakk’a hizmet etmesini bilelim. Bize “Büyük Cihad”ın yollarını öğret, nefsimizi yenmenin sırlarını öğret. İyi olmanın yollarını öğret!

Allah’ım, bize acı, bizi sev. Yolunda kan dökmüş bir milletiz. Uğrunda çelik bir iman ordusu olmuş, cihanın üstüne yürümüşüz. Şimdi geriyiz, yoksuluz. Düşmanımız çok, dostumuz yok. Rahmetini üzerimizden eksik kılma…

Allah’ım, millete hizmet etmenin hazzını duyur bize. Nefsimizi cihanın sultanı sanmaktan esirge bizi. Menfaatlerimizin kölesi olmayalım; bizi Sana ulaştıracak bir yüce gayenin dervişleri olalım. Şeytana uyanları, toprağınla doyur. Varlıklı kullarının yüreğine cömertlik; yoksulun yüreğine sabır ver. Yaşama kavgasının hiçliğini, söyle bize Allah’ım. Tek bilici Sensin; tek görücü Sensin. Bu milletin başına kötülerin, yalancıların geçmesine fırsat verme. Dostlarımızı çoğalt, düşmanlarımızı azalt. Dost görünen düşmanların sahtekârlığından, koru bizi!

Allah’ım, dostluğu öğret bize, fazileti emret, inanmanın yüceliğini göster; inandığımız yolda ölmenin mutluluğunu duyur. Yalandan, riyadan, kem gözden, kötü sözden ırak eyle bizi. Sana kulluğumuz yetsin. Nefsimizin köleliğinden vazgeçelim. Şehvetin kulu olmayalım. Utancın güzelliğini, iffetin değerini unutmayalım.

Allah’ım kuvvet ver bize. Haddimizi bilmek için, muhtaç olduğumuz kuvveti ver. Gurur bataklığında boğulmayalım. Nefislerimize hizmeti, marifet sanmayalım.

Allah’ım, ekmeksizlere acı, yuvasızları koru, öksüzleri güldür. Günahsızları esirge, günahkârları affet. Seni tanımayanlara, aşkı bilmeyenlere, merhamet eyle.

Allah’ım, mübarek bayram gününün hakkı için, kâfir içinde kalmış Müslüman kullarının dertlerine, derman ol. Selâmete çıkmak azminden, yoksun bırakma.

Kıbrıs’lı kullarının sonunu hayreyle, zalimleri kahreyle Allah’ım. Türk adını verdiğin öz ordunun, mücahitlerinin bileğini güçlendir; yüreğini nurlandır. Masumların intikamı alınsın.

Allah’ım, günahımız çoktur bizim! Huzuruna çıkmağa yüzümüz yoktur bizim!

Affet bizi…

Galip ERDEM

* İbrahim Metin beyin yayına hazırladığı Galip Erdem’in, TÖRE-Devlet Yayınlarınca Bayram sonu neşredilecek olan “Milliyetçilik- Kapitalizm ve Avrupa Birliği” Kitabının son sayfasındaki dua metni (257.Sayfa)

http://www.eskimeyendostlar.net

 

GALİP ERDEM’İN YENİ KİTABI

Filed under: Kitapları — galiperdem @ 7:53 am

Türk Nedir?

Türk Kimdir?

Galip Erdem

Yayına Hazırlayan: İbrahim Metin

 

Yalnız aydınların değil, lider ve yöneticilerimizin de kafaları karışık.

 

İnsanlığın son durağı Millet gerçeği,  ilk çağların kabilecilik anlayışına dönüştürülmek isteniyor.

 

  Bu yüzden,

Galip Erdem’in berrak ve aydınlık görüşlerine şiddetle muhtaç olduğumuzu gördük.

 

Her Türk için; Millet, Milliyetçilik, Irkçılık, Turancılık gibi,

sosyolojinin temel kavramlarının ne ifade ettiğini, Galip Erdem’in düşünce dünyasından ve sağlam üslûbundan bugünkü nesillerin dikkatine sunmayı milli bir görev bildik.

 

       280 Sayfa; 15.-YTL

    Toplu siparişler indirimlidir.

Adres:

Töre-Devlet Yayınları

B.evler Mah.Talatpaşa Cad. Nu.49- 1

Bahçelievler-İSTANBUL

Tel:0212 6447075,85

Belgegeçer: 0212 6447095

Cep: 0532 774 11 23

e-mail:imdevlet@mynet.com

GALİP ERDEM’DEN GÜZEL SÖZLER 1

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri, Sohbetler — galiperdem @ 7:50 am

Aslında her insan, -düşman olmasını gerektiren özel bir sebeb yoksa- doğduğu, büyüdüğü, unutulmaz hatıralarla bağlandığı milletini sever. Bu sevgi çok tabii bir duygudur; sökülüp atılması güçtür.

* * *

Milliyetçiliği zararlı sayan ve millet birliklerinin ortadan kaldırılmasını isteyen ideolojiler bile; kitaptan hayata, nazariyeden uygulamaya geçilince, başarısız kalmış; millet sevgisinin büyük gücüne yenilmişlerdir.

* * *

Milliyetçilik; millet sevgisinden, yani sadece bir duygudan ibaret değildir. Milliyetçiliğin, sevgiden daha önemli iki şartı vardır:
A — Millet birliği halinde yaşamanın, beşer nizamı içinde, diğer bütün yaşama tarzlarına kıyasla, insan yapısına en uygun ve mutluluğa en ziyade yaklaşmamızı mümkün kılan bir yaşama tarzı olduğuna inanmak,
B — Bir milleti meydana getiren ve diğer milletlerden ayrılmasını sağlayan kültür unsurlarını korumak; geliştirmek ve yüceltmek için çalışmak!
DEVLET — Sayı: 246 – 22 Temmuz 1974 – Sayfa: 5

* * *

Sayısız denemelerle anlaşılmıştır ki, bir milletin bütün fertlerini aynı şekilde düşündürmek asla mümkün değildir. Fikir ayrılıklarına, sadece münakaşa etmek hakkı tanınır. Hiç kimse, kendisiden ayrı bir görüşe inandığı için bir başkasının yaşamak hakkını tehdit edemez. Yeter ki, değişik fikirler arasında milletin varlığına kasdedenler bulunmasın.

* * *

Milliyetçilik; en geniş manâda bir dünya görüşü, daha dar bir mânâda ideolojidir. Bir insanın milliyetçi olması için başka bir dünya görüşüne ve ideolojiye bağlanmaması şarttır. «Hümanistim ama aynı zamanda milliyetçiyim!» «Marksist – Leninist’iz ve gerçek milliyetçi biziz!» gibi sözler; bazı kere koyu bir cahillik belirtisi, çoğu zaman da milliyetçiliğe, cemiyet tarafından tanınan yüksek değeri, diğer bir ideoloji hesabına sömürmek isteğidir. Milliyetçilik yardıma muhtaç değildir; beşer nizamı ve içtimaî birliklerle ilgili dünya görüşleri ve ideolojilerin, kuyruğu durumuna sokulamaz; hele hiçbirinin gerisine atılamaz!

* * *

Türk milletini sevmekte birleşenler; birbirlerini sevmekte birleşmeğe de mecburlardır. Aksi takdirde millet sevgileri, kimsenin inanmıyacağı boş bir laftan ibaret kalır.

* * *

Türk milliyetçiliğini: «Milleti sevmek ve yükselmesi için çalışmak» tan ibaret gösterenlerin, ayrı bir dünya görüşü ve yüce bir ülkü olduğu şuuruna eremiyenlerin milliyetçi cephede yerleri yoktur!

* * *

Birbirimizi sevmemiz gerektiğinin yazılması kolaydır; fakat uygulanması güçtür. Yine de dünya nimetlerine erişmek hırsının kışkırttığı nefsimizi, yenmemizin yollarını aramalı, davranışlarımızın hesabını önce kendimize vermeliyiz. Kavganın devam etmemesi, millî birlik ve beraberlik şuurunun tam bir hâkimiyet kazanması milletimiz için bir varlık şartıdır.

* * *

Tarihe bakınız, artık yalnız adlarını hatırladığımız milletleri düşününüz. Hepsinin içlerinden yıkıldığını, önce birbirleriyle dövüşmeye başladıklarını, nihayet düşmanlarına yem olduklarını göreceksiniz. Buna karşılık, bugün izahında bile güçlük çektiğimiz büyük başarıların sahipleri, diğer üstünlüklerinden daha çok, birbirlerini sevmenin muhteşem gücünden yararlanmışlardır.

* * *

Batının, ilim zihniyeti, maddî medeniyeti ve teknik gelişmesinin dışında kalan yönlerine de hayranlıkla bağlı bulunan, milletimizi kendi ölçülerine göre yeniden eğitmeye uğraşan siyasetçiler, komünizme karşı çıksalar da Türk milliyetçilerinin hedefi sayılacaklardır.

* * *

Milliyetçilik en geniş manâda bir dünya görüşü, daha dar bir mânâda ideolojidir. Bir insanın milliyetçi olması için başka bir dünya görüşüne ve ideolojiye bağlanmaması şarttır. «Ümanistim ama aynı zamanda milliyetçiyim!» «Marksist – Leninist’iz ve gerçek milliyetçi biziz!» gibi sözler; bazı kere koyu bir cahillik belirtisi, çoğu zaman da milliyetçiliğe, cemiyet tarafından tanınan yüksek değeri, diğer bir ideoloji hesabına sömürmek isteğidir. Milliyetçilik yardıma muhtaç değildir; beşer nizamı ve içtimaî birliklerle ilgili dünya görüşleri ve ideolojilerin kuyruğu durumuna sokulamaz; hele hiçbirinin gerisine atılamaz!

* * *

Milletler, vatanlarını kaybedebilirler. Ama diğer ortak özelliklerinin sağlamlığı sayesinde varlıklarını devam ettirebilirler. Yahudiler, binlerce yıl vatansız kaldılar fakat millet oluşlarını kimse inkâr edemedi.
Türk milliyetçiliğini «Milleti sevmek ve yükselmesi için çalışmak» tan ibaret gösterenlerin, ayrı bir dünya görüşü ve yüce bir ülkü olduğu şuuruna eremiyenlerin milliyetçi cephede yerleri yoktur!

* * *

Millet, hareket edebilen bir kitledir. Oysa toprak hareketsizdir. Bir millet, şartlar zorlayınca, dünya üzerindeki yerini değiştirebilir, ama vatanın yer değiştirmesi mümkün değildir.

* * *

Batının, ilim zihniyeti, maddî medeniyeti ve teknik gelişmesinin dışında kalan yönlerine de hayranlıkla bağlı bulunan, milletimizi kendi ölçülerine göre yeniden eğitmeye uğraşan siyasetçiler, komünizme karşı çıksalar da Türk milliyetçilerinin hedefi sayılacaklardır.

* * *

Vatanın çok sevilen bir varlık olmasına, hattâ kutsal sayılmasına kimsenin bir itirazı yoktur. İnsan, vatanı için en değerli varlığını verir, hayatını feda eder. Vatan uğruna dövüşülür, ölünür. Vatan toprakları, atalarımızın, şehitlerimizin, değeri saydığımız ne varsa hemen hepsinin yattığı yerdir. Mehmet Akif’in söyleyişini dinleyin, nasıl güzel, nasıl içten : «Evliya yurdu bu toprak, şüheda yurdu bu yer – bir yıkık türbenin üstüne Mevlâ titrer».

* * *

Çağımızın en büyük kahramanlarından birini, Altaylar’ın şanlı kartalı Osman Batur’u niçin hatırlamıyorsunuz? Fotoğraflarını göstersem tanıyabilir misiniz? Altayların sarp yamaçlarında kanla yazılan muhteşem destan, size hiçbir şey anlatmıyor mu? Bombaya karşı sopa ile topa karşı bıçakla, tüfeğe karşı yumrukla dövüşüldüğünü, uçaklara kement atıldığını, masallarda olsun, hiç duymuş mu idiniz? Giap’ın mücadelesi, millî bağımsızlık içindi de, ya Osman Batur’unki ne içindi? Moskof ve Çin sürüleri arasına sıkışan, zenginlikleri yağma edilen, hayâl gücünün ulaşamayacağı işkenceler altında inletilen soydaşlarımız için ne yaptınız? Özbeklerin, Kazakların, Uygurların kutsallık acılarını nasıl paylaştınız? (DEVLET Sayı 14)

* * *

Milletimizin vatan sevgisi öylesine büyüktür ki, yabancıları bile hayranlığa düşürür. Edebiyatımız, âdeta vatan kokar. Hele Namık Kemal’le başlayan vatancılığın hızı, günümüze kadar kesilmemiştir. Vatan sevgisi üstüne yazılan şiirleri toplamak isterseniz, öylesine çoktur ki, gücünüz yetmez. Kısacası, vatan edebiyatımız zengindir. Uzun söze ne hacet, Hadîs buyruğu yetmez mi? «Vatan sevgisi îmandandır»

* * *

Olmaya ki, Türkiye’nin hayrına bir iş yapılsın. Olmaya ki, millî şuurun güçlenmesini sağlayacak bir adım atılsın. Olmaya ki, kendimize dönüş yolunda ufacık bir kıpırdanma başlasın! Düşman kuvvetler hemen harekete geçer, fesat ocakları hemen çalışır. Türk milliyetçilerinin üstüne iftira bombalan yığdırılır. Asla millî olamamış basında yayınlanan haysiyet düşkünü yaveler yetmezmiş gibi, yabancılardan yardım istenir. Amerika’nın bilmem ne gazetesinden veya İsviçre’nin bilmem ne dergisinden seçilmiş aktarmalar görürsünüz! Türk milliyetçiliğine hizmet edenlere aptalca saldırılır, milliyetçi bir davranışı gölgelemek, dünya ve memleket önünde küçük düşürmek için ne mümkünse uydurulur. Dışardaki ve içerdeki düşmanların bu konuda mutlak bir ittifakları vardır. Sayı

http://www.eskimeyendostlar.net Recep Kılıç

GALİP ERDEMDEN GÜZEL SÖZLER

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri, Sohbetler — galiperdem @ 7:48 am

Hepimizin bildiği, yine de çoğumuzun unutur göründüğü bir gerçeği hatırlatmanın tam zamanıdır. Milletimizin düşmanları, hem sayıca çokturlar, hem de güçlüdürler. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı düşünürken, aklımızdan hiç çıkmaması gerektiği halde, düşmanlarımızın varlığını ve gücünü hesaba katmıyor gibiyiz. Unuttuklarımız arasında varlığımızın başlıca şartı saydığımız «MİLLÎ BİRLİK ve BERABERLİK» en başta geliyor.

* * *

Özüne yabancılaşan bir milletin hiçbir sahada ilerlemesinin mümkün olmadığını unutmayız. Teknik gelişmeleri benimserken, millî kültürümüze bağlanmanın bir milliyetçilik şartı olduğunu, en ziyade kalkınmış ülkelerin, millî kültürlerinden kopmadıklarını biliriz.

* * *

Horlanan değerlerimizin başında, hiç şüphesiz Türkçemizi ele almak zorundayız. Türk dili, batı dillerinin istilâsına uğramıştır. Öyle ki Cumhuriyet öncesinin yanlış tutumu, Arapça ve Farsça kelimelerin dilimize doldurulması büyük bir şuursuzluk örneği olarak gösterilirken, batı dillerinden gelen binlerce kelime hiç sıkıntı çekmeden ve maalesef çoğu zaman yetkili makamların yardımı ile dilimize yerleşmiştir. Kesin bir rakam vermenin imkânsızlığını belirttikten sonra, 900 yıl boyunca Türkçemize giren yabancı kelimelerin sayısı, Cumhuriyet dönemi içinde alınan ve resmî yazışmalarda kullanılan kelime sayısından çok fazla değildir. Türkçemiz, sorumluların niyetini münakaşa etmeden söyleyelim: Halkın dili olmaktan çıkmış, Osmanlı çağı dilinin «Avrupacası» haline gelmiştir.

* * *

İkibin yıllık bilinen millet hayatımızın her döneminde yalnız askerlik sahasında değil, ilim ve kültür, sahasında da büyüklüğümüzü tanımanın gururunu taşıyoruz. Batı kültür değerlerinden çoğunun, milletimize ters düştüğünü bilmekteyiz. Ahlâk ve faziletimizi kaybetmemek için özümüze yabancılaşmamak zorundayız.

* * *

Türkçülük ülküsü, teb’a ve din birliğinin yalnız başına artık önem taşımadığını, millet birliğinin diğer bütün değerlerin üstüne çıkarıldığını görmekten, yaşamaktan ve denemekten doğmuştur.

* * *

Bulgar devletini Bulgar Türkleri kurmuştur. Ancak İslâv çoğunluğu arasında erimiş, hem dillerini, hem de fizikî özelliklerini kaybetmişlerdir. Belki tuhaf gelecek ama, en doğru ifade, bugünkü Bulgarlar’ın aslında Bulgar olmadıklarıdır!

* * *

Milletler, meydana geliş dönemlerinde belli bir ırk temeline dayanmalarına rağmen, başlangıçtaki ırk birliğini koruyabilmişler midir? Kesin bir hükme varmanın yanlış ve sakıncalı tarafları olacağını hiç unutmamakla beraber, tarihin öğrettiklerine bakarak, şunu söylemek gerçeğe en ziyade yaklaşan bir görüştür: Millet hayatının özellikleri başlangıçtaki ırk birliğinin korunmasına, hele tam bir saflıkla korunmasına imkân vermez. Şu veya bu ölçüde bir karışma önlenemez. Çünkü her millet, tarih sahnesine çıkmasından itibaren, yakın komşularından başlayarak, birçok milletle ilgi kurar.
***

Türk Milliyetçileri kültür değişmelerinin kaçınılmazlığını bildikleri gibi, kültür sahasındaki gelişmelere de elbette taraftardırlar. Ancak millî kültür mayamızın korunmasını, daha yüksek kültür değerlerine ulaşmanın öz kaynaklarımızı geliştirme şartına bağlı olduğunu unutmazlar. Kültür değişmelerinin, milletimizin ve insanlığın kültürüne hizmet açısından bakılınca, tek taraflı değil, karşılıklı bir alıp verme şeklinde olması gerektiğine inanırlar.

* * *

Biz yeryüzündeki bütün Türklerin tek bir millet olduklarına inanıyoruz. Canımız öyle istediği için değil, millet adını verdiğimiz içtimaî birliklerin yapısı öyle emrettiği için.

* * *

Türk Milliyetçilerinin pek çoğu, Tutsak Türk illerini görememiştir. Ama kocaman mesafeler, hayallerimizin hiç durmadan beslediği özlemleri asla yenemez. Semerkand’ı, Ötüken’i, Taşkent’i, Bakû’yu, Tebriz’i, Kerkük’ü, Üsküb’ü ve diğerlerini görmüş gibiyizdir; öylesine içimizdedirler. Alma-Atadan Kayseri’ye, Filibe’den Kars’a uzanan gönül bağlarının hazzını yaşarız.

* * *

Tuna’nın, Sakarya’dan farkı mı vardır? Tanrı Dağı, Ağrı’dan daha uzak değildir! Balkanlara gider de «Akıncı cetlerimizin ihtirasını duyamazsak» yaşadığımızdan ne anlarız?… Öfkeli çehreler, çatılmış kaşlar, suçlayan bakışlar! «Efendi, önce Türkiye’yi sev, Türkistan’ı sonra seversin!» Bendenizin cevabı «Sen de önce babanı sev, ananı sonra seversin!» Gönül fukaralığı neyse ne ama, akıl kıtlığına düşen kullarını Tanrı korusun!

* * *

Türk Milliyetçiliği, ırkçılık temeline dayanan bir dünya görüşü değildir. Başlıca; dil tarih ve kültür anlayışına bağlıdır. Yalnız böyle bir hükümden, milletimizin meydana geliş çağındaki ırki mayamızı ve hele, soy birliğini küçümsediğimiz bir manâ asla çıkartılmamalıdır..

* * *

Demokrasi, hürriyet ve değerli sayılan diğer bütün mefhumlar, milletimizin yükselmesine ve güçlenmesine yardım ettikleri sürece saygı görürler. Fakat nifak tohumlarının yeşermesine müsait bir zemin haline gelirlerse, itibarını yitirmekten kurtulamazlar.

* * *

Yarın, seçim zamanı, milletin huzuruna, tıpkı benim gibi, utanarak çıkacaksınız. Artık, «Oylarınızı bize verin, her istediğinizi yapalım;» diyemeyeceksiniz. Deseniz bile, söylediğinize önce kendiniz inanmayacaksınız. Evet, itirazlarınızın hepsi yerindedir. İlk bakışta, «Eksik olsun böyle siyaset» diyerek, milletin müşfik sinesine dönmek en iyisi gibi gelir. Sırf şahıslarınızın şerefini korumak açısından bakıldığı zaman, en haysiyetli davranış gerçekten budur. Ama unutmayınız ki; asıl sahibine teslim edeceğiniz iktidar emaneti, belki iyi niyetli, fakat hiç şüphesiz sizden daha acemi ellere düşecektir. Çok kısa bir zaman içinde tökezleyip; yerini vermek üzere, bir başkasını arayacağı yahut milletçe yıkılacağı da doğrudur. Ne var ki, o çok kısa müddet zarfında. Türkiye’miz çok büyük şeyler kaybedebilir. Hepinizi, fedakârlığa davet ederim. «Kayıtlı ve şartlı» bir hâkimiyete razı olunuz.

* * *

Milletinize, bazı sahalarda belli kuvvetlerden izin istemeğe mecbur kalsanız bile, hizmet etmeğe devam ediniz. Sabretmesini bilirseniz, «Kayıtlı ve şartlı» hâkimiyeti «Kayıtsız ve şartsız»a çevirebilir, millî iradenin gücünü yüz yıllardır özlenen seviyeye çıkarabilirsiniz. Yeter ki, daha çok çalışın. Milliyetçiliğinizin inkâr edilemez örneklerini bol bol sunun. Milletin dertlerine çâre arayın. Gayretleriniz menfaatlarınızın korunmasına değil, milletimizin refah ve saadetine dönük olsun.

* * *

Ve en önemlisi; Türk’ün varlık davası dışında kalan meseleler yüzünden – bugünkü gibi- sonunda uzlaşmak zorunda kalacağınız kuvvetlerle karşı karşıya gelmeyin. Amma, kim olursa olsun, millî varlığımızı tehlikeye atan bir davada çatışırsanız, işte o vakit asla geri dönmeyin. Bugün iradenizi önlemek isteyen kimselere güceneceksiniz, yalnız, katiyen husumet duymayacaksınız. Çünkü onlar da, nihayet, bu aziz toprakların çocuklarıdır. Hata edebilirler. Sizin de çok hatalarınız olmuştur.

* * *

Yüreğinizdeki millet sevgisini, imkân buldukça, önünüze dikilenlere de açınız! Türk ordusunu, kuvvetinden çekindiğiniz için değil, milliyetçilik öyle emrettiği için seviniz. Onlar da sizi sevmeğe başlayacak ve millî hâkimiyeti temsil hakkında doğan gücünüze, şaşmaz bir sevgi göstermeyi öğreneceklerdir.

* * *

Fikir ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesine izin verilmez! Milletin varlığını kıyamete değin sürdürmek ülküsü, cümle hakların üstünde kutsal bir vazifedir.

* * *

Bir millet ancak sınır boylarında dövüşür; vatanın, imanının, soyunun düşmanlarına karşı dövüşür. Kardeş kavgası başlarsa kimin haklı olduğunu araştırmanın bile bir değeri kalmaz. Milliyetçilik iddiasını güdenler, kendi hesaplarına zararlı sonuçlar verse de, gittikçe büyüyen düşmanlığı önlemeğe mecburdurlar.

* * *

Milliyetçiliği zararlı sayan ve millet birliklerinin ortadan kaldırılmasını isteyen ideolojiler bile; kitaptan hayata, nazariyeden uygulamaya geçilince, başarısız kalmış; millet sevgisinin büyük gücüne yenilmişlerdir.
****
Allah şahittir ki, bilmem ne adasından da, darağacından da korkmuyorum; yalnız, sevgili Türkiye’me zarar gelmesinden korkuyorum. Gerçi demokrasiye bağlıyım, yaşamasını isterim; hürriyetimi de severim. Ancak milletimi, hepsinden çok severim

* * *

Memleketimin selâmetini demokrasinin nimetlerinden; milletimin istiklâlini, hürriyetlerin hazzından ve iktidar koltuğunun sıcaklığından, bin kerre üstün tutarım.

* * *

Küçümseneyim, kötüleneyim, hatta lanetleneyim ne çıkar; yeter ki, vatanımın gül yüzü solmasın, dostları ağlamasın, düşmanları gülmesin.

* * *

Bence, tek bir Türk’ün haksız yere dökülecek kanı, demokrasi adına yazılmış bütün kitaplardan daha değerlidir.
***

* * *

Ve elbette öyle bir gün gelecektir ki; «Milletin iradesine, -en beğenmediğimiz bir konuda tecelli etse bile-, saygılı olmanın fazileti mutlaka öğrenilecektir.

* * *

Türklüğe kötülük edenlerle elbette dövüşülecektir. Ama neyin, hangi fikrin ve nasıl bir davranışın kötülük olduğunu, hiç kimse keyfine göre tesbit edemez. Türklüğe kötülüğün gerçek ölçüsü,
– çağımız şartlarının Türk gözüyle incelenmesinden,
– üç bin yıllık tarihimizin emrettiği icaplardan,
– dünyadaki yerimizin manasını bilmekten geçer

http://www.eskimeyendostlar.net Recep Kılıç

MİLLÎ BİRLİK VE BERABERLİK

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri — galiperdem @ 7:46 am

Hepimizin bildiği, yine de çoğumuzun unutur göründüğü bir gerçeği hatırlatmanın tam zamanıdır. Milletimizin düşmanları, hem sayıca çokturlar, hem de güçlüdürler. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı düşünürken, aklımızdan hiç çıkmaması gerektiği halde, düşmanlarımızın varlığını ve gücünü hesaba katmıyor gibiyiz. Unuttuklarımız arasında varlığımızın başlıca şartı saydığımız «MİLLÎ BİRLİK ve BERABERLİK» en başta geliyor.

                                          GALİP ERDEM

GALİP ERDEM’DEN SEÇMELER-IV-

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri, Sohbetler — galiperdem @ 7:44 am

 

GALİP ERDEM’DEN ÖZLÜ SÖZLER

http://www.eskimeyendostlar.net Haz: Meriç Coşkun

Her birini sevgi ile selâmlamalı, her birini Türk ülküsünün yılmaz yiğitleri bilip kutlamalıyız. Gerçekten ülkücü öğretmenlerin mücadelesi, diğer zümrelere kıyasla daha çetindir, daha korkuludur, daha tehlikelidir. Kış ortasında sürülmek vardır, cezalandırılmak vardır, hattâ aziz şehidimiz Cemil Doğan misalinde olduğu gibi, sonunda ölmek vardır.

* * *

Türkiye Cumhuriyetinin temel dünya görüşüne, Anayasamız ve yürürlükteki diğer kanunlar tarafından benimsenmiş eğitim ilkelerine göre bir öğretmenin, milliyetçilik yüzünden suçlanmasına imkân yoktur. Daha açık bir söyleyişle milliyetçi olmak; bir mecburiyettir. Milliyetçiliğe aykırı görüşleri öğrencilerin körpe beyinlerine aşılamak, meslekten atılmayı gerektiren ağır bir suçtur.

* * *

Öğretmen, milletini çok sevdiği, Türk çocuklarını yabancı propagandaların şartlandırmalarından kurtarmak ve öz değerlerimize bağlı tutmak için çalıştığı zaman sayın Bakanlık müthiş bir öfkeye kapılıyor, acele müfettiş yolluyor, soruşturma açıyor. Hem, ne sorular! Aslında cevap vermek bile bir tenezzüldür. Ülkücü öğretmenler de, Allah razı olsun, cevaptan ziyade ders vermiş; milletin, milliyetçiliğin, bayrağın, Bozkurt’un mânâsını öğretmişlerdir. Sürgünler, liselere yetersiz sayılıp ortaokullara yollananlardan bir kısmının, üniversite asistanlık imtihanlarına girip kazanması, sayfalara sığmayacak bir destanın, sorumluları utandıracak gülünç sayfalarıdır.

* * *

Büyük Türk ülküsünün aziz öğretmenleri! Haklı ve şerefli mücadelenizi mutlaka kazanacaksınız. Kaybetmenize imkân yoktur. Çünkü böyle bir kayıp, milletimizin sonu mânâsına gelir!

* * *

Büyük milletlerin tarihinde, olağanüstü durumlarda, bazı şartların zorlaması yüzünden, tam bir duygu ve düşünce birliğinin hüküm sürdü­ğü zamanlar vardır.

* * *

(ABD’nin) Tarihimizi bilmediklerinin, milletimizi tanıyamadıklarının ifadesidir. Ne sağlıyacaklarını sanıyorlar? Aman mı dileyeceğiz? Biz ettik siz etmeyin mi diyeceğiz? Kıbrıs’taki haklarımızdan vaz mı geçeceğiz? Mazlum milletdaşlarımızı, Rum barbarlarına peşkeş mi çekeceğiz? Sayın kongre üyeleri eğer böyle düşünüyorlarsa, yanıldıklarını en kısa zamanda göreceklerdir. Hattâ «Barış harekâtı» nın «Fetih seferi» ne dönüşmesi, Kıbrıs’ın tamamen alınması ile mümkündür. Amerikalı dayılarının kararı yüzünden Rum saldırılarının artması ve bizim yönümüzden son bir ders vermenin, açıkçası fetihten başka bir çarenin kalmaması mümkündür!

* * *

Türk milletinin unutulmaz özelliği güçlüklerin her türlüsüne alışık olmasıdır; hele yalnız bırakıldığı zamanlar, bir granit sağlamlığı içinde kenetlenmeyi bilmesidir. Millî mücadeleyi hangi şartlar altında kazandığımızı, biraz zahmet buyururlarsa sayın (ABD) kongre üyeleri de öğrenebilirler. Üç-beş satılmış bir tarafa bırakılırsa o yiğitlerin torunları olduğumuzun hatırlanmasında sayısız faydalar vardır.

* * *

Gerekirse diğer hizmetlerden kısacak ama Silâhlı Kuvvetlerimizi mutlaka güçlü tutacağız. Türk milleti, tarih boyunca, bir başkasının efendilik taslamasına izin vermemiştir. Değişmedik, yine vermeyeceğiz! Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmenin güzelliğini öğreten biziz.

* * *

Esir Milletler dâvası, diğer milletlerden önce biz Türkleri ilgilendiren bir konu idi. Çünkü bugün 200 milyona ulaştıkları tahmin edilen insanların yarısı Türk’tür. Gerçi, sömürgeci devletlerin gerçeği saklamalarından ötürü esir millettaşlarımızın tam sayılarını bilmek çok güçtür. Yine de, çeşitli kaynaklardan alınan rakamların karşılaştırılması sonunda yüz milyon Türk’ün millî bağımsızlıktan, insan hak ve hürriyetlerinden yoksun bir durumda yaşadıkları söylenebilir. Milletdaşlarımız Rusya, Çin ve İran başta olmak üzere Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya devletlerinin sınırları içindedirler. Kendi öz devletlerinden, bayraklarından, varlıklarını devam ettirmek ve kültür değerlerini korumak hakkından yoksundurlar. Sömürgeciliğin zalim çarkları arasında ezilmektedirler. Seslerini kimse duymamaktadır.

* * *

Türkiye’nin esir milletler haftasına duyacağı ilgi hiç azalmamalı, her yıl biraz daha artmalı idi. Oysa, anlatılmasına sayfalarımızın yetmeyeceği kadar ince ve karışık hesaplardan ötürü, özellikle aydınlarımız, esir kardeşlerimizi hiçbir zaman hatırlamadılar, acılarının kırıntısını bile yüreklerinde duyamadılar. Ustaca hazırlanmış bir propaganda ile sahneye konan aşağılık bir oyun tutsak kardeşlerimizin sevilmesini bile suç saydırdı.

* * *

Esir Türklerle ilgilenmenin tek yolu bazı aptalların sandığı gibi, sömürgeci kuvvetlerle savaşmak değildir. Çağımız dünyasında hak aramanın başka yolları da vardır. Sadece birleşmiş Milletler Anayasası ve İnsan Hakları Beyannamesi hükümlerinin uygulanmasına çalışmak bile büyük bir hizmettir. Günümüzde hiç bir kanun bir devlete, vatandaşını ezmek yetki­sini vermemiştir. Esir milletdaşlarımızın acılarını paylaşmak, şikâyetlerinin duyurulmasına aracı olmak hepimizin boynuna borçtur. Ayrı­ca böyle bir çalışma, insanlığın tam bir barış dönemine geçmesi gerçekten isteniyorsa, son derece faydalıdır.

GALİP ERDEM’DEN SEÇMELER-III-

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri, Sohbetler — galiperdem @ 7:43 am

GALİP ERDEM’DEN ÖZLÜ SÖZLER

 http://www.eskimeyendostlar.net Haz: Meriç Coşkun

Alp Arslan Başbuğ’un tutumunda ve sözlerinde bizler için çok ibret vardır. Ne buyurmuştu: «Biz temiz Müslümanlarız. Bid’ad bilmeyiz. Allah bu yüzden halis Türk’leri aziz kıldı!” Soy şuuru ve iman derinliğindeki emsalsiz birliği öğreten bu dersi niçin unutmuşuz ve 900 yıl sonra, niçin halâ Türk-İslâmlık münakaşası yapıyoruz? Hangimiz Alp Arslan’dan daha iyi Türk; hangimiz Alp Arslan’dan daha hayırlı bir Müslümanız?

* * *

Türk soyunun «Her yıl Batı’ya doğru» koşması eğer daha önce değilse, Hunlar çağında başlamıştır ve bütün bir tarih boyunca, İkinci Viyana dönüşüne kadar hiç bitmemiştir.
Onbirinci yüzyılda Selçuk Oğullarının buyruğunda toplanan Oğuzlar, yine Batıya akın etmektedirler. Başka bir yöne gitmeleri zaten çok güçtü, hem de yanlıştı. Doğu cihetini Karahanlılar bekliyordu, Güney yollarını da Gazneliler kesmişlerdi.
DEVLET — Sayı: 246 – 22 Temmuz 1974 – Sayfa: 5

* * *

Savaşın ayrıntıları ve sonucu konusunda, 900 yıldır yazılara katacak bir sözümüz yoktur. Bozkır taktiği bilmem kaçıncı defa yine kazanmış; düşman, o sahte geri çekilmeye yine aldanmıştır. Yalnız Sultanla ilgili bir sahne var ki, hiç unutulmasın: Alp Arslan, sıradan bir er gibi, vecd içinde döğüşmekte, kendini hiç kollamamaktadır. Yanında Ay-Tekin, dayanamıyor, atından inip yer öpüyor «Sultanım diyor, İslam’a acıyorsan kendini koru. Savaş sırasında Sultan’lara yaraşan rahatlıktır.» Gazi ve şehit Alp Arslan’ın cevabı: «Ben rahatsız olmazsam Milletim rahat edemez.» DEVLET, S:269

* * *

Sağcılık milliyetçiliğin şartı mıdır? Sağcılığı batıdan gelen mânâsı ile alırsak, hiç şüphesiz böyle bir şart yoktur. Ama biz, Töremize ve dinimize yerleşmiş, destanlarımıza girmiş bir kelimeyi Avrupalılar gibi anlamak zorunda değiliz. Bu konuda gerçeğe en yakın hüküm şudur: Her milliyetçi sağcıdır; ama, her sağcı milliyetçi değildir. Her komünistin solcu, fakat her solcunun komünist olmaması gibi

* * *

Millet, hareket edebilen bir kitledir. Oysa toprak hareketsizdir. Bir millet, şartlar zorlayınca, dünya üzerindeki yerini değiştirebilir, ama vatanın yer değiştirmesi mümkün değildir.

* * *

Malazgirt yalnız Türk tarihinde değil, bütün dünya tarihinde sayılı dönüm noktalarından biridir. Anadolu’nun kapısı Türk’e açılmıştır. Alp Arslan, buyurmuştu: «Size öyle bir vatan aldım ki, ebediyyen sizin olacaktır!» evet, bu vatan 900 yıldan beri bizimdir ve kıyamete değin bizim olacaktır. Ve şimdilik bize düşen, o kutlu zaferi armağan edenlerin hatıralarına layık olamamanın utancını yaşamaktır. Layık olabilmenin yollarını aramak ve bulmaktır: Ömrümüzü bu vatanın yücelmesi yolunda adamaktır.

* * *

Vatanın çok sevilen bir varlık olmasına, hattâ kutsal sayılmasına kimsenin bir itirazı yoktur. İnsan, vatanı için en değerli varlığını verir, hayatını feda eder. Vatan uğruna dövüşülür, ölünür. Vatan toprakları, atalarımızın, şehitlerimizin, değeri saydığımız ne varsa hemen hepsinin yattığı yerdir. Mehmet Akif’in söyleyişini dinleyin, nasıl güzel, nasıl içten : «Evliya yurdu bu toprak, şüheda yurdu bu yer – bir yıkık türbenin üstüne Mevlâ titrer».

* * *

Sayın kitap, bir kere daha, iflas bayrağını çekmiştir. Üniversite ve yüksek okullar, ilmi tecrübe ve araştırmaları çoktan rafa kaldırmış; siyasetin eteğine çoktan yapışmışlardır.
***

Aslında, çağdaş ilimlerin hangi sonuçlara ulaştığından haberleri yoktur ki, başkalarına öğretebilsinler. Zengin kaynaklara dayanan bir ideolojinin propagandacılığı daha çok işlerine gelir!

* * *

O sayede iyi para kazanırlar; omuzlarda taşınır, bol bol alkışlanırlar. İlim zahmetlidir, sağladığı dünya nimetleri yönünden verimsizdir.

* * *

Markisizim – Leninizm ve bilmem ne «izm» le beslenen gençler, Türk milliyetçiliğinin yiğit ülkücüleri dışında, biraz da büyüklerinin tutumuna özenerek, ders çalışmayı kınar; hattâ, bir burjuva gayreti sayarak, ayıplarlar! Hiçbir inceleme yapmamalarına rağmen, memleketin «Tüm sorunlar»ını bildiklerine inandırılmışlardır. Hükümlerinin doğruluğundan asla şüphe etmezler. Kitap demokrasisine de, alaylı alaylı dudak bükerler!

* * *

Türk soyunun «Her yıl Batı’ya doğru» koşması eğer daha önce değilse, Hunlar çağında başlamıştır ve bütün bir tarih boyunca, İkinci Viyana dönüşüne kadar hiç bitmemiştir.

* * *

Sayın siyaset ustalarımızın, artık tamamen ezberledikleri kitap demokrasisini öğrenmelerinin vakti gelmiştir!

* * *

Onbirinci yüzyılda Selçuk Oğullarının buyruğunda toplanan Oğuzlar, yine Batıya akın etmektedirler. Başka bir yöne gitmeleri zaten çok güçtü, hem de yanlıştı. Doğu cihetini Karahanlılar bekliyordu, Güney yollarını da Gazneliler kesmişlerdi.

* * *

Savaşın ayrıntıları ve sonucu konusunda, 900 yıldır yazılara katacak bir sözümüz yoktur. Bozkır taktiği bilmem kaçıncı defa yine kazanmış; düşman, o sahte geri çekilmeye yine aldanmıştır. Yalnız Sultanla ilgili bir sahne var ki, hiç unutulmasın: Alp Arslan, sıradan bir er gibi, vecd içinde döğüşmekte, kendini hiç kollamamaktadır. Yanında Ay-Tekin, dayanamıyor, atından inip yer öpüyor «Sultanım diyor, İslam’a acıyorsan kendini koru. Savaş sırasında Sultan’lara yaraşan rahatlıktır.» Gazi ve şehit Alp Arslan’ın cevabı: «Ben rahatsız olmazsam Milletim rahat edemez.»

* * *

Adları «büyük gazete» çıkmıştır. Sırf madde açısından bakılınca, gerçekten öyledir. Çok satarlar, çok kazanırlar; ama sırtından geçindikleri milletin temel dertlerine en ufak bir ilgi duymazlar. Daha kötüsü Türklüğün bütün değerlerini küçümser, yabancı kültür sömürücülüğünün bedava – belki de ücretli -temsilciliğini yaparlar. En fazla önem verdikleri konular arasında filân şarkıcının aşkları ile falan cinayetin hikâyeleri başta gelir. Akıllarının ermediği dâvalara küçücük beyinlerini sokmasalar, yine de bağışlanmaları mümkündür. Yazık ki, çizmeden yukarı çıkıyor, okuduklarına inanmak alışkanlığından henüz kurtulamamış insanlarımızı aldatıyorlar.

* * *

GALİP ERDEM!DEN SEÇMELER-II-

Filed under: Ülkücülük, Makaleleri, Sohbetler — galiperdem @ 7:41 am

 GALİP ERDEM’DEN ÖZLÜ SÖZLER

http://www.eskimeyendostlar.net Haz: Meriç Coşkun

Hepimizin bildiği, yine de çoğumuzun unutur göründüğü bir gerçeği hatırlatmanın tam zamanıdır. Milletimizin düşmanları, hem sayıca çokturlar, hem de güçlüdürler. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı düşünürken, aklımızdan hiç çıkmaması gerektiği halde, düşmanlarımızın varlığını ve gücünü hesaba katmıyor gibiyiz. Unuttuklarımız arasında varlığımızın başlıca şartı saydığımız «MİLLÎ BİRLİK ve BERABERLİK» en başta geliyor.

* * *

Özüne yabancılaşan bir milletin hiçbir sahada ilerlemesinin mümkün olmadığını unutmayız. Teknik gelişmeleri benimserken, millî kültürümüze bağlanmanın bir milliyetçilik şartı olduğunu, en ziyade kalkınmış ülkelerin, millî kültürlerinden kopmadıklarını biliriz.

* * *

Horlanan değerlerimizin başında, hiç şüphesiz Türkçemizi ele almak zorundayız. Türk dili, batı dillerinin istilâsına uğramıştır. Öyle ki Cumhuriyet öncesinin yanlış tutumu, Arapça ve Farsça kelimelerin dilimize doldurulması büyük bir şuursuzluk örneği olarak gösterilirken, batı dillerinden gelen binlerce kelime hiç sıkıntı çekmeden ve maalesef çoğu zaman yetkili makamların yardımı ile dilimize yerleşmiştir. Kesin bir rakam vermenin imkânsızlığını belirttikten sonra, 900 yıl boyunca Türkçemize giren yabancı kelimelerin sayısı, Cumhuriyet dönemi içinde alınan ve resmî yazışmalarda kullanılan kelime sayısından çok fazla değildir. Türkçemiz, sorumluların niyetini münakaşa etmeden söyleyelim: Halkın dili olmaktan çıkmış, Osmanlı çağı dilinin «Avrupacası» haline gelmiştir.

* * *

İkibin yıllık bilinen millet hayatımızın her döneminde yalnız askerlik sahasında değil, ilim ve kültür, sahasında da büyüklüğümüzü tanımanın gururunu taşıyoruz. Batı kültür değerlerinden çoğunun, milletimize ters düştüğünü bilmekteyiz. Ahlâk ve faziletimizi kaybetmemek için özümüze yabancılaşmamak zorundayız.

* * *

Türkçülük ülküsü, teb’a ve din birliğinin yalnız başına artık önem taşımadığını, millet birliğinin diğer bütün değerlerin üstüne çıkarıldığını görmekten, yaşamaktan ve denemekten doğmuştur.

* * *

Bulgar devletini Bulgar Türkleri kurmuştur. Ancak İslâv çoğunluğu arasında erimiş, hem dillerini, hem de fizikî özelliklerini kaybetmişlerdir. Belki tuhaf gelecek ama, en doğru ifade, bugünkü Bulgarlar’ın aslında Bulgar olmadıklarıdır!

* * *

Milletler, meydana geliş dönemlerinde belli bir ırk temeline dayanmalarına rağmen, başlangıçtaki ırk birliğini koruyabilmişler midir? Kesin bir hükme varmanın yanlış ve sakıncalı tarafları olacağını hiç unutmamakla beraber, tarihin öğrettiklerine bakarak, şunu söylemek gerçeğe en ziyade yaklaşan bir görüştür: Millet hayatının özellikleri başlangıçtaki ırk birliğinin korunmasına, hele tam bir saflıkla korunmasına imkân vermez. Şu veya bu ölçüde bir karışma önlenemez. Çünkü her millet, tarih sahnesine çıkmasından itibaren, yakın komşularından başlayarak, birçok milletle ilgi kurar.
***

Türk Milliyetçileri kültür değişmelerinin kaçınılmazlığını bildikleri gibi, kültür sahasındaki gelişmelere de elbette taraftardırlar. Ancak millî kültür mayamızın korunmasını, daha yüksek kültür değerlerine ulaşmanın öz kaynaklarımızı geliştirme şartına bağlı olduğunu unutmazlar. Kültür değişmelerinin, milletimizin ve insanlığın kültürüne hizmet açısından bakılınca, tek taraflı değil, karşılıklı bir alıp verme şeklinde olması gerektiğine inanırlar.

* * *

Biz yeryüzündeki bütün Türklerin tek bir millet olduklarına inanıyoruz. Canımız öyle istediği için değil, millet adını verdiğimiz içtimaî birliklerin yapısı öyle emrettiği için.

* * *

Türk Milliyetçilerinin pek çoğu, Tutsak Türk illerini görememiştir. Ama kocaman mesafeler, hayallerimizin hiç durmadan beslediği özlemleri asla yenemez. Semerkand’ı, Ötüken’i, Taşkent’i, Bakû’yu, Tebriz’i, Kerkük’ü, Üsküb’ü ve diğerlerini görmüş gibiyizdir; öylesine içimizdedirler. Alma-Atadan Kayseri’ye, Filibe’den Kars’a uzanan gönül bağlarının hazzını yaşarız.

* * *

Tuna’nın, Sakarya’dan farkı mı vardır? Tanrı Dağı, Ağrı’dan daha uzak değildir! Balkanlara gider de «Akıncı cetlerimizin ihtirasını duyamazsak» yaşadığımızdan ne anlarız?… Öfkeli çehreler, çatılmış kaşlar, suçlayan bakışlar! «Efendi, önce Türkiye’yi sev, Türkistan’ı sonra seversin!» Bendenizin cevabı «Sen de önce babanı sev, ananı sonra seversin!» Gönül fukaralığı neyse ne ama, akıl kıtlığına düşen kullarını Tanrı korusun!

* * *

Türk Milliyetçiliği, ırkçılık temeline dayanan bir dünya görüşü değildir. Başlıca; dil tarih ve kültür anlayışına bağlıdır. Yalnız böyle bir hükümden, milletimizin meydana geliş çağındaki ırki mayamızı ve hele, soy birliğini küçümsediğimiz bir manâ asla çıkartılmamalıdır..

* * *

Demokrasi, hürriyet ve değerli sayılan diğer bütün mefhumlar, milletimizin yükselmesine ve güçlenmesine yardım ettikleri sürece saygı görürler. Fakat nifak tohumlarının yeşermesine müsait bir zemin haline gelirlerse, itibarını yitirmekten kurtulamazlar.

* * *

Yarın, seçim zamanı, milletin huzuruna, tıpkı benim gibi, utanarak çıkacaksınız. Artık, «Oylarınızı bize verin, her istediğinizi yapalım;» diyemeyeceksiniz. Deseniz bile, söylediğinize önce kendiniz inanmayacaksınız. Evet, itirazlarınızın hepsi yerindedir. İlk bakışta, «Eksik olsun böyle siyaset» diyerek, milletin müşfik sinesine dönmek en iyisi gibi gelir. Sırf şahıslarınızın şerefini korumak açısından bakıldığı zaman, en haysiyetli davranış gerçekten budur. Ama unutmayınız ki; asıl sahibine teslim edeceğiniz iktidar emaneti, belki iyi niyetli, fakat hiç şüphesiz sizden daha acemi ellere düşecektir. Çok kısa bir zaman içinde tökezleyip; yerini vermek üzere, bir başkasını arayacağı yahut milletçe yıkılacağı da doğrudur. Ne var ki, o çok kısa müddet zarfında. Türkiye’miz çok büyük şeyler kaybedebilir. Hepinizi, fedakârlığa davet ederim. «Kayıtlı ve şartlı» bir hâkimiyete razı olunuz.

* * *

Milletinize, bazı sahalarda belli kuvvetlerden izin istemeğe mecbur kalsanız bile, hizmet etmeğe devam ediniz. Sabretmesini bilirseniz, «Kayıtlı ve şartlı» hâkimiyeti «Kayıtsız ve şartsız»a çevirebilir, millî iradenin gücünü yüz yıllardır özlenen seviyeye çıkarabilirsiniz. Yeter ki, daha çok çalışın. Milliyetçiliğinizin inkâr edilemez örneklerini bol bol sunun. Milletin dertlerine çâre arayın. Gayretleriniz menfaatlarınızın korunmasına değil, milletimizin refah ve saadetine dönük olsun.

* * *

Ve en önemlisi; Türk’ün varlık davası dışında kalan meseleler yüzünden – bugünkü gibi- sonunda uzlaşmak zorunda kalacağınız kuvvetlerle karşı karşıya gelmeyin. Amma, kim olursa olsun, millî varlığımızı tehlikeye atan bir davada çatışırsanız, işte o vakit asla geri dönmeyin. Bugün iradenizi önlemek isteyen kimselere güceneceksiniz, yalnız, katiyen husumet duymayacaksınız. Çünkü onlar da, nihayet, bu aziz toprakların çocuklarıdır. Hata edebilirler. Sizin de çok hatalarınız olmuştur.

* * *

Yüreğinizdeki millet sevgisini, imkân buldukça, önünüze dikilenlere de açınız! Türk ordusunu, kuvvetinden çekindiğiniz için değil, milliyetçilik öyle emrettiği için seviniz. Onlar da sizi sevmeğe başlayacak ve millî hâkimiyeti temsil hakkında doğan gücünüze, şaşmaz bir sevgi göstermeyi öğreneceklerdir.

* * *

Fikir ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesine izin verilmez! Milletin varlığını kıyamete değin sürdürmek ülküsü, cümle hakların üstünde kutsal bir vazifedir.

* * *

Bir millet ancak sınır boylarında dövüşür; vatanın, imanının, soyunun düşmanlarına karşı dövüşür. Kardeş kavgası başlarsa kimin haklı olduğunu araştırmanın bile bir değeri kalmaz. Milliyetçilik iddiasını güdenler, kendi hesaplarına zararlı sonuçlar verse de, gittikçe büyüyen düşmanlığı önlemeğe mecburdurlar.

* * *

Milliyetçiliği zararlı sayan ve millet birliklerinin ortadan kaldırılmasını isteyen ideolojiler bile; kitaptan hayata, nazariyeden uygulamaya geçilince, başarısız kalmış; millet sevgisinin büyük gücüne yenilmişlerdir.
****
Allah şahittir ki, bilmem ne adasından da, darağacından da korkmuyorum; yalnız, sevgili Türkiye’me zarar gelmesinden korkuyorum. Gerçi demokrasiye bağlıyım, yaşamasını isterim; hürriyetimi de severim. Ancak milletimi, hepsinden çok severim

* * *

Memleketimin selâmetini demokrasinin nimetlerinden; milletimin istiklâlini, hürriyetlerin hazzından ve iktidar koltuğunun sıcaklığından, bin kerre üstün tutarım.

* * *

Küçümseneyim, kötüleneyim, hatta lanetleneyim ne çıkar; yeter ki, vatanımın gül yüzü solmasın, dostları ağlamasın, düşmanları gülmesin.

* * *

Bence, tek bir Türk’ün haksız yere dökülecek kanı, demokrasi adına yazılmış bütün kitaplardan daha değerlidir.
***

* * *

Ve elbette öyle bir gün gelecektir ki; «Milletin iradesine, -en beğenmediğimiz bir konuda tecelli etse bile-, saygılı olmanın fazileti mutlaka öğrenilecektir.

* * *

Türklüğe kötülük edenlerle elbette dövüşülecektir. Ama neyin, hangi fikrin ve nasıl bir davranışın kötülük olduğunu, hiç kimse keyfine göre tesbit edemez. Türklüğe kötülüğün gerçek ölçüsü,
– çağımız şartlarının Türk gözüyle incelenmesinden,
– üç bin yıllık tarihimizin emrettiği icaplardan,
– dünyadaki yerimizin manasını bilmekten geçer

* * *

Older Posts »

The WordPress Classic Theme. WordPress.com’da ücretsiz bir web sitesi veya blog oluşturun.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.